Bir Senarist ve Bir İktisatçının Buluşması: Ümit Akçay’la The Big Short Üstüne

Ezgi Özcan’ın söyleşisi…

Politikayla yakından, gazete köşesi okuma seviyesinden, ana haber bülteni izleme mesafesinden ya da çok uzaktan ilgilenen insanların birçoğu konunun iktisat yönüyle hem hal olmayı pek sevmez. Devlet dairesine gidip evrak işleriyle uğraşmakla eşdeğermiş gibi görünür çünkü iktisat gözümüze. Ya da vaktiyle vergi iadesi için tek tek fiş doldurduğumuz günleri hatırlatır lafı geçtiğinde.

Twitter’da Ümit Akçay’ın yazılarıyla karşılaşmadan önce benim için iktisat, finans/şirket filmlerini izlemeye bayılmak seviyesindeydi. Senaryo içinde zeki karakterlerin, karizmatik karizmatik konuştuğu bir konudan ibaretti. Dünyadaki ve haliyle ülkemizdeki ekonomik/iktisadi gelişmelerin hayatlarımıza nasıl sirayet ettiğiyle ilgili temelinden hiç kafa yormadığımı, Ümit Akçay’ın yazılarını okumaya başladıktan sonra fark ettim.

Bu yazıların tamamlayıcısı, biraz tuhaf bir şekilde Downton Abbey adlı İngiliz dizisi oldu. Zaman aralığı olarak 1910’lu yılların krallık İngilteresi’nden, işçi hükümetinin seçildiği 1920’li yılların yarısına kadar gelen bu dizi dünya çapında fenomen bir yapıt. Anlattığı zaman dilimindeki iktisadi değişikliklerin, aristokrat bir ailenin ve hizmetlilerinin hayatlarında nasıl sosyal değişikliklere yol açtığını çok hoş bir şekilde anlatıyor. Sosyalist İrlandalı bir şoförün, ailenin en küçük kızıyla evlenip düşman olduğu sınıfın içinde yaşamaya başlamasından tutun da kadınların modern doğum kontrol yöntemleriyle tanışmalarına kadar her alandaki değişiklikleri izlemek çok keyifliydi.

Downton Abbey kurgularıyla beraber, iktisat denen şeyin bize nasıl eşlik ettiğini ve en küçük davranış kırıntımızda bile izinin olduğuna iyice kani olduktan sonra Ümit Akçay’ın çalışmalarını daha yakından takip ettim. Kullandığı anlaşılır dil ve anlattığı konular kredi kartı kullanım alışkanlıklarımızdan tutun da borçlanarak yaşamanın getirdiği psikolojiye varana kadar benim için her şeye ışık tutmaya başlamıştı.

Akşamlardan bir akşam, en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar alan The Big Short’u izliyordum. Amerika’nın 2008 yılında yaşadığı büyük krizi konu alan filmi iyice anlamak için durdura durdura izliyordum. Hedge fon, mortgage bonoları, derecelendirme kuruluşları vs derken, yine filmi durduğum anlardan birinde “Aaa ben neden bu filmle ilgili Ümit Akçay’la röportaj yapmıyorum?” dedim. Ve kendisiyle hemen iletişime geçtim. Sağolsun o da beni kırmadı. Bir senarist ve bir iktisatçının buluştuğu yer, The Big Short’un röportajı oldu. Buyrun…

- Öncelikle filmi beğendiniz mi?

Böylesine önemli ve anlaşılması zor gibi görünen bir konunun “genel izleyiciye” hitap edecek şekilde filmleştirilmesi desteklenmesi gereken bir girişim. Zaten film oldukça geniş bir şekilde itibar gördü. Oscar adaylığı ve ABD’deki güncel politik konjonktür filmin daha görünür olmasına yardımcı oldu. Demokratların başkan adaylığı için yarışan Bernie Sanders’ın Occupy eylemlerinden beri unutulan %1’e karşı %99 söylemini yeniden gündeme getirmesi ve Piketty’nin çok ses getiren ve servet dağılımındaki adaletsizlikleri ortaya koyduğu kitabı seçim konjonktürüne eklenince filme olan ilgili arttı. Ancak açık konuşmak gerekirse The Big Short’u bir film olarak beğenmedim.

