ZEHİRLİ İLETİŞİM OYUNLARI I

ZEHİRLİ İLETİŞİM OYUNLARI I

Üst yönetim toplantısı berbat geçmişti. Bugüne kadar hiç bu kadar aşağılandığını hatırlamıyordu. “Resmen on iki yıllık itibarım yarım saatte yerle bir oldu!” diye tısladı. Bu bir ilkti! O hep, bu şirketin parlayan yıldızıydı, en iyi ekip onunkiydi. Elini neye atsa başarılı olur; üst yönetim toplantılarında ise başkalarının azarlanmasını izlerdi. Başkalarının aşağılanmasından zevk aldığı falan yoktu, sadece kendisi azarlanmadığı için gururlanırdı. Bunu kendisinin sağladığını düşünüyordu, hatta biliyordu. “İşini iyi yap, çok çalış ve işinle ilgili her şeyi önce sen bil. Başkası sana sorunla gelmeden önce sen sorunu fark et ve çözüm önerilerinle otur masaya.” Kendi ekibine de hep dediği cümlelerdi bunlar. Başarısının sırrının bu tutumu olduğuna adı gibi emindi. Oysa bu sefer fena patlamıştı!

En çok da Genel Müdür’ün: “Senin ekibinden böyle bir hata beklemezdim, Barış. Öğleden sonraya kadar bu işi hallet ve çözüm önerilerinle odamda ol.” sözleri içine oturmuştu. Hayır, kızgın değildi patron. Kızsa daha çok memnun olurdu hatta; onu hayal kırıklığına uğratmıştı ve işte buna katlanması mümkün değildi.

Yüzü kızarmış mıydı ve diğer departman yöneticileri fark etmiş miydi acaba? Doğru düzgün cümle kuramadığında odada rahatsız edici bir sessizlik hakimdi, kalp atışlarını duyabiliyordu. Acaba yanında oturanlar da duymuş muydu? Tüm gözleri üzerinde hissettiği anı hatırladı, yüzüne zoraki bir gülümseme kondurup sadece derin bir nefes almış ve burnundan solumuştu. “Öğleden sonra bu işi halletmiş olacağımdan emin olabilirsiniz.” diyerek çıkmıştı toplantı odasından.

Üst yönetim toplantılarından sonra diğer ekipler diken üstünde yöneticilerini beklerdi, Barış’ın ekibi ise kendi bölümlerinde şakalaşıyorlardı. Normalde birilerine laf atar, neşeyle odasına yürürdü. Bu sefer fırtına gibi girdi içeriye, tek söz bile etmedi. Odasına hızla girerken yüzüne dahi bakmadığı asistanına ültimatomu verdi: “Tüm ekibi odamda istiyorum, derhal!”

Hazır bekleyen bir ordu gibi birkaç dakika içinde tüm ekip odadaydı. Çıt çıkmıyordu. Kimseyle göz göze gelmeden konuşmaya başladı Barış: “Bugün üst yönetim toplantısının nasıl geçtiğini tahmin etmişsinizdir sanırım. Ben edememiştim açıkçası, çünkü ihale teklifimizin geciktiğini bilmiyordum ve orada herkesle birlikte öğrendim! Böyle bir durumun bir daha asla tekrarlanmasına izin vermem. Bu hepimizin birlikte çözmesi gereken bir problem, ama proje yöneticisi sen olduğuna göre neden sen başlamıyorsun Selma? Seni dinliyorum, neden teklifi veremedik ve asıl önemlisi neden benim bundan haberim yok?”

Buz gibi bir hava esiyordu Barış’ın odasında. Herkes diken üstünde oturuyor,

Selma elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu, bir yere koyamadığından onları sallamayı tercih ederek başladı konuşmasına: “Daha önce de ihalelere geciktiğimiz oldu, öncelikle bu ilk kez olmuyor. Şimdi neden tek sorumlusu benmişim gibi bu ihale bana patlıyor, anlamıyorum!”

O ana kadar sinirli olsa da sağduyusunu kaybetmemişti Barış. Ama duyduğu bu sözlerle zıvanadan çıktı! Çözümü bırak, doğru düzgün bir açıklama beklerken, üste çıkıp karşı saldırıya geçmişti Selma!

“Selma, içeride ne hale düştüğümü anlamanı beklemiyorum çünkü orada değildin. Şimdi ortada bir kriz varken, sen daha önce geciken projeleri mi konuşmak istiyorsun? Ben sana neden haberim olmadığını soruyorum!” Niyeti Selma’yı günah keçisi haline getirip, onu suçlamak değildi. Sorunun kaynağını tespit edip, bir an önce çözmek ve bir daha tekrarlanmamasını sağlamak istiyordu ama Selma’nın cevabı onu çileden çıkarmıştı artık.

