11. BÖLÜM: Son Kurabiye

Raftan işlemiyordu…Mehmet’in namaz vesilesiyle bana bakmıyor olduğu şu dakikalar kaçırılmaması gereken bir fırsattı ama gel gör ki raftan işe yaramıyordu! Hayretten allak bullak olmuştum. Moralim çökmüştü resmen! Bu bir sabah kalktığında bacaklarını oynatamadığını düşün… Hâttâ öylece yolda yürürken dizlerinin bağının çözülüp de yere yığılıverdiğini düşün. Öyle anî bir kayıp.

Nasıl olmaz? Niye olmaz? Böyle mi gelecekti sonum? Her yerden çıkış biletimdi yeteneğim. Resmen boku yemiştim işte. İşte sonum bu odada gelecekti. Ah, zavallı avuçlarıma bak zaten. Ben bu durumlara düşecek adam mıydım? Daha çok gencim lan! Dante gibi ortasında bile değildim ömrümün… Bu puştlar beni öyle aniden de öldürmez, sürekli acı çektirirler bana. Karnımdan içeriye fare sokarlar, kafama teneke kapatıp su damlatırlar. Çin, Japon, Hint işkencesi… Türk mafya tipi dayak. Bittim ben. O kadar acıdan sonrası da ölümdü, kesin ve kesin, onurlu olmayan bir ölümdü! Mezarım da olmazdı ki? Kayıplara karışacaktım. Bak dizlerim nasıl da anlıyor öleceğimi, titriyorlar… Bak çenem… O da titriyor. Korkudan mı? Belki. Belki kan kaybettiğimden. Az sonra bilincim de kapanır lan benim. Ühüü…

“Elveda anne, elveda baba, elveda kardeşim, sevdiklerim… Muhtemelen iki gün içinde öleceğim de, ayıptır söylemesi. Ha bu arada aaaaaaah, avuçlarıııııım!”

Tam kendime acımaya başlamıştım ki ensemde bir tokat hissettim.

- Kendini toplasana yahu!

- Oha. İç ses! Ulan sen tokat da mı atabiliyordun?

- Bu kadar boktan duruma düşersen atarım tabi. Topla lan kendini. Düşün bakalım. Niye raftan edemiyorsun? Her zamankinden farklı bir şey olmalı. Değil mi?

- Fark… Evet… Bir değişim vardı ama ne? Fark neydi? Ağzım burnum dağıldı diye mi?

- Sanmam. Dişi, dudağı burada bırakıp da olsa gitmemiz gerekirdi?

- Vaaay iç ses. Birinci çoğul şahıs mı olduk?

Bir tokat daha yedim enseme:

- Geri zekalı! Soruna odaklan. Aptal herif yaaa! Kimlerin iç sesi oldum ben yarab!

- Peki kızma ya. Elleri bıçakla duvara çivili adama vurulur mu yahu? Fark… Fark… Sırrımı birine açıkladım diye mi? Tabii ya! İşte büyü bozuldu…

- İyi de Gülperi’ye de açıklamıştın?

- Doğru. O da olamaz.

- Zaten açıklamış da sayılmazsın. Görünmez oluyor sanıyorlar bizi.

- Yoksa bu konuda yalan söylememden mi?

- Öfff ne alaka… Hayatımız yalan olmadı mı zaten? Onca müşteriye işleri nasıl becerdiğimizi doğru mu anlattık sanki? Basit düşün.

İç ses haklıydı: Çok daha basit bir neden olmalıydı. Hatta öyle basit ki, anlayınca “haaaa, tabii yaaa…” diyip şu an akan zamanı boşa gitmiş sayacağım bir neden… Cevap gözümün önündeydi ya da aradığım şey zaten avucumun içind…. AAAAAAH! Tabii yaaaaa! Avucumun içinde ulan! Şu lanet yaralardı mesele… Yani yaralar değil ama bıçaklar işte! Ağzıma soktuğum her şey nasıl bedenimin bir parçasıymış gibi muamele görüyorsa, bıçaklar da kısmen öyleydi şimdi ve bir uçları da duvar içinde olduğundan tutuyorlardı beni. Binayı beraberimde götürecek, ya da kollarımı burada bırakacak değilim ya?

Anaaaa… Bildiğin tasma görevi görüyordu şu avuçlarımı delen iki rambo bıçağı. Lanet olsun! Öyle ya? Beni tutan bir şey var burada… Bedenimin içinden geçen. Böyle bir deneyim yaşamadım ki hiç? Nereden yaşayayım, nasıl yaşayayım?

- O zaman?

- Ne o zaman?

- Raftan ve Bıçak Etkileşimleri başlıklı bildiri mi sunacaksın kongrede? Ne yapacağını soruyorum bu bilgiyle?

