8. BÖLÜM: Aşk Delisi

Önceki bölümün özeti: Kahramanımız, dolaylı olarak ölümüne neden olduğu müşterisinin geride kalan dul eşine, Gülperi’ye aşık oldu… Daha kötüsü: Gülperi de ona…


Gülperi’ye olan aşkımı ilan etmem o kadar kolay olmadı. Kolay olmadı derken, açılmak isteyip de açılamamak, utanmak filan gibi bir zorluktan bahsetmiyorum… Etik değildi bir kere. Adam müşterimdi: İş etiğine sığmaz. Adam öldü: Genel ahlâka sığmaz. Adam benim yüzümden öldü ve işte ardında bıraktığı kadın: HİÇBİR AHLAKA SIĞMAZ! Ulan!

Nasıl olup da ona aşık olduğumu düşünürken araya bu ahlâk meselesi girdiği için aşkın yaratmasını beklediğim o heyecan ve naifliğin yerini kızgınlık ve kendimden memnuniyetsizliğim alıyordu. Soru basitti: Hadi sevme yetimizi verdik arkadaş da… Bu kadar mı ahlâksız olduk yahu?

Sonra nihilist düşüncelerle avutuyordum kendimi: Ahlâk nedir ki zaten? Kim demiş ölümüne neden olduğun bir adamın karısına aşık olamazsın diye? Ölüm, ölüm dediğin nedir ki gülüm? Yok yahu… Kurtlar Vadisi’ndeydi o. Ben kendi hikayemi yazıyordum…

Sonra tarih yetişiyordu imdadıma: Savaşlarda böyle olmadı mı yüzyıllardır? Askerler fethettiler bir yerleri. Dul kalanlarla evlendiler…

- Evlenmediler… Zorla sahip oldular canım… Yumuşatma mevzuuyu… Seninki böyle bir şey değil. Tarihi karıştırma!

- Tamam yaaa aynı şey değil peki… E madem öyle benimki gayet masum bir şey bunun yanında… Aşığım yahu!

- Cıvıma! Cıvıma!

Hakikaten, en ama en meşru ve masum bahanem şuydu: İki kişi birbirine aşıksa eğer… Bunda yanlış ne olabilir? Ama iki kişi aşıksa… İki kişi… İyi de, o da bana aşık mıydı ki sanki? Öyleydi sanki biraz… Ne bileyim… Değil miydi yoksa? Benimle tekrar buluşmak istemişti. Bunu dikte eder biçimde yapmıştı hem de ve bu yüzden ben de bana vereceği önemli bir haber var sanmıştım. Yokmuş! İyi de niye hiçbir gerekçe yokken buluşmuştuk ki o zaman? Sohbet için mi? Öyle demişti değil mi gün sonunda? “Çok keyifliymiş sohbetin…”. Bi kahve içmeye davet etmediği kalmıştı (belki kayınbiraderleri olmasa yapardı da).

Şimdiii… O da benimle saatlerce sohbet etmekten keyif alıyordu öyle mi? Niçin vakit hızla akıp geçiyordu? Niçin “Allahııııım, ay saate bak kaç olmuş?” diyor ve sonrasında tebessüm ediyordu kaçamak kaçamak?

Nihayet Gülperi ile üçüncü buluşmamızda dayanamayıp ona iltifat ettim. Ağzımdan kaçıverdi, ne kadar güzel güldüğü… Zaten bana göre güzel bakıyor, güzel duruyor, güzel öksürüyor, bardağının dibindeki limonatayı pipetle çok güzel çekiyordu. Ama ağzımdan bu kaçtı işte… Bu iltifata bozuk atmasını bekledim: Atmadı. Yanakları kızardı daha çok. O güçlü kadın, ergen bir kız gibi utandı, bir süre gözgöze gelmemeye çalıştı benimle. Bundan cesaret alarak ona her gece onu düşündüğümü söyledim. Az evvelki utangaçlığına rağmen, yine de bana bir tokat atmasını bekledim. Oysa ne bozuk, ne de tokat attı bana. Hâtta az evvelki Gülperi gitti, yerine Magnum reklamlarından fırlamış bir kadın geldi. Gözlerimin içine, epey derinlerine bakıp, biraz ama birazcık zorlanarak, “Şimdi sen istediğin zaman benim odama gelebiliyor musun mesela?” diye sordu. Yüreğim raftan etti resmen, çünkü şüphesiz bu bir davetti… “Yasak” aşkımız da bu davetiye ile başladı.

