Hasta Adamın Hikayesi

Nafız Bey altmışlı yaşların sonlarında etrafı tarafından hem sayılan hem de korkulan çok güçlü bir adamdı. Kendini daima güçlü hissederdi. Hissetmekte de haklıydı. Her dediği yapılıyordu, bazen konuşması bile gerekmiyordu, bir bakışla karşısındakini yerin dibine sokuyordu. Çevresindekiler onu kibirli buluyordu. Bazı konularda doğruydu ama aynı zamanda merhametli, yardımsever bir yanı da vardı. Hakkettiğini düşündüğü insanlara yardımı esirgemezdi, hakketmeyen ise gözüne görünmemeliydi.

Kibirli dedik ya, işte o kibirli yanı aynaya baktığı zaman ortaya daha çok çıkıyordu. Ülkesinde en güçlülerden biriydi, dünyada da söz sahibi sayılırdı. Şirketleri son derece başarılıydı ve olması gerektiği gibi işliyordu. Kimsenin hata yapmaya ne cesareti ne de şansı vardı. Hata yapanı anında siliyordu. Ev hali de farklı sayılmazdı. Evin dekorasyonu dahil aksi birşey söylemek imkansızdı. Hemen kaşlarını çatar, sustururdu. Çocuklarını ve torunlarını çok sevmesine rağmen aksi bir hareketlerinde terör estirirdi. Misafirlere ise daha hoşgörülü davranırdı. Onun adalet anlayışı buydu. Ev içinde düzen böyle oturmuştu.

Bir gün kendini garip hissetti Nafız Bey. Toplantı öncesiydi, rahatsızlanmanın hiç sırası değildi. Sandalyeye oturdu, gözlerini bir süre kapattı ve iyi hissetmeye başlayınca toplantıda yerini aldı. Her zaman zinde ve güçlü hissederdi kendini. Hasta olamazdı . Bunu da yediklerine bağladı ve devam etti.

Toplantı her zamanki gibiydi, birkaç öneri , genel durum değerlendirmesi ve her zamanki rutinler. Bitişe az zaman kalmıştı. Şu toplantıyı da bitireyim eve gideyim diye düşündü. Belki de dinlenme vakti gelmişti ama bunu kendine itiraf edemedi. Bu düşünceler bir sesle dağıldı. “Katılmıyorum” .. Nafız Bey duyduğuna inanamamıştı. Nasıl olabilirdi? Kim cesaret edebilirdi buna? Kendi sözlerinin üzerine başka bir söz. Daha önce ne duyulmuş ne de görünmüştü. Kaşlarını çattı ve dinlemeye başladı. Konuşan şirketin gençlerinden biriydi. Danışmanlarının dediğine göre gelecek vaadeden gençlerden biriydi. Ayrıca terfi de bekliyordu. Çok da bilgiliydi ama belli ki bilgiden fazlası da vardı bu gençte, cesaret. Şirketin yeniliklere ayak uyduramadığını, yeni trendleri yok saydığını düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı ama son söz Nafız Bey’indi. Tabii ki karşı çıktı. Önce genci dinledi ama istekleri radikal değişikliklerdi bunu kabul edemezdi. Etse bile anlayamazdı, söz hakkını yitirebilirdi. Gence düşüncelerinden dolayı teşekkür etti ama doğru zaman olmadığını söyledi. Ama kafasında soru işareti olarak kaldı. İstekleri kabul etse ya da danışmanlarının dediği gibi terfi verse, genç daha da cesaretlenecekti; vermese birşey olmayacaktı ama gencin haklı yanları da vardı. Uzun süre düşündükten sonra bir kısım yenilikleri yapmaya karar verdi. Ama o gencin hakketiği terfiyi başka bir çalışana verdi. En doğru seçim bu olacaktı. Yoksa üstüne daha çok gelirlerdi.

Haftalar geçti o toplantının ardından. Nafız Bey unutamıyordu, ilk defa biri o denli net şekilde karşı çıkmıştı ve ilk defa kendini kötü hissettiği bir gündü. Ama o günden beri sağlığında bir takım değişiklikler hissediyordu. Daha önce hiç kontrolle gitmemişti. Kendine göre bir diyeti ve düzeni vardı. Sadece kan testi yaptırıyordu arada. Ama doktora gitmeyi genel olarak sevmiyordu. Yaşına rağmen oldukça güçlü hissediyordu ve oldukça genç görünüyordu. O yüzden sıkıntısı olmadan doktora gitmek anlamsız geliyordu. Son yaşadığı problemleri ise gelip geçici diye düşündü. Ama ağrılar arttıkça doktora görünmeye karar verdi. Multipl Miyelom dedi doktor. Anlam veremedi doğal olarak neydi ki bu şimdi? Boş gözlerle doktora baktı, bir çeşit kan kanser dedi doktor. Ayrıca böbreklerinden birinin neredeyse işlevsiz hale geldiğini belirtti. Tedavisi var mıydı? Elbette vardı ama hastalık bu kadar ilerlemişken geriye dönüş zordu. Doktor belirtileri sordu hiç karşılaştı mı diye? Karşılaşmıştı. Ama ciddiye almamıştı çünkü ona birşey olmazdı. Biraz olsun ciddiye aldığında da yanlış tanı vardı. Çünkü tam bir kontrolden geçmiyordu. Şikayeti neyse ona göre hareket ediyordu. Ara sıra yaptırdığı kan testlerinde görülmemesi ise işin cilvesiydi.

Tanıdan sonra daha da güçsüzleşti Nafız Bey. Başta etrafına belli etmemeye çalıştı ama olmadı. Yavaş yavaş düştü. O hasta olamazdı, her zaman güçlü görünmeliydi. Savaşmaya kararlıydı ama olmadı her geçen gün daha da güçsüzleşti. En son odasından, yatağından dışarı çıkamaz oldu. Artık kolu kanadı kırılmış hasta bir adamdı. Yatağında umutsuzca yatıyordu. Eski gücünen eser yoktu ama gözlerindeki o kibir her zamankinden daha belirgindi. Doktor tedavi iyi gidiyor diyordu ama vücut direnci oldukça zayıflamıştı. Ama aldırış etmiyordu. Kendini biraz iyi hissedince, şirket ile ilgili rapor alıyordu. Ne doktora, ne çevresindekilere aldırış ediyordu. Eskisi gibi güçlü olduğunu düşünüyor ve en ufak şeyin kötü gitme fikri onu kızdırıyordu. Bunu bilen danışmanları olumlu raporlar veriyordu. Her şey yolundaydı. Nafız Bey’in,iyi haber alması demek o gece uykuyu rahat uyuması demekti.

Peki gerçekler öyle miydi? Evde bile otoritesi kalmamıştı. Çocukların lüks harcamalarına karışamıyordu, torunların evdeki yaramazlıklarına sesini çıkaramıyordu. Haberi dahi yoktu. Evin dekorasyonunda bile değişiklikler vardı. Her ne kadar fırsattan istifade gibi gözükse de art niyetli değişiklikler değil olması gereken değişikliklerdi bunlar. Sadece Nafız Bey’e sorma gereği duymuyorlardı.

Şirkette ise işler iyice karışmıştı. Terfi ettirilen çalışan altındaki meslektaşları tarafında istifaya zorlanmıştı. Toplantılarda artık daha çok ses çıkıyordu. Şirket rakipleri karşısında oldukça değer kaybediyordu ve değişimin zamanı gelmişti. Gelecek vaadeden o meşhur genç şirket içinde ekibini kurmuştu. Zaten müdürü istifaya zorlayan da onlardı. Danışmanlar ve yönetim artık teslim olmuşlardı. O genci hakkettiği makama terfi ettirmişlerdi ama artık sesleri çok daha fazla çıkıyordu ve istediklerini de yaptırıyorlardı. Yönetim ise çaresizce izliyordu. Yani işler çığırından çıkmıştı.

