Antonine Salgını

Machinavs
Machinavs
Jun 9, 2020 · 9 min read

Antonine Salgını ya da bazı kaynaklarda geçtiği adıyla Galen Salgını, ortaya çıktığı M.S. 165 yılına kadar Roma’nın ve insanlığın gördüğü en büyük salgındı. Antonine Salgını tarihte görülen ilk salgın değildi, Roma’da da, Atina’da da ya da dünyanın başka bir ucunda da daha önce salgınların meydana geldiğini biliyoruz; fakat bu salgın büyüklüğünü ve etkisini bilebildiğimiz ilk salgınıdır.

Podcast Yayınımızı da Dinleyebilir, Abone Olabilirsiniz

Salgının Antonine Salgını olarak anılmasının sebebi hastalık imparatorluğu vurduğu sırada hüküm sürmekte olan ve salgın nedeniyle de hayatlarını kaybeden eş imparatorlar Lucius Verus ve Marcus Aurelius’un hanedan isimlerinin Nerva-Antonine olmasıdır. Tarihçiler hanedan isminden hareketle salgına Antonine Salgını adı vermişlerdir.

Salgın birçok kaynakta “Antonine Vebası” olarak geçiyor fakat ben veba dememeyi tercih ettim zira salgının vebadan kaynaklanmadığı bilgisine büyük ölçüde sahibiz, salgın çiçek hastalığı ya da kızamık kaynaklıydı. Veba denmesinin sebebi İngilizce plague kelimesinin zamanla anlamının genişleyerek asıl anlamı olan veba hastalığının yanında her türlü salgın için kullanılmaya başlanmasıdır. Tabi zamanında hastalığın ne olduğunu doğru tespit etmek de zor olduğundan hastalıkla karşılaşan toplumlar toptan plague/veba demeyi tercih etmişler sanıyorum.

Roma büyük bir şehirdi, büyük bir imparatorluktu. Kara ve deniz yolları ile birbirine bağlıydı. Bu yollar sayesinde insanlar, giyecekler, yiyecekler, para, fikirler, askerler hepsi Roma’ya akıyordu, tabi bunların vasıtası ile salgın hastalıklar da.

Marcus Aurelius Zamanında İmparatorluk Sınırları ve Ana Yollar

Roma Medeniyetinin büyük şehirler inşa edebilmesi, kompleks bir ticaret şebekesini işletebilmesi, bilinen tüm dünyadan insanların ve malların imparatorluğa akıyor olması yani Roma’nın büyük başarısı easen Roma’nın özünde taşıdığı en büyük riskti de; zira bu şekilde tüm hastalıklar Roma’ya gelip bütün bir Akdeniz Dünyasını sarsabiliyordu. Büyük başın büyük derdi. Eğer Roma bütün Akdeniz Havzasını birleştirip dünyanın geri kalanı ile de ticaret ağları kurmamış olsa idi bu salgınlar Akdeniz’i vurmayacaktı büyük ihtimalle. Tabi o kompleks yapı kurulmasaydı insanlık medeniyeti de herhalde bugün olduğu noktanın çok gerisinde olacaktı. Doğa insanlar ilerleyip geliştikçe önümüze yeni engeller çıkarıyor, bunları aşabilirsek refaha eriyoruz ta ki yeni bir engelle karşılaşacak kadar ilerleyene kadar. Muhtemelen aşamadığımızda medeniyetimiz de yok olacak ve hatta belki de türümüz de; Romalıların aştığı gibi aşarsak da önümüzde yeni imkanlar doğacak. Büyük Filtre Hipotezi’nden bahsediyorum.

Kalabalık şehirlere ve yoğun ticari faaliyete sahip medeniyetler o gün de bugün bizim oturduğumuz gibi esasen bir saatli bombanın üzerinde oturuyorlardı. Bizim sahip olduğumuz mikrop teorisine ve tıbbi imkanlara sahip olmadıklarını da dikkate aldığımızda bu saatli bomba patladığı zaman bizden çok daha fazla zarar göreceklerini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.

Bu saatli bomba da Roma için M.S. 165 yılında Roma Leyjonlarının Parthia Seferi sırasında patladı. Eş imparator Lucius Verus her ikisi de günümüz Bağdat’ının sınırları dahilinde kalan Dicle’nin batı kıyısındaki Seleukia’yı yağmalamış, doğu kıyısındaki başkent Ctesiphon’a da girerek Parthia kraliyet sarayını yakmıştı. Bu sırada orduda bir hastalık baş gösterdi ve asker ölümleri başladı. Savaş Roma için zaferle sonuçlanmıştı fakat savaş sonrası esas görev yerleri olan Tuna ve Ren kıyılarına dönen askerlerce bu bölgelere taşınan hastalık kısa süre içinde tüm imparatorluğu sarsmaya başladı.

Hastalık Roma’ya Partlar’dan bulaşmıştı peki Partlar’e nereden bulaşmıştı? M.S. 151, 161, 171, 179, 182 ve 185 yıllarında Çin kayıtlarında da yaygın bir salgın hastalığın bilgisine rastlıyoruz. Bu durum hastalığın kaynağının olağan şüpheli Çin olduğu yönündeki ihtimali arttırsa da bu husus kesin değildir. Hastalık Asya Steplerinde ortaya çıkıp İpek yolu vasıtası ile Çin ve Part Devletlerine yayılmış da olabilir. Partlardan da biraz önce belirttiğim askeri sefer sırasına Romalılara bulaştığını biliyoruz.

Romalılar günümüze kıyasla bilgi eksikleri nedeniyle bu salgının toplumlarını vurmasını bilimsel olmayan nedenlerle açıklamaya çalıştılar. Tanrılar yaptıkları bir kötülük nedeniyle Romalıları cezalandırıyor olmalıydı. Bu konudaki Roma açıklamalarından biri Seleukia şehrinin yağmalanması ile ilgilidir. Seleukia şehri Büyük İskender’in Makendonya Devleti’nden ayrılan krallıkların biri olan Selevkos Krallığının başkenti idi ve bu krallık yok olmasına rağmen şehrin sakinlerinin büyük çoğunluğu Yunan’dı. Eş imparator Lucius Verus komutasındaki Roma Lejyonları Seleukia’ya geldiklerinde şehrin sakinleri şehrin yağmalanmaması karşılığında şehrin kapılarını Romalılara açtılar; fakat Romalılar şehri yağmaladı. Yağma esnasında Lucius Verus’un kapalı bir mezar lahitini açtığı ve böylece hastalığın yayıldığı, bunun da Romalıların şehri yağmalamama yeminlerini bozdukları için tanrılar tarafından verilmiş bir ceza olduğuna inandı kimi Romalılar. Bir diğer açıklama ise Romalı bir askerin Babil şehrindeki Apollo Tapınağında bulunan altın bir sepetin kapağını açtığını ve salgının buradan yayıldığını anlatır. Dindar Romalılar ise hastalığın yayılmasını Hıristiyanlığın yayılmasına sinirlenen tanrıların Romalılara verdiği ceza olarak görmüştür.

Eş imparator Marcus Aurelius da Seleukia’daki Apollo Tapınağı’ndan çalınarak Roma’da Palatine Tepesinde bulunan Apollo Tapınağı’na getirilen Apollo Heykeli nedeniyle tedirgin olmuş ve Germenler ve Sarmatlar ile yaptığı Markoman Savaşlarına başlamadan önce tanrıların gazabından kaçınmak için tanrılara yatıştırmak adına onlara ziyafet vermişti. Romalılar tanrıları yatıştırmak için verdikleri ziyafetlere “Lectisternium” derlerdi ve seremoni kurulan sofranın iki tarafına yerleştirilen tanrı ve tanrıça heykellerinin önüne yemekler konulması ile gerçekleştirilirdi.

Dine bu kadar girmişken salgının detaylarına girmeden önce Hıristiyanlığa etkisine de kısaca değineyim istiyorum. Dindar Romalılar biraz önce de bahsettiğim üzere Hıristiyanlığın yayılıyor olmasını tanrıları kızdırdığına inanıyorlardı fakat tüm Romalıların bu görüşü paylaştığı da söylenemez. Birçok Romalı da bu hastalık nedeni ile kendi inançlarını sorgulamaya başlamıştı. Roma Pagan inancı tanrılara sunulan adaklar ve yapılan dualar karşılığında yaşanılan dünyada ve hayatta inançlıların ödüllendirilmesi temelindeydi, yeni doğmuş ve yeni yeni yayılmaya başlamış Hıristiyanlık ise dünya hayatının ölüme mahkûm olduğunu fakat ahiretin Hıristiyanlar için mükâfatlarla dolu olduğu mesajını yayıyordu. Her tarafta ölüm ve kayıp gören Romalıların bir kurtuluş arayışı içerisinde eski inançlarını terk edip onlara ebedi bir hayat vadeden Hıristiyanlığa yönelmelerinde de Antonine Salgını oldukça etkili olmuştur.

Claudius Galenus yani Bergamalı Galenus ya da sık kullanılan adıyla Galen hem bu salgına yaşadığı dönemde şahit olmuş hem de semptomlarını ve izlediği seyri tanımlamıştır. Galen’in aktardığına göre hastalığın en sık görülen semptomları ateş, ishal, kusma, susuzluk, boğaz şişkinliği ve öksürüktü. Yine Galen’e göre dışkı mide ya da bağırsak kanamasını işaret eder şekilde siyahımsı idi. Hastaların öksürükleri oldukça kötü kokulu idi; hastaların derisinde kabartılar, cilt döküntüsü, kırmızı ve siyah irin akıntıları meydana geliyordu. Hastalığa yakalananlar yaklaşık iki hafta içinde hastalığı ya atlatıyor ya da ölüyorlardı. Galen hastalığı atlatanların bağışıklık kazandığını da tespit etmişti.

Salgın Roma’yı M.S. 165–180 yılları arasında vurdu. Biraz önce bahsettiğim üzere Lucius Verus’un doğudan getirdiği lejyonlar vasıtası ile önce Tuna ve Ren Lejyonlarına ardından da bütün imparatorluğa yayıldı. İmparatorluk öyle ciddi bir sıkıntıya düştü ki leyjonlar oldukları yerde erirken ölen askerlerin yerini dolduracak kimse bulunamıyordu. İmparatorluk sınırları neredeyse savunmasızdı. Aynı yıllarda kavimler göçünün öncü dalgaları imparatorluk sınırlarına vurmaya başlamıştı. Kavimlerin batıya göçmeye başlamaları ve imparatorluğun salgın nedeni ile kendini savunacak durumda olmaması şartları birleşince Germen ve Sarmat kavimleri Tuna’yı aştılar; imparatorluk topraklarını yağmalamaya; İtalya’yı, imparatorluğun merkezini tehdit etmeye başladılar. Bu yokluk içinde Roma varlığını tehdit etmeye başlayan barbarlara karşı atak yapabilmek için yıllarca beklemek zorunda kaldı. Savaş karargâhı günümüz Venedik’inin biraz kuzeyinde yer alan Aquileia’da kurulmuştu. M.S. 169 senesinde eş imparatorlar Marcus Aurelius ve Lucius Verus Aquileia’dan Roma’ya dönerken Lucius Verus yolda hastalığa yakalandı ve kısa süre içinde vefat etti. Böylece Marcus Aurelius o da M.S. 180 yılında aynı hastalıktan ölene kadar Roma’yı yönetti.

