Neyi Bilmek?

Bilginin güç, bilimin hükümferma olduğu, (görünüşe göre bilimciliğin yüzyıl sonra tekrar yükseldiği), bilinç tarafından düzenlenmiş, bilgiye ulaşma vasıtaları ve iletişim araçlarının sosyal ve bireysel hayatı şekillendirdiği bir çağda, cehaletin bu kadar yaygın ve içkin hale gelmesinde hala şaşılacak bir taraf var. Bana kalsa insanın kendini unutması ile başlamak isterdim, ama bugün ne demek ki bu? Kayıp bilgelik, hayatın anlamı ya da mesela teknolojik nimetlerin ağır bedelleri üzerine söylenebilecekler de büyük ölçüde havada yankılanmaktan öteye geçemiyor gözüküyor. Ölüm bile eskisi gibi ciddiyet telkin etmiyor galiba artık bize. Büyük sorular, altında yaşadığımız gökyüzü ya da üzerinde yürüdüğümüz yer gibi hep orada, sürekli hareket halinde ama üzerlerinde durmaya pek de gerek olmayan şeyler gibi geliyor olsa gerek. Bunlara burun kıvırmak ya da kendince ezberlerle bunları geçiştirmek pek çok insanın işini görüyor galiba. Yine de hayata karşı duyarsızlığa şaşırıyorum. Canlı bir kainatta yaşıyoruz desem, ne anlaşılacak? Romantik bir abartma mı, insan merkezci bir projeksiyon mu? Marifetin (dolayısıyla şuurun) sönmesi kainatı bir ölüm karanlığına bürümedi mi?

‘Neyi bilmek’ diye sorarken aslında bu karanlıktan çok yalancı ışıklar üzerinde durmak istiyordum. Bilginin sürekli artırılması gibi bir paradoksun içinde yaşıyoruz. Bu yüzden şu soruyla başlamak makul: Artırmak mı azaltmak mı? Yani cehaletimizi daha çok bilgi biriktirerek mi aşacağız? Zihinleri daimi bir işgal altında olan günümüz insanları için zihinler silkelenmeden sağlıklı düşünmenin önünü açmak mümkün gözükmüyor. Yani zaten soruları sorarken işaret ettiğim gibi boşaltmadan dolmuyor.

Bir aynalar galerisi içinde yaşıyoruz. Suni, sahte, sanal perdelerle gerçekliğin içiçe geçtiği çok katmanlı bir gerçeklik örgüsü içine hapsolmuş durumdayız. Eğlence, spor, magazin, aktüalite, siyaset, ekonomi, iş çevresi, aile vb. içiçe geçen ve dışarı doğru galiba daha da sanallaşan katmanların bir de insanın içinde derinlemesine belki daha da çoğalan ve gölgeleri uzayan zemin katları var. Fuzuli, faydasız ve malayani bilgilerle sürekli beslenip (bunlara müptelalık başlı başına ele alınmalı) önyargılar, peşin ve sabit fikirlerle, basmakalıp yaklaşımlar, hazır tavır ve kanaatlerle, taraftarlığa kitlenmiş değerlendirmeler ile etrafa bakan, dünyayı anlamaya çalışan zihniyet kalıpları arasında düşünceyi ve düşünmeyi yitirmek üzereyiz. Günümüzün post-truth (hakikat ertesi) tabir edilen hakikatin artık umursanmadığı ortamı ne yazık ki bu dönüşümün son halkası sadece: Palavraların dünyası.

Her şey gibi istisnaları olmakla birlikte, herkesin en üste koyduğu, ama herkesce ayrı bir manası olan bir şeyden hakikat diye bahsedilebilir mi? Bunu epistemolojik bir çoğulculuk imkanını reddettiğim için söylemiyorum, hakikat tekelciliği hakikatın inkarından daha ürpertici sonuçlar doğurabiliyor. Ama sahte bir göreceliliğinin ya da rölativizm arkasına saklanan bir nevi ikiyüzlülüğün ‘anlaşma’ imkanımızı nasıl berhava edebileceğine, anlayışlar ve insanlar arasındaki uçurumları nasıl derinleştirdiğine işaret (ve itiraz) ediyorum.

Bu yüzden belki her şeyden önce bir bilgi diyetine ihtiyacımız var. Bilginin çeşitliliği Türkçede bilmek kelimesinin farklı sıfatlarında bile kendini ilginç şekilde gösteriyor: Bilmiş, bilgiç, bilen, bilir, bilici, bilgili, bilgin, bilge. Bunların hepsini hala kullanıyoruz. Her bilginin insanı bilgin yapmadığını, çok bilmişliğin bilgeliğe ters olduğu hala hatırımızda. O zaman bir nevi bilgi hiyerarşisi düşünebiliriz. İnsanı zenginleştiren hatta onu değiştiren bilgiden; açan bilgiden, canlı bilgiden ve ötesinde bahsetmek, bunları aramak imkanı hala yitirilmemiş. Bunun kolay olduğunu söylemiyorum. Düşünmekten, çileli bir arkadaşımın tespitiyle endişe ve efkar gibi fikir çilesinin izini taşıyan kelimelerle bahsetmiyor muyuz?

Düşünce için kendi sınırlarını tartabilen eleştirel bir zihne, hem başkaları ile beraber düşünmeye hem de kendini sürekli sorgulamaya ihtiyaç var. Samimiyet ve ciddiyetle evrensel olana doğru berraklık, sadelik, fıtrilik, açıklık, tazeliği aramak gerekiyor. İlmin ilim bilmek olduğunu anlayarak ilmin kendini bilmek olduğu kapısını aralamak lazım.

* Bilmek ve bilinç kendilerini kuran şeyler. Bu yüzden tanımlanmaları ve belirlenmeleri zor, farklı şekilde anlaşılmaları ya da anlamlarını yitirmeleri bir o kadar kolay kavramlar.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.