- Düşünüyorum… Düşünüyorum…. Şu bıçaklardan kurtulursak özgürüz. O zamaaaan…. Ahaaa!

Aklıma harika bir fikir gelmişti!

Mehmet namazını bitirdikten sonra “Allah kabul etsin” dedim. Teşekkür etti. “Mehmet. Kızdığını biliyorum. Amma velakin tasavvufla da ilgileniyorsan bilirsin: İnanmazsan kerameti göremezsin. Keramet görmek istiyor musun?” dedim. Yine bir süre susup, öylece aşağılarcasına baktı bana; lakin ben hâlâ bakışın ardındaki ‘ya gerçekse?’ korkusunu sezinliyordum. “Sadece gel!” derkenki mütereddit ses tonundan anlamıştım bunu.

“Şu bıçakları çekiver de sana Hızır olduğumu ispat edeyim” dedim. Peşinen reddedeceğini bildiğim için “Eğer kaçacağımdan şüphe ediyorsan şu çıkış kapısını kilitle, kafama da silahını doğrult. Ellerimi olduğu yerden indirirsem çeker vurursun.” dedim.

“Madem mekândan mekâna gezebiliyorsun Hızır aleyhisselam gibi, bıçakları çıkarmama ne hacet?” dedi.

İyi soru… Hızır’ı bıçak mı engelleyecekti? İyi bir yanıt düşünürken, vakit kazanmak için, ‘ah siz yok musunuz şüpheciler sizi’ dercesine, alaycı gülümsedim. Bu esnada saksıyı çalıştırmaya uğraşıyordum. Lisedeki tasavvuf bilgilerim zor durumda olmamın etkisiyle olsa gerek, şimşek gibi çaktı aklımda:

“Kerameti görmek için fedakârlık yapman gerek bilmez misin Mehmet? Şems, Mevlana’dan tüm kitaplarını suya atmasını istemişti.” dedim. “İstediğin önlemi al. İki saniye şu bıçakları çıkar. Sana ispat edeyim” diye ilave ettim. Tane tane anlatmam, efendice rica etmem, onu ikna etmem on dakikamı daha aldı. Ve nihayet Mehmet önce kapıyı kilitledi, sonra namluyu başıma dayadı ve diğer eliyle iki avcumu da serbest bıraktı.

Hayat memat meselesi dediğimiz… Kader anı diye nitelediğimiz… Genelde hiçbiri hakikatte öyle değildir. Fakat işte bu an tam olarak da benim için kader anı, hayat memat meselesiydi.Eğer yine raftan edemezsem, yalan söylediğimi düşünecekti Mehmet. Öleceğim zaten garanti olacaktı; ama en azından Mehmet’e bıçakları yerine geri sokmaması için yalvaracaktım. O da elbette patronun gazabına uğramamak için “sokmam lazım yalancı din kardeşim” diyecekti! Ama eğer raftan edebilirsem… Beni artık kimse tutamazdı! Lakin ailemi kurtarmadaki olası başarı yüzdem hâlâ belirsizdi…

Mehmet’e teşekkür ettim. Gözlerimi kapadım. Adama şov yapmak zorunda olduğum için besmele çektim ve arkasında belirmeyi düşündüm. Başardığımı, daha gözümü açmadan Mehmet’in hızla ve hezeyanla tövbe etmesinden anlamıştım. Neyden korktuğumu ve nasıl rahat bir nefes aldığımı o anlayamazdı. Hatta sadece o değil, hiçkimse anlayamazdı! Sonra odanın içinde bir köşeden bir köşeye sürekli gidip gelerek bir süre daha şov yaptım Mehmet’e. Nihayet “mekândan mekâna” gezebildiğimi göstermek için kilitlediği kapının arkasına geçip kapıyı tıklattım. Sonra içeriye geldim ve tam karşısında bitiverdim. Şaşkınlıktan çıplak olduğumun dahi farkına varmamış olmalı. Ben rahatsız olmasın diye donumu giyerken, o buna aldırmadan “affet beni Hızır hazretleri” diye diz çökmüştü önümde. Yukarıda bir ecza dolabı olduğunu ve mümkünse avuçlarımı sarmak istediğini söyledi ama az sonra raftan ettiğimde sargı bezlerini burada bırakacağımı bildiğimden varsa tentürdiyot ya da kolonya gibi bir şeyin yeterli olacağını söyledim. Gidip hızla getirdi. Hâlâ benden af diliyor, ‘gerçekten mübarek bir şahsa’ kötülük ettiğini düşündüğünden karşımda eziliyordu.

