TARLABAŞI360: TARLABAŞI’NDA HAYAT DEVAM EDİYOR

Karşılaşmayı beklediğim ve hali hazırda ‘yaşayan’ Tarlabaşı birbirinden çok farklıydı. Sanki Tarlabaşı için bir masal uydurulmuş, ve bu masala da en çok oraya hiç yolu düşmeyen, o sokaklara adımını atmayanlar inanmıştı. Tarlabaşı’nda hayat yara almışsa da, kesinlikle akmaya devam ediyordu.

Tarlabaşı sokaklarını keşfe çıkmadan önce, kendime bir Beyoğlu haritası aldım. Telefonumun haritasından değil, avucumun içine sıkıştırdığım haritayla ezberlemek istedim sokakları. Yoruldukça kaldırım başlarına oturup çarşaf gibi serdim önüme haritayı.

Tarlabaşı Toplum Merkezi’ni arıyordum. 2006’dan beri Tarlabaşı’nda sosyal sorumluluk projeleri yürüten merkezden Ceren Suntekin’le telefonda tanıştık. Oraya nasıl ulaşacağımı anlatırken mahalle ve sokak isimleri kullandı; Geniş Yokuş Sokak, Çukur Mahallesi, Zerdali Sokak, Karakurum Sokak, Ömer Hayyam Caddesi, Sakız Ağacı Caddesi… Hangisiyle tarif ederse etsin bulabilirdim, çünkü tam da bunun için tutuyordum avucumdaki haritayı. Sokak isimlerinin değerli olduğu yerleri neden hep çok sevdiğimi düşünerek yürüdüm. Sokak isimleriyle tarif ediliyor buralar; plazayla, AVM’yle ya da market ve mağazayla değil.

Merkeze doğru ilerlerken kol kola girmiş iki genç kız geçti önümden, yol boyu bana bakıp kendi aralarında kikirdeyerek. Gülümsemelerini karşılıksız bırakmadım ben de. Zerdali Sokak boyunca konuşmadan ama bakışarak kurduğumuz ilişki, Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin kapısından aynı anda girmemizle daha güzel bir mânâ kazandı. Merdivenleri birer birer çıkarken öğrendim ki, kızlar buranın sık ziyaretçilerindenmiş. Her etkinliğe, her derse ve projeye katılıyorlarmış.

Kapıdan girdiğimde Tarlabaşı’nın renkleri gibi sıcak bir atölye ile karşılaşıyorum. Ceren sohbetimizin başlarında biraz mesafeli:
“O kadar çok araştırmacı, tez yazan öğrenci ve gazeteci gelip bizimle konuşmak istedi ki, buranın bir deney alanı ve halkın da denek gibi kullanılması durumunu çok yaşadık. Tarlabaşı halkı, bizim burada yıllardır kalıcı olarak mücadele ettiğimizi gördükçe, bizimle güven ilişkisi içerisine girdi.”

“Tarlabaşı’nın kriminalize edilerek suç merkezi gibi gösterilmesi, kesinlikle kentsel dönüşüm projesinin bir politikası. En başından beri her şey adım adım bunun üzerinden yürüdü.”

Tarlabaşı’nı çok ‘canlı’ bulduğumu ve bunun beni şaşırttığını söylüyorum Ceren’e. Bu sorunun sorulmasından gerçekten yorulduğunu açıkça belli ediyor:
“Anlamıyorum, Tarlabaşı tabii ki yaşıyor ve hala canlı. Kentsel dönüşümden beri insanlar artık Tarlabaşı diye bir yer kalmadığını zannediyor ama bu gerçek değil.”

Tarlabaşı’yla ilgili kapsamlı bir çalışma içerisine girdiğimi fark ettikçe sohbetimiz derinleşiyor Ceren’le. 2006’dan beri bu mahalle ile iç içe yaşıyor. Onların hak ve hukukunu en az onlar kadar önemsediği gözlerinden anlaşılıyor Ceren’in. Burasıyla ilgili, “Tarlabaşı farklı grupların birarada yaşadığı çok kültürlü bir bölge. Farklı siyasi görünümlere sahip, şehirmerkezinde yer aldığı için aynı zamanda rant alanı olarak görülen ve yoksulluğun çok fazla yaşandığı bir yer” diyor. Ancak Tarlabaşı’nı modernleştirme ve ıslah etme politikası olarak kentsel dönüşüm, güçlü bir reklam harcaması ve algı yönetimiyle etkisini mahalle halkı üzerinde de göstermiş:

“Politik olarak en başta yapılmaya çalışılan da buradaki ortamı kötüleştirerek, kriminalize ederek, kötü bir pislik yuvası olarak göstermekti. Buranın halkı bile bu söylemi kanıksamış durumda. Belki burası düzelirse, biz de hırsızlardan ve uyuşturucu satıcılarından kurtuluruz diye umut ediliyor. En kötüsü bu zaten. Keşke burası düzelse de, biz de rahat etsek diyenler var.”