[caption id=”attachment_88540" align=”aligncenter” width=”1024"]

Ümit Akçay

Estetik kaygıları bir yana bırakırsak, film konuyu ortaya koymakta başarılı mıydı? Anlatım dilini nasıl buldunuz?

Filmin 2008 krizinin nasıl ortaya çıktığını açıklamak gibi bir iddiası var. Aslında The Big Short Michael Lewis’in bir kitabı, sonradan aynı isimle film haline geliyor. Kitap akademik bir çalışma değil, süreci hikayeleştirerek anlatmayı seçmiş. Görünüşe göre Adam McKay de kitaptaki argümanları büyük ölçüde koruyarak filme aktarmış. Krizin nedeni olarak ortaya konulanlar yaşanan sürecin sadece bir parçasını oluşturuyor. 2008’in hikayesi bu filmde aktarılandan ibaret değil tabi. Krizin daha popüler bir dille anlatılmasında bir sorun yok. Hatta bu tip girişimlerin daha da artması çok daha iyi olur. Ancak anlatım diline ısınamadığımı söylemeliyim. Bir daha kişisel bir tarafı var bu ısınamama durumunun. Steve Carell’ı her gördüğümde The Office’deki Michael Scott karakterini hatırlamaktan filme konsantre olmakta zorlandım.

- Bize 2008 ekonomik krizinin karakteristiğinden kısaca bahseder misiniz? Bu krizle ilgili insanların aklına ilk gelecek görüntüler neler olmalı?

Filmde de verildiği gibi 2008 krizinin patlak verdiği alan konut sektörü. Dolayısıyla ilk görüntü kriz sonrasında evsiz kalan insanlar olabilir. Ancak çöküşe giden yol 1990’larda hızlanan adımlarla oluştu. Kısaca söylemek gerekirse — ki bu çok zor — 1990’lı yıllardan itibaren daha önce Afro-Amerikalılar, göçmenler, düşük gelirliler, yaşlılar gibi konut sektöründen dışlanmış toplumsal kesimlerin ev sahibi olabilmelerini mümkün kılan bir dizi gelişme yaşandı. Bunlardan ilki bankacılık sisteminde yaşanan gelişmelerdi. Finansal inovasyon olarak adlandırılan bu süreçte birlikte menkul kıymetleştirme faaliyetine borcun metalaştırılması eklendi. Bunun sonucunda finansal kurumların kendi üzerlerindeki riskleri geliştirilen ürünler sayesinde diğer oyunculara aktarabilecekleri düşüncesi gelişti. Risk transferini mümkün kılan bu araçlar sonucunda, batma riski çok yüksek olan kredilerin dahi onaylanması mümkün hale geldi. Finans sistemi içerisinde yaşanan kabaca bu idi. Ancak bu resme eklememiz gereken farklı bileşenler var. İlki gölge bankacılık sistemi. ABD’deki bankacılık sisteminin tarihsel gelişimi sonucunda ortaya çıkan ve geleneksel bankaların tabi olduğu denetimin dışında olan gölge bankalar, 2008 krizine gelirken önemli rol oynadılar. Bir başka bileşen devlet idi. Hem finans sistemini hem de yoksulların borçlanarak ev sahibi olmalarını destekleyen bir siyaset izlendi. FED’in 2000’lerin başındaki resesyondan çıkmak için faizleri düşürmesi ve sonra yükseltmek zorunda kalması bir başka faktördü. Kredi değerlendirme kuruluşlarının çöküş öncesindeki uygulamaları bir diğer etken idi. Bu faktörleri çoğalmak mümkün. Meslektaşım Ali Rıza Güngen ile bu resmin tamamını anlatmak için yazdığımız Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş kitabımızın güncellenmiş yeni baskısı Mart sonunda çıkmış olacak. Kitapta yukarıda sıraladığım faktörlerin genelini Yeni Finansal Mimari olarak adlandırmıştık. Daha fazla detaya girmeden söyleyebileceğim, krizin temel karakteristiğinin kapitalizmin gelişiminde yeni bir evre olarak görülebilecek finansallaşma sürecinin gerek krizin oluşumunda gerekse açığa çıkış biçiminde etkili olduğudur.