Âşıkların hayalidir ya, diledikleri an birbirlerinin yanında olmak. İşte o bizim gerçeğimizdi. Uzay zamanı kendimize bükmüştük; zira zamansızdı benim ona koşmam. Normalde sevgiliye giderken zaman geçmek bilmez, yol bitmek bilmez… Dönerken de yol aynı yol değilmiş gibi, ziyadesiyle çabuk biter… İkisi de eşitti benim için. Bu kolaylığı yaşamayan bilemez. O kadar mutluydum ki hatta bundan, kaderci olup çıkmıştım: Demek ki cinin bana verdiği hediye sırf ben Gülperi’me koşabileyim diyeydi… Tüm kaderim bugüne hizmet etmek için yazılmıştı işte… Zaten bu işi almam da kader kısmetti. Cin bana acımıştı Seren’den dolayı, ben aşık olabileyim, bu saf aşkı tanıyabileyim diye beni böyle bir yola sokmuştu hınzır! Yoksa başka ne amacı olabilirdi ki? En büyük aşk, başka büyük yok…

Batı cephesinde de durum sakindi… Kocasının tüm mirası ona kaldığından yakın markaj altındaydı. Onlarca şirketin önemli orandaki hissesi bir anda ona geçmişti. Hisseleri güzellikle elinden alabilecekleri ümidiyle mi, yoksa ağabeylerinin yadigârı olarak gördüklerinden mi bilinmez, kayın biraderleri ona epey iyi davranıyorlardı. Öte yandan yine de kamera görüntülerinden işkillenmiş olmalılardı ki, nereye gittiği, orada ne kadar saat harcadığı çok yakından takip ediliyordu. Neyse ki Gülperi’yi eve tıkıp binanın dış kapısına üç beş nöbetçi bırakınca her şeyi kontrol altında sanıyorlardı. Oysa asıl tehlike içerideydi gençler! Yatak odasının kapısı benim olduğum yere açılıyordu çünkü. Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsam…

- Reha Muhtar’ı neden karıştırdın ki şimdi?

- Bilmiyorum…

Bu aşksal seyahat tamamıyla problemsiz miydi? Çeşitli eksiklikler, kısıtlılıklar vardı elbet. Misal çok istesem de elimde bir çiçekle gelmem mümkün olmadı. Filinta gibi giyinip şık gelmem de mümkün değildi tabii… Hayır, neden Süpermen gibi, Örümcek adam gibi süperkahramanlığımı kadınım için de kullanamıyordum ki? İçine edeyim böyle kahramanlığın… Gülperi’yi balık etli belinden sarıp, onunla raftan edemedikten sonra?

En büyük problem ise birlikte geçirdiğimiz tüm o cennet saatlerinde sessiz, ama çok sessiz olma zorunluluğumuzdu. Bu mecburiyeti kolaylaştırabilmek için kapıyı kilitleyip, müzik setine bir kaset takıyor, kasetçaların sesini bizim fısıltılarımızı bastıracak ama dikkat çekmeyecek düzeye kadar açıyorduk. Bazı şarkılar vardır ki, hâlâ ne zaman dinlesem bana Gülperi’yi hatırlatır… Ama çıplak halini…

Her neyse… Öğrendiklerimizin pek çoğunu deneyimleyle öğreniriz. Korkularımız bile deneyimle ilgilidir. Çocukken bisiklete ilk bindiğimizde düşer ama inat ve ısrarla denemeye devam ederiz. Bu sayede ömür boyu bisiklet sürebiliriz. Eğer çocukluğa has inadımız ve ısrarımız olmasa, ilk düşme deneyimimiz bizleri sonsuza kadar bisikletten uzaklaştırırdı. Bir defa başarırsanız da artık rahatsınızdır: Hiç düşmeyecekmiş gibi kullanırız o bisikleti. İşte ben de hiçbir aksilik yaşamadan Gülperi ile buluşmaktan dolayı fazla rahat davranmaya başlamıştım galiba. Bir gün küçük bir hata yaptım: Sigara içicisi olmamama rağmen seviştikten sonra bir sigara da ben yakayım istedim. Perdeler açıkken pencerenin kenarına gittim ve oda havalansın diye camı açtım. Bahçede muhtelif noktalarda konuşlandırılmış korumalar kafalarını bir anda Gülperi’nin penceresine çevirip beni gördüler. Yaptığım salaklığı anlayıp dehşet dolu bakışlarımla Gülperi’ye döndüm. O da ne olduğunu hemen kavradı ve “git git git git!” diye bağırdı bana.