Tarlabaşı Toplum Merkezi’nde yetişkinler için okuma-yazma, cinsel sağlık ve dil dersleri, hukuksal destek, psikolojik danışmanlık gibi çalışmalar, çocuklar için de yaratıcı drama, ritim, beden perküsyonu, sanat atölyeleri gibi çalışmalar düzenleniyor.

Tarlabaşı sokaklarında gezerken, ‘Buralara kentsel dönüşüm gelecekmiş’ söylentisinin yıllardır mahalleyi sardığını, ancak başlamak ve bitmek bilmeyen inşaat yüzünden buna karşı duyarsızlaştıklarını ve bu gerçekle yaşamaya devam ettiklerini fark ediyorum. Tarlabaşı360, bu bölgenin hiçbir zaman tek ve en büyük gündemi olmamış. Yaşam mücadelesinin çetin geçtiği yerlerin karakterindendir ki, burada da insanlar söylentilere ve uzun süreçlere itimat etmemiş.

Ceren, “Eğer proje tamamlanırsa, geri kalan mahallelerin doğal olarak evrilmesini bekleyecekler. Burada inanılmaz bir zanaatçı grup vardı, onlar bile hafif hafif azalıyor” diyor.

Tarlabaşı’nda adım başı emlak dükkânlarına rastlıyorum. Kentsel dönüşüm bölgeye geldiğinden beri sayıları giderek artmış. Kendime birkaç gece kalmak için daire ararken bile yüksek fiyatlarla karşılaşıyorum. Ceren’e göre artan kiraların nedeni, ne kentsel dönüşüm ne de Suriyeli mültecilerin Tarlabaşı’na gelişi:
“Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, kiraların artmasının nedeni yabancıların Tarlabaşı’nda oturmayı seviyor ve istiyor olması.”

Tarlabaşı’ndaki yaşamı, Türkiye’deki hâkim politik ortamdan ayrı düşünmek mümkün değil. Sokak aralarında dahil olduğum her muhabbette, Türkiye’deki savaşın izlerine rastlıyorum.

24 yaşındaki Fahriye Cidik, Diyarbakır’da Ekin Van’ın katledilmesinden sonra Tarlabaşı’nda kadınların ayaklandığını anlatıyor:
“Ekin katledildikten sonra, Tarlabaşı’ndaki kadınlar sokağa döküldü. Polis hemen mahalleye girdi ve gaz bombası atarak müdahale etti. Herkes barış istediğini haykırıyor burada. Kendi oğulları askere gitmiyor ki. Savaş yüzünden çocuklarımın geleceklerinden, kaderlerinden endişe duyuyorum. Her gün kocamı işe gönderirken bile korkuyorum.”

Hanife, “Ölen askerleri ve gerillaları izledikçe evde yemek pişmiyor. Askerler, Erdoğan’ın oğlu değil ki. Ancak barış olmasını istemiyorlar. Uzun lafın kısası, barış istiyoruz. Ama ille de savaş istiyorlarsa hodri meydan” diyor.

Girdiğim her sokakta Kürtçe kelimeler seçiyorum. Tarlabaşılı kadınlarla sohbet ederken kendi aralarında Kürtçe, benimle ise nadiren Türkçe konuşuyorlar. Politik ortamın Tarlabaşı’ndaki hayatlarına etkisini konuştuğumuz sırada, 70 yaşındaki Hanife’ye askerdeki torunundan ‘çok gizli’ damgalı mektup geliyor. “Kimse savaş istemiyor anam. Hainin eli kırılsın inşallah. Bu savaş Erdoğan’ın elindedir” diyen Hanife, gelen mektubu gelinine vermek üzere elinde sıkıca tutuyor. Torunun askerliğinin biteceği tarihi sorduğumda gün gün sayıyor; 2 ay 5 gün…

Herkesin zaten ‘öteki’ olduğu Tarlabaşı’nda, hiç kimse ‘öteki’ değil:
“Tarlabaşı’nda, toplumdan itilmiş bir bölge olmasına rağmen, tam zıttı bir şekilde insanların hepsi Suriyelileri, transları, seks işçilerini gayet iyi anlıyor. Romanlar Kürtleri anlıyor, Kürtler Romanları anlıyor ve yoksulluk anlaşılıyor. Herkesin bir dayanışma hali var ve kimse kimseyi ötelemiyor. Günlük pratiklerinde birlikte yiyip içiyorlar, birlikte hastaneye gidiyorlar, birbirlerine yardımcı oluyorlar, yani birçok konuda iletişim halindeler. Ve birbirlerine herhangi bir düşmanlıkları yok. Hatta ötekini düşünerek, onlar için endişelenerek, çok daha güçlü bir şekilde empati kuruyorlar. Burada bir barış ve dayanışma hali var.”

Siyah olmasa beyaz, beyaz olmasa siyah… İyi olmasa kötü, kötü olmasa iyi olmazdı derler. Dinleri, felsefi akımları etkileyen bu öğreti, Ceren’in de sözleriyle Tarlabaşı’nda bambaşka vücut buluyor.