Sayı 1 — Yakın zamanda kitaplardan öğrendiklerim

Okuduğumuz her kitap, üzerinde uzun uzun yazılar yazmayı gerektiren kitaplar olmuyor. Fakat şunu da biliyorum ki, not alınan, arasıra hatırlanan, düşüncemizi değiştiren, zenginleştiren bir fikir öğrenilememişse, kitabı okurken, zamanımız boşa gitti demektir. Bunu engellemek için aldığım notları, edindiğim fikirleri, aylık, 2 haftalık, haftalık, artık ne denk gelirse yayınlayacağım bir diziye başlıyorum. Umarım siz de keyif alırsınız.


  1. Ticaret Müslümanlıkta sünnettir ya, o yüzden ben hep Osmanlı’da ticaretin müslümanların elinde olduğunu düşünürdüm. Değilmiş. Ticaret ve para sirkülasyonu, Yahudi, Ermeni ve Rumların elindeymiş.

İltizam sistemini bilirsiniz, devlet, bir bölgede yaşayan kişilerden vergi toplanması hakkını bir kişiye ya da şirkete açık eksiltme ihalesi sonucunda verir. Mültezimler, devletin temsilcisi olarak halktan vergi toplar.

İltizam ihalesini kazanan mültezimler ezici çoğunlukla gayrimüslimlermiş.

Gayrimüslimler, bütün köylülere ipotek karşılığında kredi verirmiş. Herhangi bir banka, sabit faiz oranı kavramı olmadığı için uyguladıkları faizler çok değişken ve kimi zaman yıkıcıymış.

19. yüzyılın sonlarında, dolaşımda birden fazla para çeşidi varmış Osmanlı’da. Gittikçe ayarı düşen madeni paralar, kağıt paralar, mecidiyeler ve yabancı madeni paralar hep birlikte dolaşımdaymış ve aralarında devlet tarafından belirlenen bir kur yokmuş.

Dolayısıyla kredi verenler, örneğin mecidiyeyle borç verip kağıt para ile geri ödeme istermiş ve mecidiye ile kağıt para kurunu kafalarına göre belirlermiş. Ödeyemeyenler için ipoteğe el konulması gayet sık yaşanırmış. (Dünya, imparatorluk ve toplum: Osmanlı yazıları — Reşat Kasaba)

2. Müslümanlar ise sadece orduda, devlet dairelerinde ve tarım arazilerinde varlık gösterebiliyorlar. Dolayısıyla ticaretten uzak kalıyorlar ve herhangi bir sermaye biriktiremiyorlar.

Müslümanların ellerinde birikmiş para olmaması, kredi geri ödemelerdeki zorluklar, vergi ödemedeki zorluklar zaman içinde müslümanların ve gayrimüslimlerin birbirinden sosyal olarak uzaklaşmasına, aralarında bir hiyerarşi oluşmasına eden olmuştur.

Parayı elinde bulunduran gayrimüslimler, dış ticaretin de ellerinde olması sebebiyle, kendilerini sultandan bağımsız bir hale getirmiştir.

Müslümanlar, bu parasal ezilmenin yanında bir de askerlik yapmayan gayrimüslimlerin gittikçe güçlenmesini nefret içinde izlemeye başlar.

Hitler, Kavgam’da böyle bir giriş yapar: “Yahudileri sevmiyorum çünkü tüm para onların elinde, Alman halkına kredi veren, borç veren, faiz isteyen, askerlik yapmayıp bu süre içerisinde iyice güçlenen bu halkı içimizden temizlemeliydik!”

Bu mantığın birçok coğrafyada geçerli olduğunu görüyoruz. Bu, “kapitalizmin güçlenmesi ulus devletlerin yolunu açtı” sloganının kısa bir açıklaması işte…

3. Ulus devletlerin varlığını sürdürebilmesi için, kendi burjuvasını acilen yaratması gerekir. Aksi takdirde, imparatorluğun dağılışı ardından, çözülme daha atomik seviyelere kadar inebilir. Elinde para ve sermaye tutan grup, ulus devletin devamlılığını sağlayacak ve iktidarı elinde tutacaktır.

Hem Kemalist Türkiye, hem Fasişt İtalya, çözülmenin ve yeniden kurulmanın hemen ardından burjuva yaratmaya çalışmıştır. Kendi yarattığı burjuva dışında kimsenin güçlenmemesi için de çoğu üretim aracının devlete ait olmasını sağlamıştır. Böylelikle, parayı, dolayısıyla gelecekteki iktidarı kimin elde tutacağına kendisi karar verebilecektir. (Tarihe Emretmek — Stefan Plaggenborg)

4. Osmanlı’da hiçbir zaman bilinçli bir işçi sınıfı var olmadığı için, kapitalin sömürüsüne karşı çıkılmadı. Emek, hiçbir zaman uğrunda savaşılan bir öge olmadı. Fakat, “din” ve “devlet” her zamanki gibi, topluluğu harekete geçirebilecek tek kuvvetti.

Harekete geçmekten kasıt, toplumsal dinamikler çöküyor olsa da asla ve asla bir iç savaş değildi. Dolayısıyla toplum, her şeyi kabullenerek sadece susuyordu. Fakat gerilim artıyor, sosyal çözülme hızlanıyordu.