“Barış, bunu sana toplantı öncesi söylemeye çalıştım ama telefonunun hep meşguldü. Ayrıca dün akşam son durumu e-mail attım, gördüğünü tahmin ediyordum. Daha ne yapabilirim anlamıyorum?”

Yok, kesin çıldıracaktı! Her şeye bir cevabı vardı bu kızın! Artık işi konuşmuyorlar, Selma’nın haklı çıkma bahanelerini dinliyorlardı ve buna izin veremezdi, dişlerini sıkarak ve sakinliğini zor koruyarak tekrar konuya döndürmeye çalıştı: “Selma, öğleden sonra Genel Müdür odasında çözüm ile beni bekliyor. Ve biz her zamanki gibi bu tartışmayla, yani senin bahanelerinle vakit kaybediyoruz. Bir an önce sorunun kendisini anlatırsan, çözüm önerileri oluşturalım hep birlikte.”

“Elimde altı tane acil ve önemli proje var. Tek sorun olan proje bu değil ve ben sürekli kriz çözüyorum. En son ne zaman 6’da ofisten çıkabildiğimi hatırlamıyorum, evim ev değil, otel gibi oldu artık. Ve ben hala yaranamıyorum. Biz bir ekip değil miyiz? Sen demez miydin bir sorun varsa hep birlikte çözeceğiz diye? Neden bana çullanıyorsun Barış?”

“Selma sana çullanmıyorum. Sen sürekli ne kadar yorulduğunu ve başkalarının da sorun çıkardığını söyleyerek konuyu saptırıyorsun!” Barış zıvanadan çıkmıştı artık ve işte şimdi Selma’ya çullanmaya başlamıştı.

Hüseyin’in ise bu konular umurunda değildi. Ortamda gerginlik olduğunda hep rahatsız olurdu zaten. Tartışmanın gereksiz vakit kaybı olduğunu düşünüyordu. Konuşulanları dinlememeye başladı. Kendisi hiçbir işi geciktirmezdi ama ekipte birileri sürekli iş geciktirdiği için hep birlikte fırça yiyordu onlarla şimdi. Oysa kendisini fırça yiyen bu mensuba ait bulmuyordu. O işini geciktirmezdi, tabi bu tarz azarlama toplantılarıyla ona daha fazla vakit kaybettirmezlerse! Bir an önce masasına dönüp, elindeki işleri bitirmek istiyordu. Elindeki telefona gömülmesine ramak kalmıştı, Barış bu kadar öfkeli olmasa çoktan telefonundan e-maillerini kontrol ediyor olurdu.

Ortam iyice gerildi. Okan kendince bir espiriyle ortamı yumuşatmak mı istedi, yoksa Selma’ya yakınlık mı göstermeye çalışıyordu bilinmez ama ortam daha da gerildi: “Kabul et Selma, sen de hep ‘drama queen’i oynuyorsun yaaaa!” Çenesini hafif yukarı kaldırıp, yan dudağıyla yarım sırıtıyordu. “Zaten bir tek sen mesaiye kalıyorsun, biz her akşam 6’da happy hour’dayız değil mi arkadaşlar?” Bu kez diğer ekip üyelerine dönmüştü, destek ararcasına. Çabası ekibin diğer üyeleri tarafından kayıtsız; sırıtışı da havada asılı kaldı, kayan bir yıldız gibi çenesinden aşağı süzülüp gitti.

Okan’ın bu kibirli hallerine gıcık oluyordu Hüseyin, bir ara dikkati odaya döndü ve sırf zamansız esprileriyle ortamın ciddiyetini bozan Okan’a gıcıklık olsun diye Selma’ya arka çıkası geldi ama kopmuştu bir kere, adeta bir duvarın arkasına geçer gibi kollarını tekrar kavuşturdu. Hüseyin, kendisini sorunun da ekibin de bir parçası olarak görmediğinden, iç dünyasına geri döndü.

Selma, karşısındaki safların sıklaşmasından çekinmiş olsa gerek azıcık geri adım attı bu sefer: “Ya tamam haklısınız, siz de yoğunsunuz arkadaşlar ve evet Barış sana bildirmeliydim ama gerçekten dağılmış durumdayım. Kabul edin, en sorunlu müşteriler bende, hangi biriyle uğraşacağımı şaşırdım!”

Selma’nın ağzından “haklısınız” çıkınca tam derin bir nefes alıyordu ki Barış, tekrar bahaneler sıralamaya başlayınca küplere bindi.

******

Hikayeyi daha da devam ettirebiliriz.

