İLETİŞİM OYUNLARI

Kendi solumasından rahatsız olmaya başlamıştı. Ağustos sıcağında kan ter içerisinde kalmış sokak köpeğinin dilini dışarı sarkıtırken çıkardığı hırıltıyı andıran soluğu kesik kesikti. Nefesinden anlıyordu artık içinin daraldığını. İçine attığı kelimeler boğazında düğüm düğüm olup, nefes borusuna tıkanmış bir taş gibi oturuyordu yine.

Filmi geri sarmaya başladı. Duygularını yok saydığında sanki ortada hiçbir neden yokmuş da öylesine içi daralmış gibi geliyordu ilk başta. Sonra biraz geri sarınca sebeplerin hiç de küçümsenemez olduğunu fark ediyordu. Git gide önce bedeninde olanları, sonra da bedenin verdiği mesajı yani nefes daralmasının sebebini daha hızlı anlamaya başlıyordu.

“Sen de her şeyi çok biliyorsun! ” diye ağzına tıkmıştı lafı abisi, her zamanki gibi. Hep son noktayı koymak isterdi, iğneli bir lafı kalbinin ortasına saplayıp şah ve mat! İşte şimdi vermek isteyip de veremediği cevaplar boğazında düğüm düğüm oturuyorlardı, kız istemeye cümbür cemaat gelmiş oğlan ailesi gibi, koltuğun ucunda eğreti eğreti.

Tam oltaya düşüp cevap verecekti ki, vazgeçti. Bu kez farklı yapacaktı artık. Öğrendiklerini uygulamanın ve bu kısır döngüyü kırmanın tam zamanıydı. Zamanlama iyiydi de, tepesinin tası atmıştı bir kere. Bir de şu gittiği iletişim seminerlerinde anlattıklarının yanında ilk uygulamada kullanmak üzere eşantiyon sabır verselerdi ya!

Otomatik tepkisi otuz küsur yıldır oynadıkları bu her karesini birkaç saniye önceden bildiği aşina pinpon maçını devam ettirip, “sen kendine bak!” demek olacaktı ki; tuttu kendini. Tuzağa düşmeyecekti. Topu yere düşürmeye kararlıydı bu sefer. Sırf bu kavram gerçekten işe yarıyor mu diye test etmek için. Bu kadar inatçı, dediğim dedik abisi üzerinde bile işe yararsa herkeste ve her şeyde işe yarayabilirdi bu yöntem. İşte o zaman mucizevi bir formül bulmuş demekti.

Çünkü söz konusu abisi olduğunda mucizelere ihtiyacı olduğuna inanıyordu. Kendisini kumda iki dakika önce neşe içinde oynarken birden saç saça giren 5 yaşındaki kız çocukları gibi hissediyordu böyle olduğunda. “Ayna ayna çelik ayna, ben kusayım sen ye!” replikleri çınlıyordu kulağında.

O kocaman adamlar olmaktan çıkıyorlardı böyle zamanlarda. İlk anlaşmazlıkta birlikte saatlerce yaptıkları kaleye tekme atıp bir saniyede yıkan çocuklar gibi mantıksız ve yıkıcı hareketlerle masaya ya bir yumruk ya da oldukça ağır sözler boca ettikten sonra birinden biri masadan fırtına gibi kalkınca biterdi ancak tartışmaları. “Tartışma bizim durumu anlatmak için fazla entellektüel ve havalı bir laf” diye düşündü. “Bizimkisi resmen ‘en son sözü kim söyleyecek’ adındaki oldukça ilkel bir savaş” diye düşünürken, kendisine bu durumu hiç de yakıştıramadığını fark etti. Sırf bu yüzden bu kısır döngüyü kıracaktı.

Bu kez cevap vermeyecekti. Sustu. Abisi birkaç hakaret daha fırlattı ortaya. Onlara da cevap vermedi, yutkundu. Boğazında oturan yumruyu temizlemek istercesine derin derin yutkundu.

Havada asılı kaldı abisinin hakaretleri, muhatabını bulamamış olmanın verdiği tatminsizlikle biraz daha süzüldüler sofranın üstünde ve sönerek indiler yere.

Bir an korku filmlerinde “başıma ne gelecekse gelsin artık yeter!” dercesine gözlerini kapatıp, ortalık sakinleştiğinde gözlerini korka korka açan ve gördüğü manzaraya şaşıran film kahramanı gibi hissetti kendisini. Abisi susmuştu! Ve masadan kimse kalkmamıştı! İşte bu bir ilkti.

“Bu kadar basit miydi yani?!” diye şaşakaldı. Bugüne kadar oynadıkları “sen bir hakaret et, ben de sana karşılığını vereyim. Sinirleri en sağlam olan son sözü söyler. Bu oyuna dayanamayan da masadan kalkıp gider!” oyununda cevap vermek yerine susmak mıydı yani çözüm? Öyle görünüyordu… Abisi çabuk alev aldığı gibi çabucak da sönüyormuş meğer. Oyununa karşılık görememenin huzursuzluğu vardı üzerinde besbelli, yoksa pişmanlık mıydı o? Sebep neydi çıkaramadı ama bir şey değişmişti, orası kesindi. Birkaç dakika sessizlikten sonra yüzüne bakmadan “tuzu uzatır mısın?” diye neredeyse fısıldar gibi oldukça alçak bir ses tonuyla laf attı abisi Necati’ye…

*****

Yukarıda anlattığım hikaye, aile içerisinde yaşanan ve çoğumuza tanıdık bir tartışmada yıllardır oynanan bir “iletişim oyununa” örnekti.