İki imparatoru da öldüren bu hastalık Roma’ya ne yapmadı ki? Hastalık bulaştığı her dört kişiden birini öldürüyordu. İmparatorluk genelinde kimi kaynaklara göre 5 milyon kimi kaynaklara göre ise 70 milyona yaklaşan imparatorluk nüfusunun üçte biri hayatını kaybetmişti. Salgının en şiddetli olduğu dönemde Roma Şehri’nde günde 2000 kişi ölüyordu. Tam sayıyı bilmek imkânsız olmakla beraber Marcus Aurelius’un neredeyse tamamen yok olan lejyonlarını tekrar savaşabilir mevcuda çıkartmak için özgür köleleri, gladyatörleri, mahkumları, Dalmaçyalı haydutları ve Germenleri orduya almak zorunda kaldığını biliyoruz. Germenler, Roma’yı Germenlere karşı koruyacaktı, karşılığında da Roma’ya yerleşebileceklerdi. Böylece imparatorluk hem asker eksiğini hem de hastalık nedeniyle giderek artan çiftçi eksiğini kapatacaktı. İşte elinizde katma değeri yüksek bir ürün olunca en umutsuz zamanlarda dahi bir çıkış yolu bulabiliyorsunuz. Roma da çevresine göre müreffeh ve medeni bir toplum hayalini gerektiğinde düşmanlarına pazarlayarak çaresiz zamanları atlatabiliyordu.

Tabi savaşmak için gereken tek şey asker değildi. Lejyonların iaşesi, donatımı ve askerlerin maaşı için finansal güç de gerekiyordu. Salgın’ın vurduğu imparatorluk finansal açıdan da çok zor durumdaydı. Salgın Asya’yı da vuruyordu ve Asya ticareti neredeyse durmuştu, insanlar hastalıktan kırılırken tarımsal üretimin de düşmemesi beklenemezdi. Antik devletlerin en büyük gelir kaynakları tarım ve ticaretten alınan vergiydi fakat her iki faaliyet de durma noktasına geldiğinden vergi gelirleri de erimişti. Bu sebeple Marcus Aurelius alışılmadık bir yöntem izledi. Kendisine kadar biriktirilmiş olan tüm saray hazinesini satmaya başladı. İmparatorluk memurları Roma’da Forum Traiani’de iki ay boyunca saraydaki değerli her şeyi sattılar, satılanlara imparatoriçenin kıyafetleri ve takıları da dahildi. Marcus Aurelius alıcılara önden bir de garanti verdi. İmparatorluk hazinesi eski gücüne kavuştuğunda isteyen herkes bu eşyaları aldığı fiyata hazineye geri satabilecekti. Bir nevi iç borçlanma senedi çıkarmıştı Marcus Aurelis. Bu iç borçlanmasının sonunda ve askere almaların sonunda imparatorluk Germen ve Sarmatlara karşı hamle yapabilecek güce erişti. Hamle oldukça sert oldu ve imparatorluk sınırları tekrar güvenceye alındı.

Roma ekonomisinden bahsettim, fakat olayın boyutunu netleştirmek için birkaç veri ile bilgiyi derinleştirelim. Mısır Eyaleti her zaman ayrıcalıklı bir eyaletti, senatonun Mısır üzerinde hiçbir gücü yoktu, Mısır Eyaleti doğrudan imparator tarafından yönetiliyordu, hatta senatörlerin Mısır’a ayak basmaları dahi yasaktı. Zira Mısır oldukça zengindi ve ilk imparator Augustus, Mısır’a Prokonsül yani vali olarak atanacak birinin her zaman merkezi otoriteye karşı tehdit oluşturacağını düşünmüştü ve bu düşünce takip eden imparatorlarca da paylaşılıyordu. İşte bu zenginlik ve ayrıcalık nedeniyle Mısır kendi para birimine de sahipti. Roma’nın para birimi Denarii idi, Mısır da ise Denaraii’nin yanı sıra İskenderiye Darphanesinde basılan Tether Drahmi isimli Mısır parası da kullanılıyordu. Tether Drahmi de Denaraii de %18 gümüş içeriyorlardı. Tether Drahmi’de bu oran M.S. 167’de önce %9’a düştü. Düşüş 170’e kadar devam etti ve sonrasında 10 yıl boyunca İskenderiye Darphanesi hiç para basmadı. Eldeki tüm gümüş imparatorluğun acil ihtiyaçları için merkeze akıyordu. M.S. 185 yılına gelindiğinde darphane artık çalışıyordu fakat basılan paradaki gümüş oranı %4’tü. Bu oranların anlam ifade etmesi için şöyle bir açıklama eklemek gerekiyor belki de; oldukça yakın bir zaman kadar paralar itibari değer ihtiva etmezlerdi ve içerdikleri değerli madenler kadar kıymetliydiler. Dolayısı ile içindeki gümüş oranı düştükten sonra paranın üzerinde 10 Tether Drahmi yazması bir anlam ifade etmiyordu, artık eski alım gücüne sahip olmuyordu o para. Antik çağ enflasyonu da böyleydi ki bu oranlar üzerinden hesapladığımızda 20 yılda toplam %400 oranında bir enflasyona tekabül ediyor. Tarih derslerinden aşina olanlarımız vardır, Osmanlıda da ayarı düşük sikke dağıtılan yeniçerilerin ayaklanması bu yüzdendir.