Sık sık şahit olduğumuz bu ve bunun gibi sahnelerde toksik yani ZEHİRLİ İLETİŞİM OYUNLARININ etkisini görebiliyoruz. Genellemeler, suçlamalar, lakap takmalar havada uçuşuyor. Ve kimse “sorunun” kendisinden kaynaklanmadığını, hepsi bir başkasının “suçlu” olduğunu düşünüyor.

Zehirli İletişim adı üstünde hem yapanı, hem de maruz kalanı zehirliyor. Üstelik ekibin içinde yani ortamda olmanız zehire maruz kalmanıza yetiyor, illa size yapılması ya da sizin yapmanız gerekmiyor. Zehirli İletişimin dört çeşidi var: Suçlama — Savunma — Alaycılık ve Duvar Örme.

Yukarıdaki hikayede ekibin yöneticisi olan BARIŞ, başta istemese de karşısında savunma gördüğünde kendini “Suçlama” rolünde buluyor ve “sürekli, her zamanki gibi” söylemlerle, yapılan yanlışlara vurgu yapıyor. SELMASavunma” rolündeki ekip üyesi; geciken projenin sorumlusu olduğu için kendisini günah keçisi ilan ediyor ve “en iyi savunma saldırıdır” diyerek önce karşı suçlamada bulunuyor, sonra ise daha hafifletse de savunmasına “evet ama”lar ile ile “ne ve nasıl”ı konuşmak yerine, ısrarla “neden”ini açıklıyor. Suçlama ve savunma rolleri karşılıklı topu düşürmemeye çalıştıkları “kim haklı çıkacak?” oyununu oynuyorlar; suçluyu aradıkları için çözümün yakınından dahi geçemiyorlar.

“Alaycılık yani Sarkazm” rolündeki OKAN, ekibin şakacısı; ortamı esprilerle yumuşatmaya çalışıyor ancak iğneli sözleri kibirli olarak algılanmasına sebep oluyor. Dolaylı ve net olmayan sözlerle maçı izliyor; sözleri net olmadığı için yanlış anlaşılmaya çok müsait. “Duvar Örme” rolünü üstlenen ise HÜSEYİN: maçı dahi izlemiyor, kendi iç dünyasında ne oynuyorsa onu izliyor. Orada değilmişcesine kopuyor ortamdan, kendisini ne sorunla ne çözümle ne de ekiple bağlantılı görmüyor.

Özetle, suçlama topu savunmaya atmaya çalışıyor, savunma her seferinde karşılık veriyor, alaycı arada elini masaya sokuyor ama topa direkt bir müdahalesi yok; duvar örücü arkadaşımızın ise ne oyunla ne de topla alakası yok, duvarın öteki tarafında :)

Tüm rollerin karşı tarafta yarattığı bir etki var, bir de tepki. Olumsuz bir duygu sebebiyle bu role soyunuyoruz, ve karşımızda da başka bir olumsuz duygu yaratıyoruz. Örneğin Barış, kızgınlık ile suçlamaya başlıyor, Selma tedirgin ve kendisini güvende hissetmediği için savunma yapıyor, ancak bahaneler sıralaması Barış’ın kızgınlığını daha da arttırıyor, gitgide çözümden uzaştıkları için ek olarak bir de çaresiz hissetmesine sebep oluyor.

KÖTÜ HABER: Zehirli iletişim oyunu tam bir kısır döngü ve kazananı olmayan bir oyun! Yıpranan sinirler ve kaybedilen vakit de cabası.

İYİ HABER: Bu oyunlar, bir kez öyle öğrendik diye alışkanlıktan devam ettirdiğimiz otomatik davranışlarımız. Hangi rolü ne zaman ve ne olduğunda üstlendiğimizin farkında olarak yerine yenilerini, yani zehirli olmayan davranışları koymamız mümkün. Kolay uygulanabilir mucizevi PANZEHİRLER ise haftaya Cuma günkü yazımda :)

Bu hafta sonu hangi durumlarda kendinizi suçlama, savunma, alaycılık ya da duvar örme yaparken buluyorsunuz bakmaya ne dersiniz? Ve suçlama-savunma-alaycılık yaptığınız sırada duygunuz ne? Ümitisiz misiniz yoksa hissiz mi? Duvar ördüğünüzde bedeninizde neler oluyor? Nefesiniz daralıyor mu? Kalp atışlarınız hızlanıyor ya da yavaşlıyor mu?

Bu oyunlara düşmediğimiz, sağlıklı iletiştiğimiz harika bir hafta sonu olsun!

İyi haftasonları,

Ayşe Yazgan

13 Ocak 2017

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.