Bisikletle İzmir-Bodrum-Datça-Fethiye Turu (2014)

Bir yıl önce bu günlerde sigarayı bırakıp bisiklet almaya karar verdim. Her ay sigaraya harcayacağım parayı bisiklete ekipman almaya harcayıp yaz tatilinde bisikletle Ege&Akdeniz turuna çıkmak niyetindeydim. Sedona 731 dağ bisikletine her ay birkaç parça donanım alıp Temmuz ayı itibarı ile tura hazır hale getirmiştim. İlk defa şehirler arası tura çıkacağım için yol arkadaşı arayışındaydım, buldum da. Ancak benim işten çıkma vaktimin değişmesi, arkadaşımın iş görüşmesi vakitleri gibi etkenlerden dolayı tura çıkmaya birkaç gün kala yalnız kalmıştım. Eh yola yalnız çıkmaya pek niyetli değildim, tehlikeli olabilir, tecrübem yok vesair. Cuma günü (işten ayrılma günü) gelip çattığında ise bir gazla tek başıma çıkmaya karar verdim. Bu gazın üzerine pek fazla düşünmeden, iş çıkışı saatinde Kamil Koç’dan İzmir bileti alıp yola koyulmuştum.

Yola Çıkmazdan Evvel, Servis Beklerken

Güzergah olarak halihazırda kafamda 1 haftalık güzergah mevcuttu. Turun İzmir-Bodrum arasındaki etabında halihazırda mevcut olan rotayı (İzmir-Ahmetbeyli-Selçuk-Kuşadası-Dilek Yarımadası-Didim-Bodrum) kullanacaktım. Tura 1 haftalık tur niyeti ile başlamıştım, 1 Eylül’de üzerinde çalışacağım proje başlayacaktı. Şansıma tur sırasında projenin başlama tarihinin 1 Ekim’e ertelendiğini öğrendim, bu sayede ekstra bir hafta daha kazanmış oldum ve turun ikinci yarısı ortaya çıktı. Turun ikinci yarısında ise Bodrum’dan feribotla Datça’ya geçerek artık yolda nasıl/nereye kadar olursa öyle ilerleyecektim.

(Günbegün yolculuk anılarımı yazdıktan sonra yazının epeyce uzun olduğunu farkettim ve yazının en sonunda yazmayı planladığım kısımları günlük yazılardan önce koymaya karar verdim. Yazının bundan sonrası sırası ile:

  1. Ekipman Değerlendirmesi
  2. Nihai Değerlendirme
  3. Turun gün be gün anıları, fotoğrafları, Strava yol kayıtları ve kamp yeri değerlendirmeleri)

Tur güzergahı: İzmir, Ahmetbeyli, Selçuk, Kuşadası, Dilek Yarımadası, Didim, Bodrum, Datça, Çamlı-Marmaris, Sedir Adası, Köyceğiz, Katrancı Koyu, Fethiye, Ölüdeniz.

Ekipman Değerlendirmesi

Turun ekipmanlarından kısaca bahsetmek gerekirse:

  1. Sedona 731 2012 model bisiklet
  2. Schwalbe Marahton Plus Tour 26x2.0 dış lastikler
  3. Dechatlon’dan aldığım 15'er litrelik arka çantalar
  4. Husky Bizam Light Çadır
  5. Dechatlon’dan alınan uyku tulumu, mat
  6. Sele ve elcikler Tchibo’nun Bisiklet Günlerinden alınmış ergonomik tipte.

Değerlendirme kısmında ise:

  1. Husky Bizam Light: İlk defa çadır/kamp kurdum. Husky Bizam Light çadırı dolayısı ile diğer çadırlarla karşılaştıramayacağım. Ancak fazlasıyla memnun kaldığımı söyleyebilirim. Takribi 3 kilo çeken bu çadırın üst kısmındaki ufak cebe gece lambasını koyup çadırı aydınlatabilmem, çadırın iki girişinin olması, iki girişinde de sineklik olması, çadırın iç-kenarlarındaki cüzdan telefon vesair koyma gözleri, dış tentesinin bir girişinin uzun olması (ve bu alana çantaları sığdırabiliyor olmam) en sevdiğim özellikleri. Sıcak zamanlarda ise dış tentesini sermedim, sineklik görevi gören iç tentesi ile epey rahat zamanlar geçirdim.
  2. Sedona 731: 700 kilometre yol gittim hiçbir sıkıntı yaşamadım. 400. kilometrede (evvelsi gün girdiğim taşlık topraklık yolun ardından) zincirleri temizleyip yağlamam gerekti o kadar.
  3. Schwalbe Marathon Plus Tour: Lastiklerin patlamaya karşı epey dirençli olduğunu biliyordum, yolda karşılaştığım bisikletçiler 9000 km’yi sıfır patlakla bitirdiklerinden gururla bahsediyorlardı. Gerçekten de o kadar var, yolda ekstrem birşey olmadığı takdirde (çivi vs) bu lastikler patlamaz. Yol boyu maksimuma yakın basınç ile şişirilmiş bu lastiklerle -dağ bayır yollarda dahi- pek güvende hissettim kendimi.
  4. Dechatlondan Aldığım Ufak Lamba: Şu ana kadar kullandığım fiyat/(performans*kullanışlılık) açısından en iyi ürün. Usb kablosu ile şarj olan bu ufak alet farklı aydınlatma modlarıyla ve arkasındaki klipsi ile pek kullanışlı. Çadır içi aydınlatma lambası, el lambası, bisikletin arka bagajına takıp stop lambası, gidon önü çantasına takarak yol aydınlatma lambası olarak kullandım.
  5. Dechatlondan Aldığım Basit Mat: Bu matın dış yüzeyi aliminyum folyo gibi parlak. Yolda giderken dandik termosun işe yaramaması ve suyu soğuk tutma yöntemlerimin (şişeye ıslak buff, çorap geçirme) yeterince efektif olmaması nihayetinde bir yöntem geliştirdim: 1,5 litrelik su şişesini bu mata sarıyordum. Aliminyum folyo gibi olan kısmı sayesinde olsa gerek, suyu soğuk tutma konusunda inanılmaz başarılıydı. Saat sabah 7'de alıp içine koyduğum soğuk su, ara ara içmeme rağmen saat 1'de hala ılınmamıştı. Daha sonrasını göremedim, zira suyu bitirmiştim.
  6. Dechatlondan Aldığım Arka Bagaj Çantaları: 15'er litrelik bu çantaların tur için yeterli olmayacağı endişesindeydim. Şimdi ise mevsimlik turlar için bundan büyük bir çantaya hiç de gerek olmadığı kanısındayım. Zira yola çıktığımda iki tarafına koyduğum elbiseleri bir süre sonra tek bir çantaya (biraz zorlama ile) sığdırıp, öteki çantaya uyku tulumunu ve çadırın çantasına sığdırmakta zorlandığım dış tentesini sığdırabiliyordum.
  7. Dechatlondan Aldığım Mikrofiber Havlular: Hafif, çabuk kuruyan, az yer kaplayan, ucuz ve bir havlu ne kadar iyi olabilecekse o kadar iyi olan havlular. İyi ki yanıma almışım.
  8. Tchibo’dan Aldığım Güneş Gözlükleri: Olmasaydı epey konfor kaybederdim herhalde. Gözlüğe çarpan sinekler ya da o yaz güneşinin parlaklığına karşı birebir. (Yazın çıkacağınız turlarda muhakkak bu tip spor bir gözlük alınız.)
  9. Tchibo’dan Aldığım Ergonomik Elcik ve Sele: Elciğin açısını düzgün ayarlayamayışımdan dolayı başlarda bir 20 dakika sonra elim uyuşmaya başlıyordu. Açısını deneme yanılma ile düzeltince hiçbir sıkıntı yaşamadım, epeyce rahatlar. Sele ise rahat olmasına rağmen bazı yollarda bir saatten sonra ara ara ayağa kalkıp kan dolaşımını sağlamam gerekiyordu, öteki türlü sol bacağıma hafif ağrılar girebiliyordu. Ki bu da tur boyunca iki üç kere karşılaştığım bir durum.
  10. Gidon önü çanta: Şehir içi turlar için fazlaca büyük olduğundan şikayet ediyordum. Şehirler arası tura çıktığımda ise oldukça kullanışlı bir hal aldı. İçine, güneş kremi, sinek savar, şampuan, cüzdan, telefon, şarj aletleri, lamba, püskevit, windstopper ceket ve daha bilimum şey alabiliyordu. Bisikletin başından ayrılacağım zaman omuz askısını takıp yanıma alıp dolaşıyordum.

