Karıncalar ve İnsanlar

Bundan yaklaşık beş yüz yıl önce Bruno adlı rahip ve gökbilimci bir adam Dünya’nın uzaydaki tek gezegen olmadığını; onun gibi milyonlarca dünyanın olduğu öne sürdü. Kilise ve kiliseye yakın çevreler, bu düşünceyi insanoğluna yapılmış bir hakaret olarak algıladı. Bu kesime göre; biz insanoğluna evsahipliğine yapan bu dünyadan sadece bir tane olmalıydı. Çünkü biz insanlar, özeldik; tektik ve bu evreninin en özel canlılarıydık. Bruno’ya gerekli cevap verilmeliydi. Ne acıdır ki Brono’nun evren hakkındaki görüşleri hayatına maloldu.

Maalesef tarih, kozmosun büyüklüğü ve muhteşemliği karşısında büyülenen ve onu daha yakından tanımaya çalışan insanların trajik hikayeleriyle doludur. Ama kilisenin ve onun gibi düşünen yobaz kesim gerçeği insaoğlundan saklayamadı. Bugün insanoğlu olarak evrenimiz hakkında az da olsa biraz daha bilgi sahibiyiz. Kozmozu anlama yolunda gün geçtikçe bir canlı türü olarak bu evrende ne kadar önemsiz bir konumda olduğumuzu anlıyoruz. Aslında tabiri caizse bizler büyük bir üç boyutlu kutuda merakına yenik düşen karıncalarız. Brono’yu canlı canlı yakan kilise bu düşünce karşısında ne yapardı acaba? Bu zamana göre bile uçuk bir benzetme olduğunu düşünüyorsanız, yaşadığımız evren hakkında neler biliyorsunuz bir kendinize sorun. Kuantum fiziğine , süpernovalara, kara deliklerin doğasına filan girmenize gerek yok bunun için. Örneğin beş milyar yıl ne demektir sizce? Bildiğinizi sanıyorsunuz değil mi?

İnsanoğlu olarak kavrayışımızın limitlerinin çok çok üstünde bir çok fenomen vardır. Bugün kimi çevrelerce evrimin hala tartışılır olmasının sebebi 3.5 milyar yıl 100 milyon ışık ylı gibi algımızın çok çok üstündeki bu sözün tam manasıyla anlaşılması güç fenomenlerdir. Alman yazar Hoimar Von Ditfurth Dinozorların Sessiz Gecesi adlı yapıtında bu durumu şöyle betimlemiş:

Bizim, zamanı yaşayış, onu algılayış biçimimiz,içinde zaman aralıkları da olmak üzere, her türlü uzaklığı tahmin edebilme ve bunu kafamızda gözümüzde calandırabilme hem biyolojik nedenlerle, hem fizyolojik- maddi konumumuzla, hem de bu konumumuzu belirleyen koşullarla sınırlanmış, daha doğrusu ona uyumlanmıştır. İşte bu yüzden, üç milyar yıl dendi mi, bizim için tasarlanma şu ya da bu şekilde bu zamansal uzunluğu yaşamsallaştırma olanakları tükenmiş demektir. Bu gerçek, dolaylı da olsa, aklı başında eğitim görmüş, bilgili, birçok çağdaşımızın, Darwinci evrim kuramına akıl erdiremeyişlerinin çok önemli, ama bir türlü kavranamayan nedenlerinden birini de oluşturmaktaktadır. Bu kimseler birkaç milyar yıl gibi, evrim bakımından çok kısa sayılabilcek bir zaman aralığı içinde hayatı doğurmaya, bir türden ötekini meydana getirmeye ve türlerin kendi içindeki rekabet aracılığıyla, her seferin daha da gelişmiş, daha karmaşıklaşmış, daha ileri bir düzeyi temsil eden hayat biçimlerini, bugün bizi kuşatan o zengin çeşitliliğiyle tanıdığımız hayatı ortaya koymaya yetmeyeceğini düşünmekten kendilerini alamamaktadırlar.

Bu dünyadaki en üstün canlı olan bizler, ne yazık ki dünyadaki hikayemizin başlangıç kısmını bile anlamakta zorluk çekiyoruz. Akıl sır erdiremediğimiz şeylere olanaksız, öyargılarımızdan dolayı değerlerimize aykırı ve inanılması güç olanlara da imkansız diyoruz. Oysaki yapmamız gereken tek şey insanoğlu olarak limitlerimizi bilmek. Mesela zaman kavramını anlamakta yaşadığımız zorluğu bilmek gibi. Bunu bile yapabilirsek bazı şeyler daha anlamlı hale gelebilir.

Düzenin kahramanı gerçekten zamandır. Söz konusu zaman iki milyar yıl mertebesindedir…. Bunca zaman bulununca ‘olanaksız olan’ olanıklı olur; olanıklı beklenir olur; ve beklenen neredeyse kesin olur. Yalnızca beklemek yeterlidir; zamanın kendisi harikalar yaratır. (George Wald, 1954)
One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.