Gülperi’yi ağzıma saklayamazdım -zaten kalbime de sığdıramıyordum-. Kuş yuvaya yalnız döndü, Gülperi’yi bilmediği bir karanlıkta bırakarak… Ah Süpermen… Ah örümcek adam… İşte benden üstün olan yanınız…

Olayın üzerinden bir hafta geçene dek Gülperi’yi aramaya cesaret edemedim. Kendim korktuğumdan değil elbet. Bir şekilde beni camda görenlerin “halüsinasyon” gördüklerine ikna olmuşlarsa bunu bozmamak için. Bunca zaman sabretmemin iki nedeninden biri buydu. Diğeri ise, eksik yanımın doğurduğu tuhaf sonuçtu: Mesela ona ne olduğunu çok merak ediyordum fakat hiç kaygılanmıyordum. Güçlü bir merak duygusu duymakla beraber hiçbir endişem yoktu. Endişelenmem gerektiğini biliyordum fakat yapamıyordum. Endişelenmeden meraklanmak saçma sapan bir duygu. Dünya’da kaç adet ülke olduğunu ya da karıncaların kaç burnu olduğunu merak etmek gibi. Doğrudan göbeği sevgiye bağlı bir his de endişelenmekti demek ki; çünkü bende ondan eser yoktu. Endişeme değil ama merakıma yenildiğimden aramaya karar vermiştim artık onu. Tabi ki kendi telefonumdan aramak gibi bir gerzeklik yapmadım. Gidip bir telefon kartı alıp, ankesörlü telefondan aradım… Lakin kimseye ulaşamadım. Telefon çalıp çalıp sustu. Aynı şeyi gün boyu bir kaç kez daha denedim ama telefona çıkan hiçkimse olmadı.

Sonradan öğrendiğime göre onu infaz etmişlerdi. Meğer kocasının defin işlemleriyle ilgili kâğıtlarla birlikte ona pek çok kâğıt imzalatıp hisseleri çoktan elinden almışlar. Hâlâ hayatta ve gözetim altında tutmalarının tek nedeni ağabeylerinin ölümünün sırrını çözmek için biraz daha ipucu elde etmek, bu sırrı çözmekmiş. Sırrı tam çözememişlerdi ama yengelerinin her nasılsa bir anda ortadan kaybolabilen bir ninjayla ilişki yaşadığına ikna olmuşlardı. Onu konuşturmaya çalıştıklarını ve konuşmayınca infaz ettiklerini, cesedini de Marmara açıklarında denizin dibine attıklarını öğrenince bir hafta boyunca hasta yattım.

Soracaksın şimdi: Peki bunları nereden öğrendin?

O gün ankesörlü telefonda boşa çıkan ulaşma çabalarıma müteakip düşünceli bir şekilde eve dönerken cep telefonum çaldı. Benimle bir iş görüşmek istediğini söyleyen ses akşam saatinde Ataköy’deki marinaya demirlemiş bir yata davet ediyordu beni. Memnuniyetle geleceğimi söyleyerek kapattım. Son işimin başarısız olması, bir süredir aşktan dolayı işi asmam ve gerçekten de bir şeylerle meşgul olmanın o sıralarda bana iyi geleceğini düşünerek yeni bir iş gelmesine memnun oldum. “Bu kez daha dikkatli olacağım” diyip duruyordum içimden… Bu işi başarınca günahlarımı temizleyecekmişim gibi.

Söylenilen saatte Marina’ya varıp da bahsi geçen yatın önüne geldiğimde beni birisi ufak, birisi uzun ama iri kıyım iki adam karşıladı. Tanıdıktı bu adamlar… Hem de çok yakından tanıdıktılar:

Gülperi’nin kayınbiraderleri.

- Haydaaaaaaaaaaaaaaaaaaa

-…

Sürecek…

Raftan’ı Medium’dan takip et: 
https://medium.com/raftan-roman

Raftan’ı Watpadd’ten takip et:
https://www.wattpad.com/story/68579272-raftan

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.