Yukardaki liste ‘İyi ki almışım’ lardan ibaret. Diğer listeleri ise aşağıda listedim.

İyi ki yanıma almamışım: Portatif yastık, ekstra termos.

Keşke yanıma almasaydım: Dandik termos, bisiklet ayaklığı (vidası gevşeyip duruyordu ve ingiliz anahtarı bulmam gerekiyordu sıkmam gerektiği zaman, epey sinir bozucu.), dikiz aynası, günlük giymelik iki tişört bir şort. Topeak marka 1,5 litrelik su şişesi tutucusu. (Demiri kadroya çarıpı ses çıkarıyor, şişeyi takıp çıkarması zor, 300 kilometrenin ardından plastik kayışı koptu ve kullanılmaz hale geldi. )

Olsa da olur olmasa da olur:

  1. Uyku tulumu: İşin aslı yaz turları için pek gerek yok. Sabaha karşı biraz soğuk olduğunda üzerinize birşey alıp uyumaya devam edebilirsiniz. Ağırlık olarak olmasa da hacmen çok yer kaplıyor. Sabaha karşı soğuk olduğunda içine girdim ve öteki zamanlarda yastık işlevi gördü bende.
  2. Winstopper ceket: Yaz ayı olması sebebi ile olsa gerek hiç kullanmadım.

Keşke daha iyisini alsaydım: Harici telefon bataryası. Hepsiburada.com’dan aldığım Frisby marka 5600 MAH’lık olduğu idda edilen bataryadan hiç memnun kalmadım. 2300 MAH’lık telefonumu maksimum %80 kadar şarj edip bitiyordu. Her ne kadar bu bile işimi epey gördüyse de, kazıklanmış olmanın hoşnutsuzluğu ile düzgün bir harici batarya almanızı tavsiye ederim. (Bu sayede gittiğim her günü Strava’ya kaydedebildim.)

Keşye alsaydım: Telefon kılıfı. Yol önesi bir tanesini beğenemeyip kılıfsız yola çıkmıştım. Telefonun ekranı çatladı.

Nihai Değerlendirme

Hiç şehirler arası bisiklet tecrübesi olmama rağmen çıktığım 700kilometrelik, iki haftalık turun hayatımın en keyifli tatili olduğunu söyleyebilirim. Tur boyunca başıma kötü bir olay gelmedi. Tehlikeli bir durum yaşamadım. Yolda karşılaştığım insanların hepsi elinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştılar. Yol boyunca turcu-motorcular bisikletçilerin ardından favori adamlarım oldular. Yolda karşılaştıklarımın hemen hepsi selam vererek el kol sallayarak yanımdan geçtiler. Arabaya binen bisikletçiler de gülerek korna çalarak ve el kol sallayarak kendilerini hemen belli ediyorlardı. Yol boyunca pek çok insanla tanışıp muhabbet etme fırsatım oldu, pek çok güzel yerler gördüm. Akşamları kamp alanında kalıp, yememden-içmemden esirgemedim (buna rağmen bir 5 kilo kadar zayıfladım). Yanınıza kamp ocağı alarak, konserve vb ile beslenerek ve kamp alanlarını daha az ziyaret ederek pek uygun bir bütçeyle bu tür turlara çıkabilirsiniz.

Bisikletçiler kendilerine eziyet etmekten keyif alan mazoşist insanlar değiller, bunu çok fazla karşılaştığım ‘Zor olmuyor mu?’ sorusuna istinaden söylüyorum. Keyif almayacaksak niye çıkalım yahu yola? Aynı keyif herkese hitab etmek durumunda değil tabii ki, ancak ortada bir keyif ve bir güzellik bulduğumuz için yoldayız.

“Kondisyon gerekli mi?” Tur sırasınca bunu -ilerde bahsedeceğim- Gökhan’la da konuştuk. Dağa bayıra, yaylaya tırmanma gibi amaçlarınız yoksa, kondisyon değil alınteri gerekiyor bu iş için. Bir süre sonra zaten fiziksel durumunuzun da daha iyiye gittiğini farkedeceksiniz.

Yolda olmak ile ilgili söyleyeceğim bir başka şey ise, günlük iş hayatında %90 sorumluluk %10 karar ile vakit geçiriyoruz takribi, yolda ise bu durum %0 sorumluluk ve %100 karar ile geçiyor. Yanlış kararlar verip şansla ya da bir şekilde düzelttiğim oldu. O yoldan değil de bu yoldan gitmek, evine çağıran kişiyi reddetmek ya da reddetmemek, nereye kamp atacağınız.. Yolculuğunuz karar vermekle ve karar vermemekle geçiyor, bu harika birşey.

Yola tek başıma çıkmam ise ayrı güzeldi. Zira öteki türlü keyfi davranamayıp ortak akla göre hareket etmem gerekecekti. Uyum sorunu yaşayacağımı sanmıyorum ancak herkesin bisiklet turundan beklentisi farklı. Gezme, para harcama, yemek, konaklama politikası farklı.

Biten turun ardından iyi ki yola çıkmışım diyorum. İstanbul’a döner dönmez bir sonraki tur için araştırma yaparken buldum kendimi.

Birilerinin de dediği gibi -ki birileri her zaman birşeyler derler-:

“Life begins at the end of your comfort zone.”

Yolculuk Başlangıcı

Cumartesi sabah İzmir’e varmıştım. “Yahu amma güzel şehirmiş” hayretleri ile servisde yol kat ederken kalacak yer bulma derdine girdim. İzmir’de birçok arkadaşım olduğu için pek kalacak yeri önceden ayırmaya gerek duymamıştım. Hasılı, o gün Okan’ın evine yerleşirken buldum kendimi. Akşama doğru üniversiteden ev arkadaşlarıma buluşup epey kahkahalı sohbetleri ettikten sonra tekrar Karşıyaka’ya dönüp ertesi gün için uyuklamaya başladım. Sabah erkenden kalkıp yola koyulduğumda Karşıyaka sahilinde biraz turlayıp Okan’ın annesinin hazırladığı katıkları aşağıdaki manzara eşliğinde afiyetle mideye indirdikten sonra İZBAN ile yolculuğumun başlayacağı Adnan Menderes Havalimanı’na gitmek üzere yola koyuldum.

Okan’ın Annesinin Hazırladığı Pek Lezzetli Kahvaltı — Karşıyaka

24 Ağustos Pazar

(İzmir — Ahmetbeyli)

Karşıyaka Sahil — Bırakıp Gitmesi Zor Olmadı Değil

İZBAN’a bisikletlerin saat 9–11 arası alındığını biliyordum, saat 9'da Karşıyaka İZBAN durağından Adnan Menderes Havalimanı durağına doğru yola çıkmıştım. İlk günün hedefi Ahmetbeyli’ye ulaşmaktı. Havalimanından Develi yolunu takip ederek güneye doğru inmeye başladım. İlk 10 kilometresi taş (mıcır) olan bu yolu takip etmek yerine İbrahim Tunalı Caddesinden geçmeyi yeğlerdim zira köylük sapa yerlerden ve taşlarla dolu yoldan geçmek o kadar keyifli değildi. Saat 12 gibi hava epey ısınmıştı ve yolda gördüğüm ilk restorana saat 3.5'a kadar beklemek üzere kendimi attım. O sıcakta pek birşey yapmadan masada otururken uyuyakalıyordum elbet, ve restoranı işleten adam her seferinde gelip ‘ya müşteri geliyor bik bik’ diyerek uyumama izin vermiyordu. Dedim plansız yola çıkarsan olacağı bu. Adama sinir oldum. Uyku ile uyanıklık arasında saykodelik dakikalar geçirdikten sonra saat 15:30 olduğunda yola koyulmaya başladım. Restoranda uyuklamama izin vermeyen adam yola çıkmazdan evvel iki tane buzlanmış 1,5 litrelik suyu ‘yanına lazım olur havalar sıcak’ diye verince karmasını nötrlemiş oldu. Ahmetbeyli’ye varmadan Klaros isimli antik kehanet tapınağına uğradım. Burası vakti zamanın önemli isimlerinin gelecek ile ilgili kehanet almak için uğradıkları mühim bir mekan imiş. Orada çekindiğim bir fotoğraf:

Toplamda ~36 km ve ~2 saatin arından Ahmetbeyliye vardığımda sahilin yakınlarındaki Amcanın Yeri isimli kamp alanına çadır kurdum. Bisikletin fotoğrafında da görünen kırmızı termostaki su içine nescafe atılıp karıştırılıp içilecek kıvama gelmişti. Termosun bir işe yaramayacağını anlayınca kamp yerinde yanıma gelip seneye ben de tur yapmak istiyorum diye muhabbete başlayan 17 yaşındaki elemana verdim. Ahmetbeyli’de pek görmeye değer birşey yok, bir iki denize girdim sahilde dolandım. Turun ilk gününü sağ sağlim atlatmanın keyfi ile uyuyuverdim.