Dacia’da yani günümüz Romanya’sında Roma’nın altın madenleri vardı. Ölümler o kadar hızlı ve yaygındı ki bu madenler dahi ciddi sürelerle üretim yapamadılar. Bugüne ulaşan bir kayda göre Dacia’daki bir altın madeninde çalışan işçiler buradaki bir cenaze sandığına düzenli ödeme yapıyorlar, sandık da ölen madencilerin cenazesinin masraflarını üstleniyordu. Sandığa ödeme yapan 54 işçiden bir sene içinde geriye 17 işçi hayatta kalınca, bu kadar kısa sürede bu kadar cenazeyi düzenleyecek finansal güce sahip olmayan sandığın faaliyetlerine son verdiğini sandığın yayınladığı kayıtlardan öğreniyoruz. Romanya’yı geçelim imparatorluk boyunca birçok madenden çıkarılan cevherlerde M.S. 169 yılını takip eden yılların damgası bulunmamaktadır. Bu yıllarda birçok maden üretimine ara vermek zorun kalmıştı. Grönland buzullarında yapılan bir araştırmaya göre Roma madenciliğinin yarattığı hava kirliliği düzeyinin salgın zamanlarında imparatorluk öncesi seviyeye gerilediği tespit edilmiştir. Yani imparatorluk artık ihtiyacı olan madene çalışma gücü eksikliği nedeniyle erişemiyordu.

Salgın eş imparatorlardan ilkini M.S. 169 senesinde öldürmüştü, aynı zamanda beş iyi imparatordan da sonuncusu sayılan Marcus Aurelius’u ise 180 yılında cephede buldu. Marcus Aurelius öldüğünde imparatorluk sınırlarını zorlayan Germenler ve Sarmatlar püskürtülmüştü fakat henüz harekâtlar devam ediyordu ve barış yapılmamıştı. Barışı Marcus Aurelius’un hayırsız oğlu Commodus yapacaktı.

Salgının Roma’ya vurduğu darbe ağırdı. Tarihçi Dio Cassius’un deyimiyle Marcus Aurelius’un da ölümü ile altın imparatorluğu demir ve toz imparatorluğuna dönüşmüştü. Özetle Roma’nın altın çağı sona ermişti.

Romalılar mikrop teorisini bilmiyorlardı fakat gözlem yolu ile hastalığın hasta insanlardan sağlıklı insanlara bulaştığını fark etmişlerdi. Onlar da bizim gibi izolasyon yöntemlerini kullanıyorlardı. Aurelius oyunları, her türlü toplanmayı, forum alışverişini kısıtlamıştı ya da iptal etmişti. Eğer ikinci bir dalga istemiyorsak, koronavirüs salgınının etkisinin azaldığını düşündüğümüz şu günlerde 2000 yıl önce de alınan bu önlemleri en azından bir süre daha uygulamakta fayda var.

Roma Halkı ve Senatosu

Şehrin Kuruluşundan İmparatorluğun Sona Erişine Kadar…

Roma Halkı ve Senatosu

Roma Şehri’nin kurulduğu M.Ö. 753'ten başlayarak Roma Tarihi üzerine yazılar ve podcast yayınları.

Machinavs

Written by

Machinavs

It’s all so pointless. We kill them, and they kill us, so we kill more of them, so they kill more of us. What’s the point anymore?

Roma Halkı ve Senatosu

Roma Şehri’nin kurulduğu M.Ö. 753'ten başlayarak Roma Tarihi üzerine yazılar ve podcast yayınları.