Galya Yağmasından Geri Ne Kaldıysa…

Machinavs
Machinavs
Jun 8, 2020 · 10 min read

Bir önceki yazıda bu bölümle birlikte Roma Efsanesinden Roma Tarihine geçiş yapacağımızdan bahsetmiştim. Bu yazıya kadar M.Ö. 753 senesinden Roma’nın yağmalandığı M.Ö. 386 senesine kadar aşağı yukarı 370 seneyi 10 kronolojik yazı ile geçtik. Bu ve bundan sonraki yazılarda tarihler daha yavaş ilerleyecek zira artık Roma’ya dair daha çok bilgi sahibi olduğumuz zamanlara, Galyalıların şehri yağmaladığı ve yağma sonrasında çıkan yangının şehri ve yazılı belgeleri yok edişinden sonraki zamanlara vardık. Artık elimizde yazılı belgeler ve envai çeşit kayıtlar var Roma tarihine ilişkin. Efsanesini yazdık, tarihine başlıyoruz Roma’nın.

Podcast Yayınımızı da Dinleyebilir, Abone Olabilirsiniz

Romalılar, şehirleri yağmalandıktan sonra çaresiz ve bıkkındı. Şehrin terk edilerek Veii’ye yerleşilmesi konusundaki tartışma belki resmi olarak sonra ermiş ve Roma’da kalınmaya karar verilmişti fakat birçok Romalı hala bu konuyu tartışmaya, bomboş ve sağlam bir şekilde kendilerini bekleyen Veii’ye yerleşmenin harabeye dönmüş şehirlerini tekrar inşa etmekten çok daha mantıklı olduğunu ileri sürmeye devam ediyordu. Kahramanları Marcus Furius Camillus’un şehirde kalınması yönündeki ısrarı şehrin bir kısmını ve en önemlisi de senatoyu ikna etmişti ve Camillus’un karizmatik liderliği sayesinde de taşınma fikri baskın hale gelemiyordu.

Galya yağmasının izleri Roma’da bugün dahi devam etmektedir. Romalılar evlerini, kamu binalarını, iş yerlerini, şehirlerini yıkıntıların üzerinde uygun gördükleri, yine yıkıntılardan kurtardıkları malzemelerle inşa ettiler. Sokaklar dar labirentler haline gelse de aldırmadılar. Planlı bir şehir onlar için uzak bir lükstü. Dünyanın o güne kadar gördüğü en planlı devleti, gücünün yettiği her kavramı bir standarta, bir plana bağlayan Romalıların başkenti devletin ve hatta medeniyetin geri kalanı ile dalga geçercesine plansızdı ve plansız kalmaya da devam etti.

Nasıl şehir planı yapacaklardı ki zaten, ellerindeki tüm zenginliği kaybetmiş olmaları yetmezmiş gibi, boyun eğdirdikleri topluluklar da bu zayıflıklarından yararlanmaya kararlıydılar. Son 4–5 bölümdür hep olduğu gibi Volsklar zaten saldıracaklardı düşmüş düşmanlarına; fakat Roma’nın liderliğini yüz elli sene önce kabul etmiş Latinlerin ve hatta bizzat Romalıların kurdukları yerleşimlerin düşmüş Roma’ya vurmaları Roma’nın varlığını ve devamını tehdit etmeye başlamıştı. Sürekli savaşmak zorunda kalan Romalıların evlerinin güneş alan cephesi, sokaklarının genişliği, avluların şekli, şehri boydan boya kesmesi gereken ana cadde ile ilgilenecek vakit ve imkanları yoktu. Roma orta batı İtalya’da aşağı yukarı 370 senede elde ettiği dominasyonun neredeyse tamamını 7 ayda kaybetmişti. Bu dominasyonun tekrar sağlanması bu sefer 40 yıl sürecekti. Bu 40 yılda Volkslar tamamen etkisiz hale getirildi, Etrüsk saldırıları savuşturuldu, Latinlerle ise 150 yıl önce yapılan Foedus Cassianum Anlaşmasına dayalı ittifak bu sefer Latinlerin bir miktar daha lehine olarak yenilendi. Cumhuriyetin ilk yıllarından bahsettiğim yazıda yaklaşık 150 yıl önceki bu anlaşmadan bahsetmiştim. Hatırlamak isteyenler o yazıyı okuyabilirler. Roma esasen birçok Latin şehrini de sahada yenebilmişti fakat tamamına boyun eğdirmek çok fazla kaynak gerektirecekti, Roma da Latinleri ayrıcalıklı bir konuma getirdi ve bu şekli ile Latin sorununu çözdü.