6. 1908 devrimi, anayasanın kabulü ve meclisin kurulmasıyla İttihat Terakki güçlenmeye başladıkça çözülmeye başlayan toplumsal yapının çözülüşü izlenmeye devam edilebilirdi. Ya da karşı bir hamle başlatılabilirdi.

1908'in ardından karşı bir hamle başlatıldığını, sonrasında toplumun bu küçük fitili çok daha ileri boyutlara taşıdığını görüyoruz.

İşte kimileri ateşlenen bu fitili “darbe”, “nifak tohumu” olarak göstermek isterken kimileri de doğal bir süreç, sultanın pasifliğine verilmesi gereken halk tepkisi olarak gösteriyor. Ben yorum yapamıyorum çünkü yeterli bilgim yok henüz.

6. Elde para olmayınca, iç savaş da bir seçenek olmayınca, gayrimüslimlerin para sirkülasyonunda tekel olmasını engellemek için tek çare ekonomik boykot kalıyordu. Ekonomik boykot net bir şekilde, İttihat Terakki tarafından bir millileştirme, uluslaştırma yöntemi olarak ufak çapta başlatılırken, halk bire bin katarak işi büyütüyor.

Gayrimüslimlerin dükkanlarının önünde nöbetçiler dikiliyor, buralarda alışveriş yapanlar dövülüyor, bu dükkanlara mal getiren gemilerden mal indirilmesi engelleniyor, bazı geceler gemiler ateşe veriliyor. Dükkanlar tamamen boşaltılıyor.

Kadınların, gayrimüslimlerin moda dükkanlarından alışveriş yapmaması için insanlar organize oluyor. Buralardan giyinenlerin, bizi yıkmak isteyenlere para kaptırdığını anlatan bildiriler yayınlanıyor. Bu yetmeyince, bu kıyafetleri giyenlerin namusuna laf eden iyice zıvanadan çıkmış bildiriler dolaşıma girmeye başlıyor.

Osmanlı vatandaşı olan Rumlar ile Yunanistan’daki Rumlar da artık birbirinden ayırt edilmiyor ve halk gittikçe kutuplaşıyordu. İşyerinde tek bir Rum çalıştıran dükkan dahi, sahibi Müslüman da olsa boykotaja uğruyordu.

Bir bildiride de şu ifade vardı: “Bir müslüman, açlıktan ölse dahi bir gayrimüslim için yani düşman için çalışmamalıdır.”

İşte tüm bu nefret dolu bildiriler, Osmanlıcılık’ın öldüğünü ve ümmetçiliğin denendiğini gösteriyordu. (Osmanlıyı Müslümanlaştırmak — Doğan Çetinkaya)

Boykotaj hadisesi, salt bir halk hareketi mi, yoksa bilinçli bir organizasyon mu belli olmuyordu. Kitapta da buna dair net bir yorum yapılmadığı için ben de bir şey söyleyemiyorum.

İç siyasetteki kırılma, devleti iyice zorda bırakıyordu. Balkan savaşının maddi zararını telafi etmeye çalışan devlet, ekonomik bir darbeye daha dayanamazdı. Bu yüzden bu boykotaja da karşıydı fakat elinden bir şey gelmiyordu.

Halkın yasadışı olarak örgütlediği Boykotaj Cemiyeti, işi yavaştan şiddete de dökmeye başlayınca devlet, ticaret yaptığı Düvel-i Muazzama ile halk arasında kalıyor, adeta felce uğruyordu. Neo-osmanlıcıların 1908'i kötülemesinin sebepleri bunlardır diye düşünüyorum.

7. Cemiyet, Ortodoks patriğine “Patrik efendi, siz kral gibi yaşarken biz dilenemeyiz, artık bu böyle gitmez” minvalinde bir uyarı mektubu yazar ve boykotaj sonrasında Ermeniler’e de kayar.

8. 1908 Hareketi, devlet ile müslüman halkın ilk defa karşı karşıya geldiği (muhafazakarlara göre “getirildiği”) harekettir. Halk, kendi gücüyle dinamikleri değiştirebildiğini görmüştür ve özgüveni yerine gelmiştir. Fakat imparatorluktan ulus devlete geçen diğer devletler gibi, mutsuz, umutsuz, nefret dolu günler yaşamıştır.


Bu günlerde yaşanan Pınar boykotunu da bu şekilde yorumlayabiliriz. Halk, her türlü karşı çıkış yolu elinden alındığı için, sadece ve sadece ekonomik boykot yolunu seçebilir. Ekonomik boykot, başarıya ulaşmaya yaklaşırsa, ekonomiyi bozmaya çalışan “bir ihanet oyunu” olarak yorumlanabilir. Yorumlanacaktır da.

Dolayısıyla boykot, gerçekten güçlü bir silahtır ve dikkatli kullanılmalı, provakasyona uğratılmamalıdır.


Serinin diğer yazılarını alabilmek için takip etmeyi unutmayın. Kalbe basarak yazının yayılmasına yardımcı olursanız da çok sevinirim.

İletişimde kalmak için: