The Fountain

Darren Aronofsky’ nin yazıp tasarlayıp yönettiği çekimi altı yıl süren kimilerine göre beklentileri karşılamayan kimilerine göre bi kült kimilerine göre saçma ve bana göre ise başlıca bi kült olan bir film. Warner Bros. tarafından 100 milyon $ bütçe ayrılan filme zamanla yapılan baskılarla bütçe azaltılmıştır. İlk başta Brad Pitt’le çekimleri yapmayı düşünen Aronofski, Bradd Pitt’ in senaryoyu beğenmemesi ve birkaç farklı bahanelerle vazgeçmesi üzerine Hugh Jackman’la devam etmiştir. Brad Pitt’ in vazgeçmesi üzerine film defalarca engellenmeye çalışılmıştır. Aronofsky’ nin ısrarı üzerine film çekilmiştir. Filmin konusu gibi proje de ölüp ölüp tekrar diriltilmiştir. Hollywood’ tan çıkan nadir düşündüren eserlerden biridir. Temelde drama filmi olmasına karşın din, mitoloji, inanç, tarihten fazlasıyla beslenen kısmen fantastik olan bir bilim kurgu filmidir aslında. Klişeleşmiş uçan arabalara ve robotlara karşın çok farklı ve alternatif bir gelecek sahnesiyle karşılaşırız The Fountain da. Hugh Jackman ve Rachel Weisz’ ın başrollerini aldığı filmde oyunculuklar da pekala iyi.

Film birbirinden farklı tarihlerde geçen üç ayrı hikaye var. İlki günümüzde beyninde tümör olan eşini kurtarmak için çalışmalar yapan bir bilim adamı Tom Creo’ yu ve onun hayattan umudunu kesmiş tarih ve edebiyata merak salmış kendi hikayesini yazan eşini Izzi Creo’ yu ikincisi engizisyon mahkemesi tarafından kuşatılmış İspanya Kraliçesi İsabel’i ve İspanya’nın kurtuluşu için Yaşam Ağacını bulması için İspanya Kraliçesi tarafından Yeni İspanya ya gönderilen ( Orta Amerika yani Mayalıların bulunduğu bölge) bir conquisator’ u diğeri ise gelecekte bir fanus içerisinde bir ağaçla hareket eden eşini halüsünasyon şeklinde gören keşiş gibi olan bir Tom’ u görüyoruz.Üç hikayede de başroller aynı kişiler Hugh Jackman ve Rachel Weisz. Aslında üç farklı hikaye gibi görünse de üç hikayenin de çok ortak noktaları var. Üçünde de aşk, ölüm ve ölümsüzlük arayışı var. Üçünde de tek görüşlü olan Tom ölüme karşı bir çıkış arayışındadır. Salt ölüme karşı bir nevi savaş içerisindedir. Beyin tümörüne karşı verilen savaş, Yeni İspanyadaki yaşam ağacını arayış ve gelecekte yaşam ağacıyla birlikte Xibalba’ya yapılan yolculuk.

Filmin muazzam görüşü olan ‘death is a rebirth’ yani ölüm bir nevi yeniden doğuş düşüncesidir. İlerleyen zamanlarda daha detaylı işlicem (buralar değerlenicek…) bu yazı da genel bir inceleme yapmayı düşünüyorum. Filmde geçen düşünce ki bende bir çok yönüyle benimserim muazzam bir döngüyü bu reenkarnasyon değil atomların döngüsünü anlatır ve Mayalıların Ata Tanrısından yola çıkar. Rachel bu olayı filmde şöyle bahseder. İlk ata dünyayı meydana getirmek için kendini feda etmiştir ve karnından hayat ağacını çıkarmıştır. Vücudu ağacın köklerine dönüşmüştür. Kökler yayılıp yer yüzünü şekillendirmiştir. Ruhu, yükselen ve gökyüzüne biçim veren dallara dönüşmüştür. Çocukları ona göklerden tutunarak Xibalba (Filmde Nebula yıldızı diye bahsedilir ve bu konuda güçlü iddialar da vardır.) yı meydana getirmiştir. Ve bu bahsi geçen sahnede Rachel kendisini büyülemiş olan güzide düşüncesini açıklar. ‘ Death as an act of creation ‘. Bir yaratma eylemi olarak ölüm. Filmin akıllarda bıraktığı sorulardan biri de ölüm bir kusur mudur sorusu. Ölüm doğal bir döngü müdür yoksa giderilmesi gereken bir kusur mudur ? Olması gereken nedir ? Kendi doğamızla bu kadar çelişmeli miyiz gibisinden detaylı ve bunun gibi daha da giden sorular aklımızda oluşturuverir. Filmde Tom’ a göre ölüm tedavi edilmesi gereken bir kusur iken, Izzy ise olması gereken bir doğal olay olduğunu aslında sonsuzluğa ve kurtuluşa açılan bir kapı olarak savunur. Sevilesi türden olan, sadece duygulara hitap etmeyen ayriyaten düşündüren ve düşün ürünleri içeren güzide bir yapıt olan The Fountain’ ın izlenilmesi hiddetle ve şiddetle tavsiye edilir.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Berk Babur’s story.