Amcanın Yeri: Gecelik 20 lira. Elektirik buzdolabı dahil, sahilin 30 metre ötesinde. Alelade bir kamp yeri.

Günün strava kaydı: http://www.strava.com/activities/184669881

25 Ağustos Pazartesi

(Ahmetbeyli — Selçuk)

Ahmetbeyli’den Selçuk’a doğru yola çıktım. Hepi topu 22 kilometre olan yolu 80 dakikada gittim. Yolun ilk kısmının emniyet şeridi taşlık (mıcır) olduğu için yolun sol tarafından gitmek durumunda kaldım.

Ahmetbeyli — Selçuk Arası

Selçuk’a varmadan Efes antik kentine uğrayıp ‘vay arkadaş vakti zamanında neler yapmışlar’ hayreti ile etrafta gezindim.

Efes Antik Kenti

Birkaç saati Efes’de harcadıktan sonra ikindi vakti Selçuk’a doğru yola çıktım, vardığımda internetten ismine rastladığım Garden Camping’e gidip yerleşip akşamüzeri de kentin çarşısını pazarını dolaşmak üzere yola çıktım. Kamp alanı epeyce büyük ve epeyce tenhaydı. Bir adet Avrupadan gelmiş karavan ve içinde iki ihtiyar gezgin, bir de içinde kimin kaldığını bilmediğim bir çadır.

Garden Kamping

Kamp alanının resepsiyonundaki şehla kadın fazlaca güleryüzlüydü. Kamp alanında kahyalık yapan iki tane de yaşlı dede-nene etrafta iş-güç koşturuyorlardı. Gece vakti Ağustos böcekleri ve kamp alanının uzaktaki köşesindeki köpeklerin sesleri eşliğinde çadırda uzandığımda kendimi Stephen King mizansenlerinin birindeymişim gibi hissetmedim değil. Ertesi sabah erken uyanma niyeti ile saat 12 de uyandım. İkindi vakti Kuşadası’na doğru yola çıkacaktım. Kamp alanındaki kimsenin kullanmadığı havuzda serinlerken içinde kimin kaldığını bilmediğim çadırın sahibi ile tanışma fırsatı buldum. Meksika’dan gelen Luis eski bir bisikletçi imiş esasında. Vakti zamanında Güney Amerika’yı boydan boya pedallamış. Bisikletin getirdiği özgürlüğü özlediğini her seferinde dile getiriyordu. Şimdilerde sırt çantasında çadırı Türkiye’yi dolaşıyor. Havuz kenarında iyice sohbet ettikten sonra ‘Bu gün de Selçuk’da kal akşama Şirince’ye gideriz’ önerisini bir müddet düşündükten sonra kabul ettim. Bisikletle Şirince yokuşuna çıkmaya üşendiğimden ve vakit darlığından Şirince’yi es geçmeye karar vermiştim. Bahane ile tüm gün Luis ile takılıp İsa Bey Camii, Aziz Yahya Kilisesi ve Şirince’yi gezdik.

İsa Bey Cami Avlusu — Panaromik

Tüm gün Luis ile pek çok konudan muhabbet ettik, muhabbet ettikçe yeni konuşulacak konular önümüze geldi. Kendisinin önümüzdeki yıl evlenmeyi planladığı kız arkadaşı ile bisiklet turunda karşılaştığından, Meksika’nın politik durumlarına, Nazım Hikmet’ten, gezginliğin faydalarından Türkiye’nin yakın tarihine kadar pek çok konuda konuştuk. Şirince’de satılan yöresel bir kıyafetin aynısının Meksika’da da yöresel kıyafet olarak satıldığından/giyildiğinden haberdar olmuş oldum. İspanyolca konuşmaya çalıştıysam da pek becerebildiğim söylenemez, lakin kendisi kamp sahibi ile İspanyolca konuşurken muhabbeti anlayabilmem biraz moral verdi.

Luis ve Ben — Şirince

Akşam vakti kamp alanına döndüğümüzde meditasyon muhabbeti açıldı. 10 günlük Vipassana eğitimi almış, düzenli olarak meditasyon yaparmış kendisi. Son bir yıldır konuyla yakinen ilgili olduğumdan epey muhabbet ettik bu konuda da. Muhabbetin sonuna yaklaşırken ‘Guided Meditasyon’ yapmamızı önerdi. Dedim tamam. Yere matlar serildi, Luis’in yönlendirmesi ile 20 dakikalık pek verimli bir meditasyon süresi sonrasında biraz daha muhabbet edip çadırlarımıza geçtik.

Garden Camping: Büyük ve tenha bir yer. Havuzu var. Kalenin hemen dibinde manzarası güzel. Kalacak yer gecelik 20 lira, elektirik dahil. çamaşır yıkamak 17 lira. Yabancı iseniz bu liralar Euro cinsinden cüzdanınızda etki buluyor.

Günün strava kaydı: http://www.strava.com/activities/185208300

26 Ağustos Salı

(Selçuk — Kuşadası)

Luis ile vedalaştıktan sonra Kuşadasına doğru yola koyuldum. Selçuk ile aralarında pek mesafe yok buranın. 40 dakikalık pedallama nihayetinde Kuşadasına vardım. Yolda Bursa’dan yola çıkıp Kaş’a giden bir bisikletçi ile tanıştım, Ümit. 12:00–15:00 arası demeden sabahtan akşama kadar pedallayıp akşama bulduğu bir yere kamp atıp ertesi sabah yola çıkıyor arkadaş. Günlük takribi 100km yol gidiyor. Kuşadası girişine kadar birlikte pedalladıktan sonra vedalaşıp ayrıldık. Kuşadası’na ihtiyar bir İngiliz çiftin alkışları eşliğinde girdim (Seviyorum böyle insanları).

Kuşadasına Girmezden Evvel

Kuşadasında Önder Camping’e girip yerleştikten sonra yakınımdaki sokak müzisyeni genç elemanlarla tanıştım. 2 üniversiteli 1 liseli genç, Rize’den yola çıkan ekip hem tatillerini yapıyorlar hem de harçlıklarını kazanıyorlar. Aralarındaki kız meselelerini bir süre dinleyip muhabbet ettikten sonra (liseli çocuk üniversiteli çocuğun hoşlandığı kıza yazmasından şikayetçi, memnuniyetsiz, öfkeli, kindar) Kuşadası’nı dolaşmaya çıktım.

Kuşadası

Yolda İsviçre’den buraya Selçuk Efes’i dolaşmaya gelmiş iki bisikletçi ile karşılaşıp ayaküstü muhabbet ettik. (İsviçreli başka bir çift gençle ise yazın başında Artvin merkezde karşılaşmıştık, adamlar geziyor.) Pedalladığımın 3–4 katı süresince yürümüşümdür o gün herhalde. Tüm sahil şeridini dolaşma fırsatı buldum. (Bkz. Kuşadası sahil şeridi panaromik)Denizi pek güzeldi, pek de kalabalık değildi. Akşam vakti tekrar kampa dönüp müzisyen elemanlarla muhabbet ettim. Ve sonrası uyku.

Kuşadası Günbatımı

Önder kamping: Yabancı turist ve genç insanlarla dolu. Denizin hemen yanıbaşında. Gecelik 15 lira, elektirik de isterseniz +5 lira istiyorlar. Havuzu ve wireless bağlantısı var.

