Balkandan o zor yıllara (1)

Bir fısıltı, sevinç çığlıklarının atılmasına neden olmuştu. Ertesinde, kampta dönüş hazırlıkları başlamıştı. O fısıltı mı, artık gerçeğe dönüşüyordu. Birmanya’dan kalkış, durgun ve güneşli bir deniz yolculuğunda, Bombay limanına girmişti o büyük yolcu gemisi. Bir Bombay günbatımında, tekrar denize açılmıştı gemi. Gecenin sabahında, bilinmeyen ummanda, güneş yavaş yavaş yükselmişti, Hint denizinin sularında yıkanarak. Geminin burnu, Yemen’e doğruydu. İlerliyordu, gümüş gibi parlayan bir denizde. Geminin hızından doğan esinti bile, o yoğun sıcaklıkla başedemiyordu.

O sabah, gün henüz ağarmışken, bir alarm sesi herkesi tedirgin etmişti. Ne olup, bitmişti? Güverteye çıkanlar gözlerine inanamamışlardı. Geminin arka tarafı dumanlar içindeydi. Gemide yangın çıkmıştı. Bir konuşmadır gidiyordu. Kaptan emirler yağdırıyor, mürettebat da oraya buraya koşuşturuyordu. Ama ne var ki, yangın bir türlü sönmüyordu. Alevler, dumanlar? Gemide bir can pazan başlamıştı artık. Uçsuz bucaksız bir denizde, büyiik bir yolcu gemisi, korkunç alevlerin içinde kalmıştı. Binlerce Türk askeri, ölüm kalım arasında gidip geliyordu.

Kamaralarda hiç kimse kalmamıştı. O denli bir panik vardı gemide. Yangın, makine dairesine de sıçrayınca, kaptanın emriyle, esirler geminin ön güvertesine alınmıştı. Yangın başlangıcından kaç saat sonraydı, denizin ta ötelerinde bir gemi peyda olmuştu. Peyda olan gemi, bir iki saat sonra yanmakta olan geminin biraz açığında durmuştu. Sonra da geminin etrafında tur atmaya başlamıştı. Yardıma gelen gemi büyük bir şilepti. Can pazarının oluşturmuş olduğu korkulu saatler, bu şilebin gelişiyle biraz azalmıştı. Bir umut pırıltısı meydana gelmişti çünkü.

Yanmakta olan geminin filikaları denize indirilmeye başlanmıştı. Bu işlemlerin tamamlanmasından sonra da tahliye işlerine geçilmişti. Bu tahliye işi saatlerce sürmüştü. Yangının, o korkunç alevlerin vermiş olduğu panik artık gerilerde kalmıştı. Böylece, şilepte bir insan pazarı oluşmuştu. Yükünü alan şilep, yoluna devam etmeyip, yanan geminin çevresinde tur atmaya başlamıştı. Büyük bir patlama sonucu, alevler içinde, yavas yavaş yan yatmış ve batmaya yüz tutmuştu. Şilep, Yemen’e doğru yol alınca, öteki gemiyi kaderiyle başbaşa bırakmışlardı. Şilep ilerledikçe, terk edilen yolcu gemisi, uzaktan bir ateş topu gibi gözüküyordu.

Emin, “Başımıza gelen bu yangın felaketi” diyordu, “bizde ne sinir bırakmıştı, ne de moral. Hala o paniği yaşıyorduk. Çünkü başımıza gelen bu hadise, bir tür ölüm kalım savaşıydı. Gemideki korkunç alevlerden bir oraya bir buraya kaçışıyorduk. Ya o şilep bizim imdadımıza yetişmemiş olsaydı. Hint denizi bize mezar olacaktı. Bir ateş fırtınası içinde yitip gidecektik.

Uyku ne gezerdi, gece boyu güvertede, parlayan ay ışığı altında geleceğin düşleriyle zaman öldürdük. Gemimiz bu umman sessizliği içinde kendi halinde ilerliyordu. Gecenin bizi terk edişi, ardımızda ve denizin , üzerinde oluşan limon rengiyle artık belli olmaya başlamıştı. Bu felaketin ardından yeni bir gün başlamış oluyordu bizim için. Bir iki saat sonra da, Yemen’in kıraç topraklan, titreşerek de olsa, gözlerimize yansımaya başlamıştı. Buradan birkaç yıl önce geçmiştik, yine de hatırlıyor insan. Geldik, “ Bura Yemen’dir / Gülü çimen” dire.

Originally published at globocica.blogspot.com.tr.