Kriz karar verici pozisyonda olanların kişisel özelliklerinden dolayı ortaya çıkmadı

- Sizce filmin senaryosu bu karakteristiği nerede durarak anlatıyor? Senaryonun önermesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

ABD’de 2008 krizi üzerine yapılan açıklamalarda en hakim olan unsur, açgözlü bankerlerin ya da CEO’ların krize neden olduğu. Hatta #OccupyWallStreet sürecinde de bu çok yaygındı. The Big Short da bu çerçevenin içinde kalıyor. Krizi açgözlülük ile açıkladığınızda hemen ardından açgözlülüğün insanın değişmeyen özelliklerinden biri olduğu iddiası geliyor. Bu durumda krizlerden sakınmak için açgözlülüğün denetlenmesi, yani devletin düzenleyici rolü gündeme geliyor. Gerçekliğe baktığımızda yüksek finans ile devlet arasındaki sınırın düşündüğümüzden daha muğlak olduğunu ve finansal çöküşe giden yapının bizzat devlet tarafından teşvik edildiğini görüyoruz. 2008 krizi sonrasında bankaların denetlenmesi ya da finans sisteminin düzenlenmesi yönünde girişimler yapılsa da, şu anda ABD’deki ilk 5 finansal kuruluş, kriz öncesine göre daha güçlü ve krizi doğuran mekanizma değişmeden, olduğu gibi duruyor. ABD halkının vergileriyle bu bankalar kurtarıldı ve miktarsal genişleme programlarıyla muazzam bir şekilde fonlandılar. Kısacası açgözlülük açıklaması eksiktir. Kriz karar verici pozisyonda olanların kişisel özelliklerinden dolayı ortaya çıkmadı. Krizi açıklamaya yönelen bir çerçeve, öncelikle neden bu pozisyonda olan kişilerin benzer şekilde davrandığını da açıklayan bir çerçeveyi geliştirmesi gerekir. Ki bunu yaptığımız anda, kişilerin karakter özelliklerinden daha üst bir soyutlama düzeyine, yani onların içinde bulundukları yapısal koşulların kendilerine dayattığı zorunluluklara ulaşırız. Kısacası, benzerleri gibi The Big Short da krizin oluşumunu açıklarken kapitalizme ait sistemik boyutlara değinmekten çok yaşananları açgözlülük gibi bir çerçeveden açıklamayı tercih ediyor.

- Filmde Amerika’daki emlak sektörünün o dönem yaşadığı balon etkisinden sıklıkla söz ediliyor. Aynı söylemler Türkiye’deki emlak sektörü için de sıklıkla gündeme geldi. Türkiye’de de aynı ‘balon etkisi’ karakteristiğinden söz edebilir miyiz?

Türkiye’de de emlak fiyatları hızla artıyor. Hatta zaman zaman dünyada en hızlı artanlar sıralamasında birinci oluyor. Fiyat artışında etkili olan faktörlerden ilki konut talebinin halen sürüyor olması. Rantsal dönüşüm haline gelen kentsel dönüşüm projeleri, deprem nedeniyle yenilenmesi gereken konut stoğu ve bireysel bina yenilemelerinin hızla artması, fiyat artışının sürmesi için gereken talebi sağlıyor. İkinci olarak devlet de makro ölçekte izlediği ekonomi politikası ise konutun metalaşması sürecini hızlandırıyor. Mevcut yatırım araçları arasında en yüksek getirinin konut yatırımından geliyor olması, bu alana olan ilgiliyi, dolayısıyla da fiyat artışının sürekliliğini sağlıyor. Böylelikle gerek kent mekanı, gerekse konut için kullanım değerinin yanında değişim değerinin öne çıktığı bir süreç yaşıyoruz. Kısacası, konut sektörüne olan talep sürdükçe fiyat artışı sürmeye devam edecek. Ancak bir kere konut fiyatlarındaki artış trendi kırıldığında, tüm süreç tersine işleyecektir. Ancak bu olasılık şimdilik çok yüksek değil.