Günün Strava kaydı: http://www.strava.com/activities/185934340

27 Ağustos Çarşamba

(Kuşadası — Dilek Yarımadası)

Öğleden sonra yola Dilek Yarımadası’na uğrayıp Didim’e geçme niyeti ile çıktım. Saat 5'de Dilek Yarımadası milli parkının girişindeydim. Meğerse bu milli parkın girişleri dörtbuçukda kapanıyormuş. Onca yolu geri dönüp Didim’e gitsem mi yoksa buralarda bir yerde mi kalsam ikileminden sonra saatin geç olmasını sebep bilerek yakınlarda bir yerde kalmaya karar verdim. Milli parkın girişinin bir 50 metre gerisindeki Lazoğlu Kamping’e gidip çadırımı kurdum.

Lazoğlu Kamping

Oradaki emekli memur amcalarla bir süre sohbet ettikten sonra yakınlardaki köye doğru dolaşmaya çıktım. Akşam vakti kamp alanına geldiğimde alanda Husky Bird çadır gördüm. Kimdir nedir diye bakarken onun da milli parkın içinden Didim’e geçme niyeti ile yola çıkıp geçemeyince kamp alanına yerleşen bir bisikletçi olduğunu öğrendim. Gökhan’ın yanına gidip muhabbet ettiğimde aynı güzergaha sahip olduğumuzu öğrendik. Çadır gibi bisikletin diğer ekipmanları da birbiriyle epey benzerlik taşıyordu. Bisiklete geçen sene babası ile merak sarıp şehirlerarası tura çıkmış Bulgaristan göçmeni arkadaş. Bu yaz da -yine- babası ile birlikte Yunanistan turu yapmaya niyetliler. O vakte kadar bu güzergahta yalnız pedallıyormuş. Yanında her türlü ekipmanı taşıyor. Kamp ocağı, çekiç, tencere tava, bisiklet bakım seti… Akşamı muhabbet edip geçirdik.

Gökhan yol için iksir hazırlarken

Lazoğlu Kamping: Emekli memur amcaların vazgeçilmezi olsa gerek. Denizi güzel değil. Alelade bir kamp yeri.

Günün Strava Kaydı: http://www.strava.com/activities/186500962

28 Ağustos Perşembe

(Dilek Yarımadası — Didim)

Sabah 6 gibi uyanıp 7 gibi Gökhan ile birlikte yola koyulduk. Yol inanılmaz derecede düzdü. Daha düz bir yol görmedim ben, öyle diyeyim.

Saatte ~30km hızla rahat rahat gittim.

Dilek Yarımadası Milli parkının içinden geçiş yolu olmadığını öğrenince yolu gerisin geri giderek, üç buçuk saatlik pedallamanın ve 67 kilometrelik yolun ardından Söke üzerinden Didim’in girişindeki Tavşanburnu Tabiat Parkı’na çadırları kurduk ve ikindi vakti Apollon Tapınağı’nı ve Didim’i ziyaret etmeye koyulduk. Yol üzerinde olan Apollon tapınağına uğramayı Gökhan’ın dileği üzerine es geçmedik.

Apollon Tapınağı

Akşama kadar Didim’de pedallayıp sahildeki kafede maden sularımızı içtikten sonra kamp alanına geri döndük.

Didim Sahili Çay Bahçesi

Ertesi sabah erkenden Bodrum’a doğru yola koyulmak üzere erkenden uyuduk.

Tavşanburnu Tabiat Parkı Kamp Alanı: Yazlıkçı ve mangalcı ailelerin istilası altında. Çadır kurmak 20 lira. Bisiklet için 3 lira ekstra para alıyorlar.

Günün Strava Kaydı: http://www.strava.com/activities/186853654

29–30 Ağustos Cuma/Cumartesi

(Didim — Didim)

Sabah 6 gibi uyanıp 7 gibi yola koyulduk. Takip ettiğim güzergaha artık bakmıyordum. Yol belli iz belli ne gerek var. Bodrum yoluna bağlanmak üzere pedallarken haritada kısa bir yol (Betonköprü Caddesi) gördüm. Oradan gidelim madem diyerek yola girdik (YANLIŞ KARAR) ancak girmez olaydık. Traktör ve davarların geçmesi için yapılmış bir yol, haritaya da yeni eklenmiş, bir yıl önce hazırlanmış güzergah rotasında böyle bir yol gözükmüyor. Taşlı topraklı yolda ben ön amotrisörü açık dağ bisikleti ile gitmeye zorlanırken şehir bisikleti ile yola koyulan Gökhan daha da zorlanıyordu. Bir 40 dakika gittikten sonra saat 8 gibi yol kenarındaki çiftliğin önünde duran 5 tane kangal köpeği ile karşılaştım. Beni görür görmez 30 metre öteden taarruza geçen köpekleri görünce bisikletten indim ve arkama bakmadan 50 metre kadar arkamda olan Gökhan’a doğru ilerlemeye başladım. (Herhalde gelmiyordur köpekler arkamdan?) Gökhan’ın yanına vardığımda köpeklerin çok da fazla arkamdan gelmediklerini farkettim ancak, itoğluları ne vakit o yönde hareketlenmeye kalksak dişlerini göstererek havlamaya ve üzerimize gelmeye başlıyordu. Ne sahip var ortalıkta ne da başka bir insan. Dedik bu böyle olmayacak, bu köpeklerin niyeti ciddi, bizi buradan geçirmeyecekler. Gerisin geri boynumuz bükük dönmeye başladık. Köpekleri aşıp bizi aynı yola bağlayacak başka yollar aradıysam da dağlık taşlık yerde bulmam mümkün olmadı. Gerisin geri döndüğümüzde, hem Didim’e fazlacak vakit ayıramamış olmamın hem de artık 9'a yaklaşan saatten sonra 130küsür kilometrelik Bodrum yoluna varmanın makul olmadığı gerekçeleri ile ‘Ben geri kamp alanına dönecek gibiyim’ dedim. O da ‘Ben de yola devam edecek gibiyim’ dedi. Yol ayrımında vedalaştık ve ben kamp alanına geri döndüm. Oradan Altınkum plajına geçtiysem de, plajın pek kalabalık olmasından ötürü pek fazla kalmadım.

Köpekli yolun strava kaydı (buradan geçmeyin): http://www.strava.com/activities/187187525

31 Ağustos Pazar

(Didim — Bodrum)

Ertesi gün kamp alanını saat 7'de terk ettikten sonra turun en uzun yolculuğuna başladım. Saat 12'de Milas’da olmayı hedefliyordum. 12:30 gibi Milas’a varıp oradaki kahvecinin birinde maden suyu takviyesi yapıp ikindi vaktini beklemeye başladım. İkindi vakti gelmezden evvel Foursquare’den bulduğum, Milas’ın çıkışındaki köfteciye gidip yemek yemeye karar verdim. Milas’ın içinden gezinerek gidip köfteciye vardığımda gidon önü çantasını kahvede unuttuğumu farkettim, hop gerisin geri döndüğümde kahvedekiler gülerek ‘acaba ne zaman farkedecek diye bekledik’ diye gülerek karşıladılar. Bense fazladan 7 kilometre yol yapmış olmanın hüznü ile gülümseyerek ayak üstü muhabbet ederek geri döndüm. Saat 4 gibi köfteciden çıktıktan sonra Bodrum’a doğru ilerlemeye başladım.

Azı gitti çoğu kaldı.

Yol epeyce inişli çıkışlı. 135 kilometre yol gittim, 2000 metre yokuş tırmandım o gün. Yolun yokuş aşağı ve düz olan bölümünde ise rüzgar tam karşıdan esiyordu. Yokuş aşağı giderken pedal çevirmezsem bisiklet yavaşlayıp duruyordu, o derece pis bir rüzgar. İnat etmiş olmam sebebi ile yolu yarıda kesmeyip tamamlamak için epey gayret gösterdim. Düz yolda Bodrum 30km yazısını görünce, hah dedim az kaldı. O rüzgarda düz yolda saatte 15 km’yi zor görüyordum. Uzun süre pedal çevirdikten sonra dedim herhalde Bodrum’a az kalmıştır. Tabelada ‘Bodrum 20km’ yazıyordu. Rüzgara karşı sürmek fiziksel olarak yokuş çıkmak kadar yormasa da, aynı oradanda psikolojik olarak yoruyor. Akşamüzeri pedal çevirmeye devam ediyordum. Bodrum 10km yazısını görünce, dedim vardım. Az kaldı zaten, bundan sonra pek yokuş da yoktur bari şu manzaranın hatrına oturup mısır yiyeyim, acıktım da. Mısırı alıp manzaraya karşı kurulduğumda ‘Merhaba ben İsmail Turan’ diyerek bir adam masaya oturdu.

Merhaba merhaba muhabbetinden sonra adam mevzularını anlatmaya başladı. Telefondan mevzuuyu sipariş ettiği adama ‘yahu gönderdiğin çok yaşlıydı biraz genç gönder’ diye sitem ediyordu. Mevzusunu yolun ilerisindeki ormanda hallediyormuş meğerse. Telefon numarasını verdi, dedi Bodruma gittiğinde ismimi ver sıkıntı olmaz yani, kafana takma. Sorun yok. Kafana takmayacaksın, niye kafana takıyorsun ki? Kafana takıyor musun? yok abi. Sorun var mı? yok abi. Bak ne güzel, niye sorun olsun ki? tarzında garip muhabbetler dönüyordu bu arada. Verdiği telefon numarasını çaldırdım, masanın üzerinde duran telefonu çalmadı. Muhabbet sırasında nerelisin nereden geliyorsun diye sorduğunda bisikletle Didimden geliyorum Bodruma gidiyorum deyince senin dinini imanını si*eyim, deli misin lan o yol gelinir mi? şeklinde tepki verdi. ‘Eeheh işte abi gençlik’ diye lafı ağzımda gevelerken beni mısırcı amcaya Necibe Teyzenin torunu Efe olarak tanıttı. ‘Bak bu bizim Necibe teyzenin torunu Efe, bi güzellik yaparsın değil mi’ tadında yerime pazarlık yaptı. Daha sonra yol kenarında duraklamış minübüsün sarı saçlı mavi gözlü, yapılı ve Tom Waits’in ses tonunun iki tık altı tonla konuşan orta yaşlı karizmatik şöförünü masaya davet etti. ‘Gel a*ınakoyim lütfen otur’ deyince şöför “O nasıl davet?” diye bir terslendi. Dedim abi nezaketten öyle diyor. Adam oturdu ona da beni Cihan olarak tanıttı. Didimden ben getirdim arabayla değil mi Cihan? Öyle diyorsan öyledir abi. Şöförün jetonu benden evvel düştü, sen iyi bir insansın dedi tok ses tonu ile İsmail Turan abi’ye, ben adamı gözünden tanırım. İsmail Turan’ın gözlerindeki parlamayı görmeliydiniz. Elini omzuma koydu, bak ne diyor dedi gözlerinin içi gülerek. Dedim abi insan sarrafı çıktı, öyle diyorsa öyledir. Şöför dedi, bak sana demiyorum neden? akıllı insan o yolu bisikletle gelir mi? (Gülüşmeler) İsmail abi bizi Bodrumdaki mevzusuna davet etti. Şöförün işi vardı, “Ben hiçbir mevzudan kaçmam” dedi, ben de dedim abi o senin mevzun biz karışmayalım şimdi. Şöför sordu, “Ne sorun yaşadın sen İsmail?” İsmail Turan’ın gözleri bir an durakladı, birşey diyemedi. Sorun yok dedi, kafama takmıyorum. Neden kafama takayım ki? Sorun yok, sorun yok, sorun yok... Abisi varmış rahmetli, Şavşatı çok severmiş. Artvinli olduğumu öğrenince abisini andı bir gözleri duraksayarak. İsmail Turan beni Bodruma kadar arabasıyla bırakmayı teklif etti. Sonra mısırcı amcanın arabasını beni bodruma götürmek için istedi. Mısırcı amca İsmail Turan’ı tanıyormuş herhal, tavırlarından belli. Dedim abi yok sağol. Dedi bırakırım nolcak, para da almam. Dedim ben kalkayım vakit geç. Dedi otur yahu sohbet ediyorduk. Dedim akşam olmadan varmam lazım. Oradakilerle vedalaştıktan sonra Bodum yolunun son 10 kilometresini kat etmek üzere yola koyuldum. 10 kilometre hayatımda gittiğim en uzun 10 kilometreydi. Git git bitmiyor. Bodrum’u dağın arkasına saklamışlar resmen, yokuş çık çık bitmiyor. Son 3–4 kilometre kala arkamdan bir bisikletçi selam verdi, akşam gezinmesine çıkmış. Bodrumda yaşayan denizci bir arkadaş, bisikletle ciddi kazalar geçirmiş. İkiz kulelere saldırı olmadan bir hafta önce kurallara uymayan bir şöför sebebi ile geçirdiği kazanın izi alnında duruyor. O bir ayı hiç hatırlamıyor. Yol boyu muhabbet ettik, o muhabbetle birlikte son kilometreler daha çekilir hale geldi. Şehrin içine kadar bisiklet/motorsiklet/Bodrum muhabbetleri ile birlikte bana eşlik etti ve telefon numarasını da vererek Gümbetteki Zetaş Kamping’e gitmemi tavsiye etti. Yol ayrımında vedalaştıktan sonra son bir çaba ile kamp alanına doğru pedalladım. Kamp alanına geldiğimde ‘kamp alanında başka bisikletçi var mı?” diye sordum. “Bir tane var daha yeni geldi o da” diyerek diğer bisikletçinin olduğu yere doğru yürüdü. Husky Bird çadır, içimden dedim bisikletçiler hep aynı marka çadırı mı kullanır? Mavi bisikleti de görünce Didim’de vedalaştığımız Gökhan olduğunu anladım. Çadırının yanına bisikleti bıraktıktan sonra matı yere atarak üzerine uzandım. Bayağı yorulmuştum. Biraz uzandıktan sonra Gökhan geldi, güle-ahlaya muhabbet ettim, yolu çekiştirdik bir süre. Didimden ayrıldıktan sonra Güvercinliğe kadar gelebilmiş. Güvercinliğe geldiğinde ise o gün 13 litre su içtiği için su zehirlenmesinin etkileri başlamış. Baş ağrısı, mide bulantısı, sürekli su içme isteği vesair. O da bir akşam Güvercinlik’teki kamp alanında kaldıktan sonra ertesi sabah yola çıkıp akşama ancak Bodrum’a varabilmiş. Akşamı muhabbetle geçirdikten sonra ertesi sabah vedalaştık.

Zetaş Kamping — Bodrum

Turu burada bitirmeyi planlıyordu, ne yaptı bilmiyorum. Ancak daha sonraları karşılaşmadığımı hesaba katınca turu yarıda bıraktığı sonucuna varıyorum. O akşam Bodrumda gezinmeye çıktım, eh güzel memleket besbelli ancak pek sevemedim Bodrumu.

Zetaş Kamping: Aileler ve emekliler ağırlıkta. Gecelik çadır kurmak 20 lira. Yakınlardaki gece kulübünün sesleri gece vakti kamp alanında yankılanıyor. (Makarena şarkısı mı kaldı azizim?) Sabah vakti emekli amcanın gençlere taş çıkaracak performansı ile uyandım, maşallah diyelim.

Yolun Strava Kaydı: http://www.strava.com/activities/187956573

2 Eylül Salı

(Bodrum — Datça)

Bodrumdan feribotla Datça’ya geçip oradan Marmaris’e ilerleme niyetiyle güne başladım. Öğlen vakti bindiğim feribotta yaptığım iki saatlik yolun ardından Datçaya vardım. İskeleden merkeze kadar takribi bir 10km yol vardı. Yolda giderken arkadan gelen motorsikletli korna çalarak ve el işareti yaparak selam verdi. Bir süre sonra önüme geçip durdu ve duraklayıp muhabbet etmeye başladık. İsmini hatırlayamadığım orta yaşlı abi meğerse bisikletçiymiş. Haftasonu karısı ve 17 aylık kızları ile birlikte Van’dan İran’a doğru pedallamya başlayacaklarmış. Dedim blog vesair tutacak mısınız? Dedi pek sevmiyorum öyle şeyler. Akşam konaklamak için evine davet etti, ısrarcı da oldu. Ancak pek başkasının evinde kalmayı sevmeyen bendeniz, yok abi rahatsızlık vermeyeyim diyerekten Datça’ya doğru yola devam ettim. Vedalaşmamızdan bir 15 dakika kadar geçtikten sonra Datça’ya varmıştım. Yolda gördüğüm motorcu kuryeye yakınlarda kamp alanı olup olmadığını sorduğumda beni Ilıca Kamping’e yönlendirdi. Şehir merkezinin hemen yanında, denizin kıyısında olan Ilıca kampinge varıp kurulduktan sonra o açlıkla kamp alanının restoranında yemek yemeye koyuldum. Sahilin hemen kenarındaki restorandan o akşam hiç kalkasım gelmedi. JoyJazz isimliydi sanırım, bir radyo programından pek güzel oldschool jazz şarkıları eşliğinde geceyi sahil kenarındaki restoranda pek keyifli bir şekilde geçirdim.

Ilıca Kamping Restoranı

Ilıca Kamping: 20 lira standart fiyata sahip. Şehir merkezine epeyce yakın ve sahilin hemen dibinde. Restoranı biraz pahalıca olsa da pek güzel.

3 Eylül Çarşamba

(Datça — Marmaris — Çamlı Köyü)

Ertesi gün öğlen vakti kamp alanından ayrıldım ve Datça meydanında kahvaltımı yaparak havanın bulutlu olmasını da fırsat bilerek saat 2 gibi Marmaris’e doğru yola koyuldum. Bu yolun hepi topu 60–70 kilometre olmasından ötürü öğleden sonra yola çıksam akşama yetişirim diye düşünüyordum.

Yol turun en zor yolu çıktı. 60 küsür kilometreye sığan 1600 metrelik yokuş, emniyet şeridinde oturmamış mıcır taşlar ve yokuş yukarı karşıdan esen rüzgar oldukca zorluydu. “Nasıl olsa yol üzerinde bir petrol istasyonuna rastlayıp temin ederim” diyerek yanıma ekstra su ve yiyecek almamış olmam birkaç saat sonra beni epey zora soktu zira yol üzerinde bir yerleşim birimi yok epeyce bir süre. Sıcağın altında yokuş yukarı mıcır yolda rüzgar karşıdan eserken bisikleti yürüyerek taşımaya ve düz yolda da bisiklete tekrar binerek bir yerleşim birimine rastlamayı umarak bir iki saat kadar yol gittim. Suyum bitti. ‘Hadi az kalmıştır şu ilerde belki bir köy vardır’ diyerek bir saat daha gittikten sonra bu işin böyle olmayacağına karar verdim. Tam anlamı ile dilim damağım kurumuştu. Yol kenarında bulduğum bir pet şişeyi yola doğru sallayıp geçen arabalardan birinden su isteme niyetindeydim. Pet şişeyi yola doğru gösterdikten sonra ilk gelen araba (10 saniye sonra ☺) durup suyunu paylaştı. Nereden gelir nereye gidersin muhabbetinden sonra arabadaki elemanlar ‘Bu yolu susuz gidemezsin, en yakın petrol ofisi 20 km ötede gel seni biz bırakalım’ önerisinde bulundular. Düşünmeden kabul ettim. Bisikleti güç bela arabanın arkasına sığdırdıktan sonra muhabbet ederek yola devam ettik. Hakikaten yolun gerisi susuz çıkılacak gibi değilmiş. 4–5 tane daha zorlu yokuşu geçmem gerekiyormuş. Yol üzerinde kalınası kamp alanları gördüm. Hasılı, Marmarisin bir 15 km berisindeki yerleşim birimindeki petrol ofisine bıraktılar. Su ve yiyecek takviyesi yaptıktan sonra yola devam ettim. Birkaç yokuş daha tırmandıktan sonra saat 7 gibi Marmaris’de idim. Google aracılığı ile bulduğum Marmaris’in merkezindeki bir kamp alanında kalcaktım. Nasıl olsa akşama daha vakit var diyerek bir 45 dakika kadar sokaklarda ve sahilde dolandım. Saat 8'e gelirken kamp alanının harita üzerinde gösterilen yerde olmadığını farkettim. Yakınlardaki bir taksi durağına sorduğumda ise o kamp alanının 5 yıl önce kapandığını, en yakın kamp alanının 30küsür kilometre ötede olduğunu (yol üzerinde gördüğüm kamp alanı) öğrendim. Sorduğum taksici beklenmedik durumum karşısında ‘Dur bisikletçi bir tanıdığım var, epey gezmiş bilinen birisi onu arayayım o bilir’ diyerek birisini aradı. Az biraz konuştuktan sonra telefonun öteki tarafındaki bisikletçi telefonu bana vermesini istedi. Telefonu aldıp durumumu izah ettiğimde bisikletçi hiç düşünmeden ‘Bu akşam gel bende kal’ dedi ve hiç düşünmeden kabul ettim. (Evvelsi günlerde Datça’da evine davet eden bisikletçiyi reddetmenin pişmanlığı da dahil oldu sanırım bu karara.) Evi Marmaris’in çıkışında Akyaka’ya doğru giderken bulunan Çamlı köyündeydi. 15 kilometrelik bir yol. ‘Çok tatlı bir yol, keyiflidir’ diye tarif ettiği yolda o yol yorgunluğu ile hiç düşünmeden pedallamaya başladım. Marmaris çıkışında 4–5 tane tepe vardı. Tepeye vardığımda güneş batmıştı ve kafamda ışıklar yanmaya başlamıştı. ‘Neden marmaristeki bir otelde pansiyonda kalmadım ki?’, ‘Neden bu 15 kilometrelik yolu taksiyle gelmedim ki?’ ‘Gecenin bir vakti nerede olduğunu bilmediğim bir köye kim olduğunu bilmediğim bir insanda kalmak için niye gidiyorum ki? gibi isyanlar eşliğinde tepeleri gecenin karanlığında tırmanırken o hengamede yine yanıma su almadığımı farkettim. Ve yine yakınlarda bir petrol istasyonu yoktu. Motivasyonum akşamın karanlığında tepeleri çıkarken dibe vurmuştu ki yol kenarında doğal kaynak bir su gördüm. Gidip kafamı suyun altına sokup doyasıya su içtikten sonra gelen enerjiyle birlikte yola devam ettim. Tepeleri çıkarken aklımda ‘Yol tatlı bir yol, sürmesi keyifli’ sözü yankılanıp duruyordu zira yolun ilk 5 kilometresinde ne tad ne de tuz vardı, yanlızca yokuş. Dedim herhalde yakınlarda tatlıya bağlayacak bu yol yoksa öyle demezdi. Hasılı, biraz daha gittikten sonra yolun gerikalan kısmının yokuş aşağı kaymak gibi asfaltta olduğunu farkettim. Hakikaten de yolun tadı gelmeye başladı ☺. Akabinde yol üzerinden Çamlı köyüne doğru saptım ve kimselerin olmadığı köy yolunda ilerlemeye başladım. Dağın ormanın arasından kimi zaman da yerleşim birimlerinin yanından geçerken aklımda yokuş çıkarkenki sorular tekrar canlanmaya başladı. Zira ne bir ışıklandırma ne de bir insan vardı, ara ara havlayan köpeklerin sesi eşliğinde telefonda bana tarif edilen ‘Halil’in yeri Burak restoran’ ı bulmaya çalışıyordum. Gördüğüm bakkala yerini sorduğumda ‘500 metre ilerde mezarlığı geçtikten sonra’ cevabını aldım. Yolu sadece gidon önü çantasının önüne astığım Dechatlon’dan aldığım lamba aydınlatıyordu. ‘Ne işim var bu yolda gecenin bir vakti?’ diye söylenmeye devam ederken ilgili restoranı (epeyce kalabalıktı) gördüm. Bisikleti yere bıraktığım gibi restorana oturup su içtim ve kahvaltıdan beri bir yemek yememiş olmanın açlığı ile iki kişilik bir yemek yedim. Epeyce güzel ve fiyatları uygun bir restorandı. Akabinde telefonla görüşerek beni evinde ağırlayacak olan Cemal Atasoy’u aradım. Evi hemen yakındaymış. Site içinde güzel bir yazlık ev. Hemen girişine kurduğu masada bana çay ikram ederk sohbet etmeye daldık. Cemal Bey bisikletle epeyce yer gezmiş (30.000 km civarı), karavanla da gezmelere katılmış ortayaşlı turcu bir abimiz. Kültürlü, mantıklı/makul konuşan birisi. Akşam boyu bisiklet turlarından vesairden bahsettik. Kendisinin bisikletini hayran kalarak inceledim doğrusu. Gece olduğunda sabah erkenden kalkıp Sedir Adasına doğru yola çıkmak üzere uyudum. Sabah kalktığımda Cemal Abi kahvaltı sofrasını kurmuştu bile. Köy ekmeği, balı, zeytini… masadaki herşey en organiğinden ve sağlıklısından alınmıştı. Keyifle kahvaltımızı yaptıktan ve vedalaştıktan sonra sonra Sedir adasına kalkan teknelerin olduğu yere (1–2 km) doğru pedallamaya başladım.