O sırada Nafız Bey tüm bu olanlardan habersiz odasında dinleniyordu. Ta ki eski ortağı Ali Bey kendisini ziyaret edene kadar. Aslında ailesi ve en yakınındaki danışmanları hariç kimsenin kendisini böyle görmesini istemiyordu. Bunun emrini de vermişti. Eve kimse alınmayacak. Ama bu emri de dikkate alan olmadı. En azından Nazım Bey gibi gelen misafiri kovabilecek kimse yoktu evde. Ali Bey karşısındaydı. Klasik bir geçmiş olsun muhabbetinden sonra eski alacakları için dava açacağını söyledi Ali Bey. Aslında bu alacaklar oldukça eskiydi, dava için de geçti ama yine de deneyecekti. Belli mi olur belki şirketin yeniden ortağı olabilirdi. Bu haber Nafız Bey’i oldukça sinirlendirmişti. Sağlıklı olsa böyle bir işe kimse girişemezdi. “Çık” diye bağırdı. Ali Bey başıyla onayladı. Yüzünde pis bir gülümsemeyle kapıya yöneldi. Kapıyı açtı ve kapatırken arkasını döndü ve “Şirketinde isyan var Nafız Bey” dedi ve odadan ayrıldı.

Nafız Bey son derece sinirli, aynı zamanda da hüzünlüydü. Bugünleri hiçbir zaman hayal etmemişti. Babası da kendisi gibi varlıklı ve güçlüydü, çocukları da öyle olacaktı diye planlıyordu. Bir gün ölüp gidecekti elbette ama böyle bir acizliği, yok olma hissini tadacağını hiçbir zaman tahmin etmemişti. Odasında kara kara düşündü. Danışmanlarını çağırdı. Ali Bey’in söylediği son sözü idrak etmeye çalışıyordu. Danışmanlar başta karşı çıksa da gerçeği sonunda anlattılar. Nafız Bey, yeniliklere çabuk uyum sağlamadıklarını biliyordu ama sonucun böyle olacağını tahmin etmemişti. Kendini bildi bileli güçlüydü. Hem şirketi hem de kendisi. Sonuç böyle olmamalıydı. Çocuklarını da odaya çağırdı. Bir çözüm olmalıydı. Uzunca bir görüşmeden sonra Ali Bey’e davadan vazgeçmesi için küçük bir hisse vermeyi uygun gördüler. Bir tür sus payıydı. Davanın anlamsız ve sonucun bir hiç olduğunu biliyorlardı ama gelecek problemler için bir önlemdi. Ne de olsa Ali’nin kafası çok çalışmaz, parayla susturulabilirdi. Asıl problem şirketteki otorite eksiği ve yenilikçi gençlerdi. Onlara karşı da otorite gerekiyordu. Oğullardan birini şirketin başına kendi yeri için görevlendirdi Nafız Bey. Mehmet aklı başında olan ve daha sert olandı. Kerim ise daha yumuşaktı. Onu, genç müdürü takip etmesi için kullanmaya karar verdi. Ekibe katılacak, her adımdan haberdar olacaktı. Genç müdürün isteklerinden bir kısmı desteklenecek, bir kısmı ise planlardan çıkarılacaktı. Ayrıca gözdağı vermek için de ekibi olabildiğince dağıtmaya karar verdiler. Ekipten birkaç kişi kovulacak yerine daha düşük maaşlı çalışanlar alınacak, birkaçı ise şirket içinde farklı bölümlerle değiş tokuş yapılacaktı. Nafız Bey planın işleyeceğinden emindi, içi biraz olsun rahatlamıştı.

Aradan aylar geçti. Nafız Bey’in planladığı kadar olmasa da işler biraz düzelmişti. Artık yeniden geleceğe yönelik planlar yapabilirlerdi. Akıllı yatırımlarla şirket yeniden eski şaşalı haline dönebilirdi. Kendisi de iyi hissettikçe uğruyordu şirkete. Ama ne eski gücü kalmıştı ne de otoritesi. Evde de durum aynıydı. Bunu artık kabullenmeye başlamış, sessizce oturuyordu. Çevresindekilere eskisi kadar karışmıyordu. Ama içinde kopan fırtınalar tarif edilmezdi. Aynaya baktıkça eridiğini görüyordu ama her şeyin düzeldiğini görmeden ölmeye niyeti yoktu. Tedavisi sonuç vermişti, işin kanser tarafını atlatmış ama zarar gören organlar ve yorgun vücudu onu sömürmeye devam ediyordu. Doktoru da öyle demişti. Dinlenmeliydi. Ömrünü uzatmak onun elindeydi ama kendini tutamıyordu. Eskisine kadar her şeye daha az karışıyordu ama yine gereğinden fazlaydı. Çünkü o ya güçlü görünecekti ya da ölecekti. Güçsüz görünmek kitabında yazmıyordu.