- Türkiye’deki mortgage/emlak dinamikleri ne durumda? Benzer bir krizin burada da çıkması mümkün mü?

Türkiye’de mortgage yani ipotekli ev kredileri piyasası henüz yeni gelişiyor. Örneğin vadelerde 30 yıllık süreleri göremiyoruz. Bu tabi finans sisteminin gelişimi ile ilgili. Bizde genellikle 10 yıllık nadiren de 15 yıllık vadeler var. Sanıyorum konut kredisinde ortalama vade yedi buçuk yıl. Konut kredisi, tüketici kredisinin bir alt kolu. Türkiye’de tüketici kredilerinin gelişimi 2000’lerde yaşandı. İpotekli konut kredisinin gelişimi ise 2000’lerin ikinci yarısından sonra gerçekleşti. ABD ile karşılaştırıldığında, konut kredilerinin geri ödenmesine dayanan yeni türev ürünlerin piyasaya sürülmesi ve bu kanaldan yaşanan bir finansal genişlemenin Türkiye’de yaşanmadığını söyleyebiliriz. Türkiye’de finans sistemi halen bankacılık temelli ve ABD’deki yatırım bankacılığı ya da gölge bankacılığı sistemi Türkiye’de yok. Ancak bu farklılıklara rağmen 2000’lerden itibaren Türkiye’de de finans sektörünün konut sektörüyle daha yakından ilişkilendiğini ve bunun bir devlet politikası olarak desteklendiğini görüyoruz. İnşaat-finans kompleks olarak adlandırdığım bu oluşumun ayırt edici özelliği uzun vadeli kredinin merkezi rol oynuyor olması. Ancak bu aynı zamanda inşaat-finans kompleksin yumuşak karnı da oluşturuyor. Kredi ödemelerinde yaşanabilecek bir sorun, bankaların sıkıntıya düşmesine neden olabilir.

- Filme dönersek sizi çok etkileyen, aklınızda yer eden sahne ya da sahneler oldu mu?

Filmde finans sisteminin ve yeni finansal ürünlerin nasıl işlediği ile ilgili bir kaç önemli açıklama sahnesi var. Her ne kadar bu sahnelerde filmden koparak ders izliyormuşsunuz gibi oluyor ancak bunlar akılda kalıcıydı. İlki farklı nitelikteki borçların yeniden paketlenip satılmasını anlatmak için aşçının yeni balıklarla bir önceki günden kalan balıkları karıştırarak yemek yapmayı anlattığı sahneydi. İkincisi, Florida’daki konut piyasasının ve emlakçıların durumunun gösterildiği kısımdı.

- Türkiye’de bir ekonomik krizin filmi çekilecek olsaydı ve siz de senaryo danışmanı olsaydınız hangi krizi önerirdiniz ?

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Türkiye’de üç önemli ekonomik kriz yaşandı. 1958, 1979, ve 2001. 1970, 1994 ve 2008–9’da da daralmalar var ancak diğer üçünün hem siyasi hem ekonomik önemli sonuçları oldu. Her biri oldukça ilginç ama 1979 gerek dünya konjonktürü gerekse Türkiye açısından gerçekten tam bir dönüm noktası. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları da ekleyerek 79 krizinin filmi çekilse çok enteresan olacağına eminim.