Marmaris’de kalacak yer bulamama aksiliğini yaşamasaydım Cemal Atasoy ile tanışamayacak, Sedir adasında uğramadan Köyceğiz’e doğru yoluma devam edecektim.

Yolun Strava kaydı: http://www.strava.com/activities/189306172

4 Eylül Perşembe

(Çamlı/Marmaris — Sedir Adası — Köyceğiz)

Birlikte birkaç gün yolculuk yaptığımız Gökhan Sedir adasını epeyce övüyordu. Kumu ile meşhurmuş, dünyanın en güzel denize girilecek yerleri arasındaymış vesair. Daha önce ismini duymamıştım bu adanın. Marmaris’de yaşadığım aksiliğin bir başka getirisi olarak bu adaya uğrayıp ikindi vakti Köyceğiz’e doğru yola çıkacaktım. Sabah kısa bir yolculuğun ardından bisikleti üzerindeki eşyalarla birlikte Sedir adasına giden teknelerin olduğu yere bağlayıp saat 9 gibi tekneye bindim.

Sedir Adası İskelesi

Teknede 15 kişi kadar vardık, kaptan adaya gidene kadar teknenin arkasından sallandırdığı misinalarla 4 tanne elden büyük balık yakaladı. Oh dedim ne güzel iş. Adanın girişindeki turnikeleri müzekart alıp geçtikten sonra adayı dolaşmaya başladım.

Sedir Adası

Adadaki eski Apollon tapınağını ve tiyatroyu (Tiyatronun 360 derece fotoğrafı) dolaştıktan sonra meşhur Kleopatra kumsalına doğru ilerledim. Kumsalı eşsiz yapan şey kumu imiş. Kumu bildiğimiz kumlardan değil, kumdan biraz büyükçe taşlardan menkul. Kum-taşlar bacağınıza yapışmadığı gibi, eşelediğinizde de suyu bulandırmıyor. Kumsala girmek yasak, denize kenarından giriyorsunuz.

Kleopatra Plajı — Sedir Adası

Adadan kum çıkarmak zinhar yasak. Harikulade manzaranın eşliğinde -denize girmeyi pek sevmeyen bendeniz dahi- epeyce suda vakit geçirdim. Şu ana kadar girdiğim en güzel yerdi diyebilirim.

Sedir Adasından Bir başka manzara

Sabahın ilk teknesi ile gittiğim için adada 20 kişi ya vardık ya yoktuk. Öğle vakti geldiğinde ise dolmuştu epey kumsal.

Kleopatra Plajı — Sedir Adası

Biraz güneşlendikten sonra saat 1 teknesine yetişip gerisin geriye döndüm.

Sedir Adasından Dönüş

İskeleye geri döndükten sonra Çamlı köyüne oradan da Köyceğiz’e bağlanan yola geçtim. Akşamüzeri ise Köyceğiz’e varmıştım. Hemen girişteki bisikletçi dükkanına girip selam verdim, ayaküstü sohbetimizden ve tekerlere hava takviyesinden sonra gösterdiği kamp alanına doğru pedallamaya başladım. Birkaç dakika sonra gölün hemen kenarındaki kamp alanına ulaşmıştım. Kamp alanına yerleştikten sonra göl boyu bisikletle dolaşmaya çıktım.

Köyceğiz Gölü Sahili

Sahildeki kafelerin birinde çay içip güneşi batırdıktan sonra kamp alanına geri döndüm.

Köyceğiz Gölü Kıyısındaki Bir Çay Bahçesi

Kamp alanında bir tek ben vardım o akşam. Geceyi kamp alanında geçirip sabahın erken saatlerinde alandan çıktığımda ise insanların gölün hemen kenarındaki çim alana çadır kurduğunu, ya da direk uzanıp yattıklarını gördüm. (YANLIŞ KARAR)

Köyceğiz Kamp Alanı: Köyceğize giderseniz boşuna para verip burada kalmayın, gölün kenarındaki çimlere çadırınızı kursanız da olur.

Yolun Strava kaydı: http://www.strava.com/activities/189766325

5 Eylül Cuma

(Köyceğiz — Katrancı Koyu)

Köyceğizden sabahın erken saati uyanıp Fethiye’ye doğru yola koyuldum. Yol çok zor olmasa da çok da kolay bir yol değil. Dalaman ve Dalyan’ı vakit darlığından dolayı es geçmek zorunda kaldım. Yolda Göcek geçidi var, bisikletlileri zinhar geçirmiyorlar ve tepeye tırmanmak zorunda kalıyorsunuz. Göcek geçidine geldiğimde sırada olan kampyonun arasından sıvışıp geçmeye çalıştıysam da ‘Nereye gidipduru, burdan geçemen.’ benzeri bir şive ile beni durduran güleryüzlü hizmetlinin önünden boynum bükük geçit öncesi dinlenmek için geride bulunan petrol istasyonuna geçtim. Birşeyler atıştırırken oradaki hizmetli ile konuştuk. Akşamları bisikletçiler gelip benzinliğin arkasına çadır kurarlarmış. Bu konuda hiç sıkıntı çıkarmazmış. Bir yarım saatlik molanın ardından tırmanacağım tepeye doğru yola koyuldum. 2,5 kilometrelik bir yokuşun arından 2,5 kilometrelik bir inişi var. O çıkış epey zorlu. Öyle ki bisikleti elimle itmekten yorulup yokuşlarda pedal çevirmeyi tercih ediyordum ara ara. Yolda bisiklete bindiği belli olan iki araç şöförü el sallayarak korna çalarak selam verdiler, biraz olsun moral oldu. Zorlu yokuşu çıktıktan sonrası epey keyifli.

Göcek Tepesinin Yokuşunda, Bu yoldan geldim.

Epeyce bir süre yokuş aşağı kaymak gibi asfalt yolda ilerledim. Sonrasında bir iki yokuş karşıma çıktıysa da Göcek tepesinin ardından hiçbir etki yaratmadı. Fethiye’ye doğru yola giderken harikulade bir manzara ile karşılaştım.

Manzarayı bırakıp Fethiye’ye gidemedim. — Katrancı Koyu

Manzaranın hemen dibinde küçük minibüsü ve köpeği eşliğinde çay satan bir dayı. Manzarayı es geçmem pek mümkün değildi. Oturup iki çay içip çaycı ile muhabet etmeye başladım. 13 yıldır oradaymış. Karşı tepede 5000 tane ağaç varmış, saymış.

Katrancı Koyu

Katrancı koyu imiş manzara konukluk eden koy. Kamp alanı varmış, ama boşuna para verme, minibüsün kenarına kur çadırını ne gerek var? dedi. Hamak da var hem. Katrancı koyu o kadar güzel görünüyordu ki gidip dibinde kamp kurmak istedim. (YANLIŞ KARAR)

Katrancı koyu girişinde milli park gişesine cüzi bir miktarda ücret bayıldıktan sonra kamp alanına girdim. İkinci koyda istediğin yere kamp kurabilirsin dedi girişteki adam. Kimliği bıraktıktan sonra çadır kurmak için ikinci koya yöneldim. Çok güzel bir kamp yeri buldum, tam sahilin dibinde. Bir 5 metre yürüsen deniz. Etraftaki insanlarla ayaküstü sohbet edip çadırı kurmaya niyetlendiğimde alan görevlisi buraya çadır kuramazsın dedi. Neden dedim? Müsait değil dedi. Neden müsait değil dedim? Değil işte dedi. Ayaküstü tartışmanın akabinde beni kamp alanının ta arkasındaki bir yere götürdü ve oraya çadır kurmamı istedi. Gösterdiği yerin birkaç on metre altına (inat işte) bisikleti çadırı bırakıp derhal müdüriyete gittim. Derdimi izah ettiğimde ‘Bekarları aile yanına vermiyoruz aileler şikayetçi oluyor’ dedi. Vakti zamanında problem yaşamışlar. Müşterisi olduğum kamp alanında sorgusuz sualsiz potansiyel sapık muamelesi görmeme epeyce sinirlendim. Bir 10 dakika kadar tartışmayı sürdürdükten sonra bana birinci koyda denizin dibinde bir alanı çadır kurmam için gösterdi. Eh iyi madem deyip ikinci koya döndüysem de o günün yorgunluğu ile oraya uzanıverdim.