“Mehmet. Şimdi oraya gitmem ve o ailem suretindeki insanları kurtarmam gerekiyor. Adamının bana ve o zavallı insanlara zarar vermemesi için biraz daha bilgi vermen lazım. Cevat’ı ara, orada neler olup bittiğini öğren… Detayıyla… Sonra Cevat’ın hangi koltukta oturduğunu bile bir şekilde öğrenmeye çalış. Bu bilgi bana lazım” dedim. İstediklerimi harfiyen yerine getirdi: Cevat’ı aradı ve çeşitli sorularla oradaki durum hakkında detaylı bilgiler almaya çalıştı. Meğer bizimkilerin uysallığı nedeniyle kötü muamele etmesine gerek kalmamış. Babamın TV’yi açmasına izin vermiş. Hepsinin telefonlarını toplayıp bir kenara koymuş ve yerlerinden kalkmalarını yasaklamış. Hepsini görebileceği bir yere çekmiş sandalyeyi onları izliyormuş. O kadar… E zaten yaşlı başlı masum insanlara -bir emir gelmedikçe- kötü davranması için bir neden var mıydı? Olabilirdi… Kendim gibi düşünmemeliydim. Bu gansterlerin ne yapacağı belli olmaz.

Adamın dini duygularını istismar ettiğim için kendimden utanıyordum ama bu utancın karşılığı hayatta kalmak olduğu için vicdan muhasebem çok kısa sürüyor ve azabı bastırabiliyordum. Mehmet’e çokça teşekkür ettim. Patronu ona bir kötülük etmesin diye ortalıktan kaybolmasını salık verdim ve son bir ricada bulundum ondan: Bir on dakika kadar sonra Cevat’ı tekrar arayarak meşgul etmesini ve dikkatini dağıtmasını. Cevat’a bir zarar vermeyeceğimin de sözünü “o ileride doğru yolu bulacak” diyerek verdim. Ona olan iyilik borcumu ödemem gerekirse diye evinin adresini istedim; gerek olmadığını ve görevi olduğunu söyledi. Birkaç kez daha ısrar ettikten sonra verdi adresini.

Mehmet’le helalleştikten sonra bizim evin banyosuna raftan ettim.

Çıplak ayaklarım eski tip fayansların üzerinde aniden belirse de, ben onun soğukluğunu dalga dalga hissettim. Zeytinyağlı sabun ile arap sabunu kokusunun muhteşem karışımı da burnumdan girip koku korteksimde dalga dalga yayıldı. Başarmıştım. Bir şekilde o lanet ölüm yuvasından çıkıp, anne evine kaçabilmiştim. Sorun şu ki anne evi de şu an pek tekin değildi. Evden gelen gürültüyü dinledim önce: Hiç de öyle atraksiyonlu bir ev gürültüsü değildi. Kapıyı dinleyen sıradan bir yarı-geniş ailenin yaşantısını duyardı: Açık televizyon, soru soran torun, rüzgâr ile salınan rüzgâr çanları. Ev bildiğin kurabiye kokuyordu hâttâ. Aynaya bakıp çıplak olduğumu görünce, evdeki tek anormal şeyin şimdilik ben olduğumu düşündüm ama sonra aklıma banyoda olduğum geldi: Banyoda çıplak olunur zaten yahu…

Ama banyo dışında değil… Önce hemen ellerimi halletmeye koyuldum. İlk raftanımda nasıl vücudumun ıslaklığı geride kaldıysa, kurumuş, kurumamış ne kadar kan varsa raftanlarla geride kalmıştı. Yaraların ağzında birer pıhtı, içerisinde ise şu an salgıladığım endorfin sayesinde dayanabildiğim, ancak elimi kolumu hareket ettirdikçe bana kendisini hissettiren acı odakları vardı. Ecza dolabımızın banyoda olması büyük şanstı. Hızla pansuman yaptım; tentürdiyot sürerken bağırmamak için kendimi zor tuttum, ve sonrasında elimi sardım. Ahalinin karşısına usturuplu -kısaca: giyinik- çıkmak için kirli sepetini karıştırıp babamın kirli kıyafetlerinden giydim. Usulca banyonun kapısını açıp hemen karşıdaki yatak odasına geçtim. Amacım babamın yüksek gardırobun üzerinde durduğunu bildiğim eski tüfeğini ele geçirmekti. Çalışıp çalışmadığından da emin değildim ama önemi yoktu: Maksat elimde bir şey olsun… Tabii eğer hâla oradaysa. Yoksa hiçbir kozum olmayacaktı! Yerinde yeller esmesinden korkarak taburenin üzerine çıktıııııııııııııııım ki: Ta ta ta taaaaaaam! Oradaydı!

