the artist ve avrupalı başlayıp hollywood’lu bitirmek

“Teşekkürler Billy Wilder, teşekkürler Billy Wilder, tekrar tekrar teşekkürler Billy Wilder.” Michel Hazanavicius Oscarları toplarken sürekli bunu söylüyordu pohpohlanmayı seven akademinin gözü önünde. Kimi sinemadan erken çıktı ve para iadesi istedi, kimi filme aşık oldu, kimi sanatsal bir taraf buldu The Artist’te. Sinema açısından kısır geçen bir yılın iyi filmlerinden birisi The Artist. Ama en iyi film o mu? Tartışmaya açık bir konu. Popülist sinemanın can damarına ve kökenine saygı duruşu niteliğinde eleştirel bir film yapmak herkesin yapabileceği bir iş değildir. Hele ki bu film bir sessiz film ise, o filmi finanse edecek yapımcılar bulmak da oldukça zordur. Hollywood’da bu işi yapmaya kalkışsa Hazanavicius, The Artist’i çekemezdi elbette, ancak avrupadan yola çıkmış olması bu cesarete sahip olmasını sağlayan şeydi. 85 yıl önce sona ermiş sessiz film dönemini yeniden canlandırmak kolayca başarılacak bir iş değil. Övgüyü hakediyor Michel Hazanavicius. Ama sadece bu yönden övgüyü hakediyor.

Oldukça parlak bir noktaya gelebilecek konuyu alıp çaptan düşmüş gururlu bir yıldız ve buhran zamanında onu ayağa kaldırmaya uğraşan genç yıldızın anlamsız kavuşamama hikayesine dönüştürmek, olabilecek en basit söylem ile klişe bir tercih senaryo için. Elbette filmin, klişelerin doğuş noktalarından olan Hollywood’da geçiyor olması bunun sebebi olabilir ancak yine de The Artist’in çekimlerine başlamadan önceki avrupalı cesaretinin yerinde, film ilerledikçe yeller estiği görülüyor. Hal böyle olunca da Michel Hazanavicius, defalarca teşekkür ettiği Billy Wilder’ın Sunset Blvd. filminden Norma Desmond’ını modernize etmiş gibi görünüyor. George Valentin ile Norma arasında o kadar büyük bir benzerlik var ki, dönem filmi ruhunu sadece sette, mimaride veya kıyafetlerde değil karakterlerde de yaratmayı amaçlamış yönetmen. Sinema tarihinin düşene tekme atan tarafını Hollywood’un içerisinde gözler önüne serme cesaretini gösteren ve hatta Samuel Goldwyn’in hakareti karşısında “F… you!” çekebilecek cesarete sahip Billy Wilder’ın adını bu kadar anıp, onun açtığı yolda ilerlerken karakterlerini bu kadar tek düze, naif ve derinliksiz yaratma hatasına düşen Hazanavicius, Hollywood’un ayağa kaldırıcı, yıldız yapıcı özelliklerini ön plana çıkartmaktan öteye gidemiyor. O kadar ki, düşmüş yıldızı az da olsa ayağa kaldırmak olabilecek en kötü durumken, yeniden yıldız mertebesine yükseltecek kadar da ürkek davranıyor. Bu bağlamda da bir avrupa cesaretinden çok bir Hollywood klişesine dönüştürüyor filmi ve çok daha başarılı olabilecek potansiyeli olan bir filmi naif ve popülist bir şekilde bitiriyor.

Set tasarımından, kostümlere, oyunculardan stüdyoya kadar her şeyin iyi olduğu bir filmde; göz önündeki şeyler kadar senaryonun da önemli olduğunu The Artist örneğinde olduğu gibi çok kolay bir şekilde görebiliyoruz. Güçlü bir senaryo ve başarısız çekimler umut emaresi gösterir ancak senaryo güçsüzleştikçe filmin teknik kalitesi artıyorsa, her zaman hatırlanacak bir yapım olmak yerine naif ve geçici bir film olarak kalır. The Artist’e olan da tam olarak bu.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.