- Sevdiğiniz başka finans/şirket filmleri var mı?

İzlediklerim arasında 2008 sonrasında kriz anlatmak için çekilen film/belgesellerin en iyisi Inside Job. Hem krizin mekanizmasını, hem de aktörlerin süreçteki etkilerini anlayabilmek için muazzam bir kaynak. Daha öncesine gidersek 1983’te komedi türünde çekilmiş Trading Places finans sisteminin gelişimini anlatan harika bir film. 1990’larda göreceğimiz türev ürünlerin öncüllerinin işleyişini ve nasıl evrildiğini izleyebilmek için çok iyi bir kaynak. 2003 tarihli bir belgesel film olan The Corporation ekonominin işleyişini ve bu işleyişte temel aktörlerden olan firmaları oldukça kapsamlı bir şekilde ele alıyor. 2005 tarihli Enron: The Smartest Guys in the Room, Michael Moore’un belgeselleri, PBS’in Frontline serisinden Money, Power and Wall Street ve Inside the Meltdown kronolojik olarak 2008’i en kapsamlı anlatan belgesellerden, aynı seriden The Warning de 2008’e gelinen süreci etraflıca özetliyor. Son olarak 2016’da yeni çıkan, finans sistemi ile devlet arasındaki ilişkileri konu eden Billions dizisi de fena değil. Henüz bitiremedim ama başlangıcı oldukça güzeldi.

- Popüler sinemanın finans/şirket/ekonomik kriz meselelerini ele alış tarzını nasıl buluyorsunuz? Sizce genel olarak konuların içini boşaltan bir yerde mi yoksa hakkıyla ortaya koyan bir yerde mi duruluyor?

Önceki soruda bir kısmını konuşmuştuk, popüler sinemada ekonomik kriz anlatısı şöyle kurulur: sistem içindeki bazı unsurların hatalı işlemesi nedeniyle kriz ortaya çıkar. Bu giderildiğinde sorun kalmaz. Sistemin kendisinin sürekli kriz yarattığı gibi bir konu genellikle işlenmez. Sorun kişiselleştirilir. Açgözlü bankerler, yolsuzluk yapan emlakçılar, sorumsuzca kredi alan yoksullar ve bunlara göz yuman politikacılar olmasaydı kriz olmazdı gibi bir çerçeve ortaya çıkar. Bu çerçeve aktörlerin neden bu şekilde hareket ettiklerini açıklamaya yönelmez. Çünkü o andan itibaren kapitalizme ait yapısal özellikleri tartışma konusu yapmanız gerekir.

Dikkatimi çeken bir konu daha var. Gerek The Big Short’ta gerekse benzerlerinde gizemli finans aleminin sırlarına ulaşmış ve sıradan insanların göremediklerini gören dahi/deli kişiliklerin kilit rol oynadıkları görülüyor. Bu kurgu da sorunlu. Örneğin 2008 çöküşü yaşanmadan önce böyle bir çöküşün yaşanabileceği bir sır değildi. Sistemdeki aktörlerin hemen tamamı bunun farkındaydı. Hatta bu konuda akademik metinler dahi üretilmişti. Bu durumda sorun daha enteresan bir hale geliyor. Ortada sadece bir dahinin görebileceği değil, herkes tarafından görülen bir tehlike varken neden çöküş yaşandı, neden önlem alınamadı? Yanıtı için yine bizim kitaba referans vereyim.

- Son olarak, şirket/finans/ekonomik krizle ilgili çekilecek bir filme danışman olmak ister miydiniz?

Elbette, heyecan verici olurdu. Oldukça zor bir iş ama iyi bir ekiple üstesinden gelinebilir diye düşünüyorum.

** Ümit Akçay Kimdir?

Ümit Akçay İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. 2004’te yüksek lisansını, 2008’de doktorasını tamamladı. “Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve DPT’nin Dönüşümü”, “Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği” ve Ali Rıza Güngen ile birlikte hazırladığı “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapların yazarı.