Hepimiz hem ailemizde, hem arkadaşlarımızla, hem de iş hayatımızda irili ufaklı bu oyunları ve türevlerini oynuyor ve dışarıdan gelen uyaranlara, aslında erken çocuklukta ailede öğrendiğimiz tepkilerimizle otomatik yanıt veriyoruz.

Kimi zaman “son sözü söyleme” oyununu oynuyor, kimi zaman “kurban-kurtarıcı” kimi zaman “suçlama-savunma” kimi zaman ise “evet, ama…” oyununda buluyoruz kendimizi. Çalışanına çözüm üreten bir yöneticinin “evet ama…” şeklinde işin neden önerdiği şekilde yapılamayacağına dair açıklamalar duyması; departmanlar arası bir toplantıda hangi departmanın daha çok çalıştığı ve asıl “kurban”’ın kendileri olduğunu kanıtlamaya çalışırken asıl konunun bir türlü konuşulamaması gibi örnekler iş yerinde düştüğümüz iletişim oyunlarına örnekler. Hiçbir işe yaramadıkları gibi, çalışanlar arasındaki gerginliği arttırmaları da cabası!

Oyunun çeşidinden bağımsız, bu oyunların ortak yanı, amacımızın topu yere düşürmemeye çalışmak olması ve tepkilerimizin otomatik reflekslerimizden kaynaklanması. Yani bilinçli olarak seçmek yerine, topu havada tutabilenin “haklı” sayıldığı verimsiz ve işlevsiz iletişim oyunları oynuyoruz.

KÖTÜ HABER: Bu oyunlar, kedinin kuyruğunu yakalamaya çalışması gibi tam bir kısır döngü ve sonucunda kimse bir şey kazanmadığı gibi; yıpranan sinirler, kaybedilen vakit gibi birçok kaybedeni olan oyunlar!

İYİ HABER: Kiminle, ne zaman ve nerede hangi çeşit oyunları oynadığımızı fark ettiğimizde ise, farklı davranarak farklı bir sonuç alma seçeneğimiz mevcut, yani tünelin ucunda ışık var. Hem de bazen oldukça basit yöntemlerle. Bazen sadece beklenenin aksine, her zamankinden farklı bir tepki vermemiz, yani otomatik pilot dışından bir davranışta bulunmamız yetiyor.

PEKİ NE YAPACAĞIZ?

Kendi oyununuza göre kendinize en uygun olanı yine siz bulursunuz buna eminim; ilham vermesi için benden birkaç basit öneri:

“Kurban-kurtarıcı” oyununda kendinizi “kurban”laştırdığınızı, yani yorgun düştüğünüzü ya da sanki hiçbir çıkış yolunuz yokmuşcasına çaresiz hissettiğinizi fark ettiğinizde, aslında bir “kurtarıcı” arıyor olabilirsiniz. Hatırlatma: kurbanı olduğunuz bu oyunun tek kurtarıcısı sizsiniz! Elbette, birilerinden destek arıyor olabilirsiniz ve bunu istemek “kurban” ın değil, rasyonel bir yetişkinin ve iyi bir liderin en önemli özelliklerinden. “Kurban” mu yoksa “yetişkin lider” mi ayırt etmek için kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Bir kurtarıcı mı bekliyorum? Ve o kurtarıcı gelene kadar bahanelerimle aslında var olan çözümü de erteliyor muyum?”

Yukarıdaki örnekteki gibi “soz sözü söyleme” oyununu oynuyorsanız bir kez de son sözü söylememeyi deneyin. Bırakın karşı tarafın sözleri kalsın en son ortamda. Siz içinizden derin bir nefes alın, en son gittiğiniz tatili düşünün mesela ya da komik bir karikatürü: “o zaman dans! Renk!”

“Evet, ama…” oyununda ilk önerim hayatınızdaki “ama” kullanımına dikkat etmeniz ve sandığınızdan da fazla kullanıyorsanız bir an önce onları “ve” ile değiştirmeniz. Karşı tarafın önerdiği alternatifteki “olmaz”lara odaklanmak yerine, içerisinde işinize yarayabilecek “olur”ları yani altın değerindeki fırsatları bulmak için bakın derim.

“Suçlama-savunma” oyununda hem suçlayan hem de savunan taraf için en etkili çözüm geliştirici geribildirim. Geribildirime ek olarak, suçlayan taraf iseniz gördüğünüz ve yanlış olduğunu düşündüğünüz davranışı belirtmek yerine görmek istediğiniz olumlu davranışı belirtin. “Geç kaldın!” yerine “Lütfen bundan sonra zamanında toplantılara katılabilir misin?” gibi.

Savunma yapan tarafta iseniz, saldırıya saldırıyla karşılık vermek ve bahaneler/açıklamalar ile binbir dereden su getirmek yerine, karşı tarafın söylediklerindeki en ufacık doğruluk payını bulup, içerisindeki gelişim fırsatlarını görmeyi denemenizi tavsiye ederim.

İlk haftanın konusu “İletişim Oyunları”ydı. Haftaya ise iletişim oyunlarından “Toksik-Zehirli İletişim” çeşitleri ile karışınızda olacağız.

İletişim oyunlarına düşmediğimiz, özlersek sırf “spor” olsun diye oynadığımız günlere.

İyi haftasonları,

Ayşe Yazgan

6 Ocak 2017