Katrancı Kamp Alanı: Gecelik 28 lira. Mangalcı yazlıkçı aileler tarafından fethedilmiş durumda (Nerde bu öğrenciler?). Kamp alanında ve restoranda kredi kartı geçmiyor (Müessese politikasıymış, nasıl bir politika ise). Yalnızlara/bekarlara potansiyel sapık muamelesi yapıp en olmadık ücra kamp yeri göstermeleri çok absürt ve nahoş. Mümkünse gitmeyin. Yukardaki çaycı amcayla iki muhabbet edin size yer gösterecektir zaten.

Günlük Strava Kaydı: http://www.strava.com/activities/190214619

6–7 Eylül

Fethiye

Ertesi gün kamp alanını terk ederk Fethiye’ye doğru yola çıktım. Çoğu yokuşaşağı olan kısa yolu hemencecik bitirdikten sonrar Fethiye’de turlamaya başladım. Burası da güzel memleket, ve İngiliz turist kaynıyor heryer. Bu kadar İngiliz yoğunluğunu Londra’da göremeyebilirsin azizim.

700. Kilometre — Fethiye

İnternette kalacak kamp yeri ararken Fethiye merkezde kamp yeri olmadığını öğrendim. Ölüdeniz tarafında varmış ancak o tarafa bisikletle geçmeye pek niyetli değildim. O akşam Serkan’ın blog yazısında gördüğüm pansiyonda kalacaktım. Gün boyu Fethiye’de turladıktan, Kral Mezarları vesair gezdikten sonra akşamüzeri pansiyona gittiğimde epey güleryüzle karşıladılar beni ancak boş odaları yokmuş. Komşu pansiyona yönlendirdi ve bu sayede Tan Pansiyon’a yerleşmiş oldum. İhtiyar bir amca yönetiyor, temiz sepmatik bir yer. O gün pansiyona yerleştikten sonra Fethiye sahilini bir dolaşmak üzere yola çıktım. Pek çok bisikletçi var Fethiyede, sahil dümdüz ve merkezde bisiklet yolları mevcut. Bisiklet yolunda pedallarken bisiklet yolunda ilerleyen farklı zamanlarda karşıma çıkan iki motorsikletlinin üzerine doğru sürdüm bisikleti. Ne yapacaklarını şaşırdılar önce. Sonra kenara çekilerek yüksek sesle ‘BURASI BİSİKLET YOLU!’ diyerek yanlarından geçtim (Eğitim şart.). Fethiye’de sahildeki kafelerde biraz takıldıktan sonra pansiyona uyumak niyeti ile geçtim. Ertesi sabah dolmuşa binip Ölüdeniz’e ulaştım. Pek güzel bir yer, denizin ölü olan kısmında da sahil kısmında da denize girdim, biraz güneşlendim. Akşamüzeri ‘Yahu gelmişken bir de yamaç paraşütünü deniyeyim.” diyerek oradaki bir yamaç paraşütü hizmeti veren bir yere kallavi bir miktar para bayılarak zamanın gelmesini bekledim. Saat 5 olduğunda bir otobüsle bizi dağa çıkarıyorlardı. Muhabbet sohbet ile geçen yolculuğunda ardından 1700 rakımlı yere tırmandığımızda manzara kafe tadında bir yerin yanındaki yamaçtan atlamak üzere hazırlanıyorduk. O rakımda manzara harikulade. Paraşütle atlamayacaksanız dahi gidip oradaki kafede biraz takılın derim. (Yolda giderken acaba bu yolu bisikletle çıkabilir miyim diye düşünmedim değil.) Kemerler takıldı. Kilitler kontrol edildi ve 30 saniye önce tadını çıkardığım manzaranın üzerinde uçarken buldum kendimi. İlk başlarda biraz heyecan yapmadım değil zira bayağı bildiğin 1700 rakımda paraşütün altında süzülüyordum. Birkaç dakikanın ardından kaptan (pilot/şöför?) ile muhabbet etmeye başlayabildim. ‘Buralarda ölen oluyor mu?’ nun ilk sorum olmasını şu anda garipsiyorum. ‘Daha geçen hafta bir paraşütçü çakıldı yere.’ cevabından sonra (yolculuk sırasında bunun da muhabbeti geçmişti) ‘Yolcu ölüyor mu?’ diye sordum, rakım 1600. Dedi oluyor geçen yol 3–4 kişi öldü. ‘Dedim size yaptırımı yok mu müebbet yemeyesiniz?’ dedi uçuşa geçmeden önce herşey kameraya kaydediliyor. “Orada paraşütçünün üzerine düşen görevi yaptığını kaydediyoruz, zaten orada kontrol eden bir görevli de var.” Yani dedi şu kayış koparsa ve düşersen bir tek vicdani yükümlülüğüm olur, o da yapabileceğim birşey varsa ve yapmadıysam. Yoksa mukadderat. Bu muhabbetin üzerine epey rahatlamıştım. (Ciddiyim) Kayışı tutmadan elleri kolları bacakları sallayark devam ettik havada süzülmeye.(Manzara daha da güzeldi.) Bir 20 dakikanın ardından “Adrenalin ister misin? diye sordu. Dedim “OluuuUuUUU!!!!2'!112!”. Havada etrafımızda dönmeye başladık. Yüzüme göğsüme gelen basınç sayesinde 25 yılda biriktirdiğim 2 gram adrenalini de harcadım o anda. Tam bitti derken yanımızdaki tepeye doğru hızla süzülmeye başladı paraşütçü. Bağırdım “Kelimeyi şahadet nasıldıulan!”, arada küfür de etmişim. “Bana mı ettin?” diye gülerek bağırarak sordu paraşütçü. “Yok dedim dağlara. “ O anda hayatım boyunca ezberleyemediğim duaları (Kunut? — Yanlış seçim.) okumaya başlamıştım, bir an vahiy geliyor sanmadım değil. Aşağı indiğimizde elim ayağım boşalmıştı. Bir 15 dakika sonra ancak kendime gelebildim ve yakındaki kafeye gidip birşeyler atıştırmaya içmeye başladım. Paraşütçü geldip yanıma oturdu bir yarım saat muhabbet ettikten sonra gerisin geri pansiyona döndüm.

Ertesi gün nerelere gitsem, neler yapsam diye düşünerek uyuyakaldım. Gece vakti terlediğimden olsa gerek klimayı açmışım. Sabah uyandığımda akciğerlerim mentol dolu kovaya batırılıp çıkarılmış gibiydi. Dedim geçmiş olsun, bu tur burada biter (Bu satırları yazarken öksürmeye devam ediyorum.). Akşamı pansiyonun terasında manzaraya karşı yan oteldeki konserde sahne alan kadının söylediği Birsen Tezer şarkıları ile geçirdim.

Ertesi sabah erkenden kalkıp en yakın Kamil Koç yazanesine giderek İstanbul’a bilet aldım. Kamil Koç’dan birileri bu yazıyı okuyorsa ricam, yazanelerde çalışan elemanlarınızı otobüse bisiklet aldığınız konusunda bir bilgilendirin lütfen. Her seferinde ‘yahu otobüslere bisiklet alındığı sitenizde yazıyor bak burada’ diye ikna etmek durumunda kalmayalım.

700küsür kilometrenin ardından turdan epeyce keyif almış bir şekilde İstanbul’a döndüm ve yeni turların planlarını yapmaktayım.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Alper Tokgöz’s story.