Hemen tüfeği elime alıp yatak odasının kapısında Mehmet’in Cevat’ı aramasını beklemeye koyuldum. “Peki ya gerçekten tüfeği ateşlemem gerekirse?” diye düşündüm. Çalışır mıydı acaba? Bunca yıllık antika tüfeğin elimde patlama olasılığı yüksekti ama zaten derdim tüfeği ateşlemek değildi. Artık anamın babamın hayret dolu gözleri önünde adamın arkasında çırılçıplak belirip ninjacılık oynamayı göze alacaktım. Yapacak bir şey yoktu…

Nihayet beklediğim telefon az sonra geldi. Babam da nasıl saygılı bir adamsa, gangster rahat konuşsun diye televizyonun sesini kıstı…

- Tavla da oynamış bunlar bence.

- Ya bi sus. Sırası değil.

- Oooo… Bıçaklardan kurtulunca artistlenmişiz?

- Yahu dur ne olur… Vakit dar.

Usulca yatak odasından çıktım ve salona doğru sokulmaya başladım. Salonun kapı aralığından telefonla konuşan Cevat’ı görüyordum. Tabancası yanındaki masadaydı. İşin tuhafı anamın meşhur kurabiyelerinin olduğu bir tabak da vardı tabancanın yanında. Evin neden kurabiye koktuğu anlaşılmıştı. Üstelik kurabiyelerden biri yarımdı. Demek ki bizimkiler gangstere iyi muamele etmişlerdi. Salonun kapısına yaklaştım… Yaklaştıııııııım… Ve “eller yukarı!” diye daldım içeri.

Herkes sus pus oldu. Cevat hariç hiçkimse gözlerine inanamıyordu. Bence o da inanamıyordu ama belli etmemeyi iyi biliyordu. Acayip serinkanlı bir görünümü vardı. Sanki elimde tuttuğum tüfek değil, süpürge sapıydı.

“Sakın bir hareket yapmaya kalkma. Telefonu kapat. Enişte, sen git şunun silahını al” dedim. Herkes hâlâ nereden geldiğimi, eve nasıl girdiğimi anlamadığından hayretler içindeydi. “Abla sen de polisi ara çabuk” dedim. “Kımıldama sakın Cevat. Yeminle kafanı uçururum” diye bağırdım. Eniştem de silahı ona doğrultmuş “kımıldama sakın Cevat abi” diyordu. Ulan ne ara abi diyeceği kadar samimi olmuştu bunlar?

Annem gelip sarılmaya kalkıştı ama durdurdum. “Polis gelene kadar herkes yerine oturacak. Polis geldiği zaman ben gideceğim. Kimse hakkımda bir şey söylemeyecek. Cevat zaten söylemez. Değil mi Cevat? Yoksa patronunu ele vermiş olursun, o da içeride seni şişletir değil mi? Neyse, o senin bileceğin iş” dedim.

“Bari şu yarım kurabiyeyi bitireyim” dedi Cevat. Babam da “ulan bi televizyon izletmediniz” deyip gitti TV’yi kapattı! Anlaşılan ben hariç herkes delirmişti.

Cevat’a baktım; eli kurabiyeye uzanmış, alamıyor… Benden onay bekliyor.

“Tamam ye ulan ye” dedim ama hemen ekledim: “Kurabiyeden başka bir şeye dokunursan o kurabiye son arzun bile olmaz” dedim.

Adam hakikaten kurabiyeyi yedi. Benim de canım çektirdi herif! O sırada siren sesleri duyulmaya başlamıştı bile. Polisler yaklaşmıştı demek.

“Neyse enişte. Ben şimdi gidiyorum. Sen polisler yukarı çıkıp da bu adamı alana kadar sakın o silahı indirme. Abla, sen de al şu tüfeği. Bu salak eniştem dayanamaz, vazgeçer filan, sen vazgeçme.”

“Aşk olsun!” dedi eniştem.

“Lan adama abi diyorsun be? Neyse… Haydi eyvallah. Geleceğim ben bir ara… Kurabiye ayırın haaa, hepsi bitmesin. Biterse vururum eniştemi!”

Tehdidin hedefi eniştem olduğu için pek etkili bir şantaj olmayacaktı tabii ama annem gerekirse bir tepsi daha yapardı.

“Tekrar ediyorum! Ben hiç gelmedim buraya tamam mı? Kimse polise benden bahsetmeyecek. Başka bir hikaye uydur Cevat.” diye tembihledikten sonra vakit kaybetmeden banyoya koştum. Ellerim iyice ağrımaya başlamışken Budapeşte’ye raftan ettim.

Çok pişman oldum sonra… Yani ağzıma neden kurabiye atmadım ki? En az beş tane sığdırabilirdim de yani…


Resim kaynağı:

https://www.flickr.com/photos/vialbost/12027616496/sizes/l

Sürecek…

Raftan’ı Medium’dan takip et: 
https://medium.com/raftan-roman

Raftan’ı Watpadd’ten takip et:
https://www.wattpad.com/story/68579272-raftan