Şirkete gelince, birkaç aylık olumlu tablo tekrar yok olmaya başlamıştı. Artık ne yapsalar fayda etmiyordu. Uluslararası anlaşmalarda daha çok taviz vermeye başlamışlardı. Fabrikaların bir kısmı kapanmış, hisselerin bir kısmı ortaklara satılmıştı. Şirket de Nafız Bey gibi eriyordu. Pazar payları da azalmıştı. Yıllardır hüküm süren bir şirketin bu hale düşmesi gerçekten hayret vericiydi. Genç müdür her ne kadar gerekli yetki verilmesi durumunda şirketi kurtaracağını söylese de sözünü dinletememişti. Oğullar da genç müdüre destek verilmesi gerektiğini söylüyordu. Ama Nafız Bey inadından vazgeçmiyordu. “Ben ölürüm ama bu yüz yıllık şirket ölmez” diyordu.

Uzun süren tartışmalar, hatalar, verilen tavizler derken şirket artık sürünme noktasına gelmişti. Çok ortaklılık işleri çığırından çıkarmıştı. Herkes istediği gibi at koşturuyordu. Israrla insiyatif almak isteyen genç müdür de eski ekibinden şirkette kalanlar ile birlikte istifa edip gitmişti. Ortakların ise bir kısmı şirketten bir şeyler koparma peşindeydi, bir kısmı ise sırtını çoktan dönmüştü. Koca çınar devriliyordu. Ne eski saygınlığı kalmıştı ne de yanında dost dediği insanlar. Doğadaki her şey gibi doğup yaşayım ölümü tadacaktı. Her şey gibi güç sonsuza kadar sürmeyecekti. Sürmedi de. Oğulları, en azından kendilerini kurtarmak adına ellerindeki tüm hisseleri sattı.

Nafız Bey ise tekrar yatağa düşmüştü. Ama son satıştan sonra daha da kötü hal almıştı. Bir yandan babası Osman Bey’den devraldığı 150 yıllık şirketi, diğer yandan da sağlığını düşünüyordu. Her ikisi de yavaş yavaş yok olmuştu. Ölüm artık çok yakındı. Her ikisinde de görmemişti, dikkate almamıştı. Güçlüyken sorunları yok saymıştı, güçsüzleştiğinin farkına bile varmamıştı. Öyle bir ihtimal yoktu. Yavaş yavaş tükenirken de görmezden gelmişti. Kibri gözünü kör etmişti. Doktor dinlen demişti, dikkat et. Ama bir böbrek, karaciğer neydi ki? Bir sözüyle dünyaları değiştiriyordu. Ona bir şey olmazdı.

Gerçeğin öyle olmadığını anladığında ise çok geçti. Artık savaşsa da kazanamayacaktı. Keşke dedi zamanı geri alabilsem, geri alsam da hatalarımı düzeltsem. Ama olmuyordu. Keşke bir kurtarıcı gelse, bir mucize olsa da her şey düzelse ama o kurtarıcı her zaman gelmiyordu. O mucize gerçekleşmiyordu. Hele ikinci kez gelmesi imkansızdı. Tedavisi sonuç verip, şirketi toparladığında bir mucize gerçekleştiğinin farkına bile varmamıştı. Doğal olarak ne hatalarından ders aldı ne de kibrinden vazgeçti. Hep ortaklarını suçladı, oğullarını suçladı ama asıl zararın kendisinden geldiğini görmedi. Şimdi pişmandı ama hayat böyleydi kurtarıcılar, mucizeler tekrar tekrar gelmiyordu. Nafız Bey bu düşünceler içinde yavaş yavaş gözlerini kapattı, bir daha açmamak üzere.

B.