Marcus Furius Camillus bu zor hatta imkânsız zamanda Roma’nın kendine lider bellediği kahramandı. Orduya yeni subaylar kazandırdı ve ordunun savaş tarzını değiştirdi, her taraftan kuşatılmış olan Roma’yı bu en zor günlerinde dahi ayakta tutmayı başardı. Belki Romalılar bu çaresiz durumda bir kahraman arıyorlardı ve Camillus’u o aradıkları kahraman olarak bellemişlerdi. Camillus’un Romalılara heyecan, enerji ve en önemlisi umut veren liderliği şehrin zor zamanlarını atlatmasını sağladı. Romalıların ona olan bağlılığı ve inancı onun başarısının kaynağı olmaya başladı zamanla. Romalılar Camillus onlarla birlikte oldukça her işi başaracaklarına inanıyorlardı. Başkalarının yaptıramadığı işleri Romalılara yaptırabildikçe karizması büyüdü, Romalıların gözünde ulaşılmaz bir kahraman haline geldi. Tabi bu durum çok geçmeden doğal olarak gölgede kalan bazı Romalıları da rahatsız etmeye başladı. Roma’da devlet başkanlığı ikili idi biliyorsunuz, Camilllus ister konsül ister konsül yetkileri ile donatılmış askeri tribün olarak seçilsin iktidarda tek başına değildi fakat karizması o kadar yüksekti ki mevkidaşlarına onun astlarıymış gibi davranıyordu, şikayetler yükselse de o an için önemli değildi. Halk kahramanının kılına zarar gelmesine izin vermezdi.

Kouya devam etmeden önce Marcus Furius Camillus’un orduda yaptığı ve kendi adı ile Camillian Reformları olarak anılan reformlara kısa bir değinmek gerekir. Roma Ordusu, Roma yeni düşmanlara karşı yeni ihtiyaçlar zuhur ettiğinde ya da büyük yenilgilerden sonra bu yeni ihtiyaçlara göre düzenlenmiştir. Camillian Reformları da bu düzenlemelerden biridir. Bu reform ile her bir lejyon Hastati, Princeps ve Triarii olmak üzere 3’e ayırdı. Tabi Velites yani hafif piyade ve Equites yani süvari de vardı. Hastati hafif piyade idi düşmanla ilk teması gerçekleştirirdi, zırhı azdı. Princeps Hastatinin düşmanı yenememesi üzerine devreye giren daha zırhlı daha etkili silahlara sahip piyadeydi. Triarii ise bu ilk iki grup başarısız olmuşsa devreye giren, ağır zırhlı, uzun mızrakları olan, falanks düzeninde savaşan Roma’nın Equite sınıfından sonra en zenginlerinden oluşan askerleriydi. Savaşa nadiren girerlerdi fakat oldukça etkiliydiler. Düşmanı iyice yoran ilk iki dalganın ardından inatçı düşmanı bunlar kırardı; fakat işin bunlara kalması tehlikeliydi de zira Triarii’de başaramazsa arkada başka kimse de yoktu, o sebeple Romalılar “rem ad Triarios redisse” yani İş Triarii’ye kaldı” deyişini riskli ve çaresiz durumları anlatmak için kullanırlardı. Velites, zırh taşımayan mobil piyade idi, görevi düşmanla göğüs göğüse çarpışmaya girmekten ziyade hastatinin ilerleyişini düşmana fırlattığı mızraklarla kolaylaştırmak ve korumaktı. Eqites ise en zengin Romalılardan oluşan süvari kuvvetiydi, keşif ve kaçan düşmanı yok etme amaçlı kullanılırdı. Erken Cumhuriyet döneminde Roma yurttaşları savaşacakları silahları devletin belirlediği standart ve şekillerde kendileri sağlarlardı. En zenginler en iyi silah ve zırhları edinebilirlerdi, fakirler ise bu imkana sahip değildi. Bu yüzden de Camillus askerleri zenginliğe göre ayırmıştı, fakirden zengin sırasına göre Velites, Hastati, Princeps, Trarii ve Equite.

Marcus Manlius, Capitolium Tepesine Sızmaya Çalışan Galyalılara Saldırırken

Marcus Manlius Capitolinus’a geçtiğimiz bölümde çok kısa değinmiştim. Kendisi Kutsal Kazların sesini duyarak Galyalıların Capitolium’a sızmasını engelleyen eski bir konsüldü. Galyalılar kuşatmayı kaldırıp şehri terk ettikten sonra yeterli taktir ve sevgiye mazhar olamadığını, Camillus’un esasen şehri kurtarmak için hiçbir şey yapmamasına rağmen bütün krediyi topladığını, asıl kahramanın şehri kurtaran kendisi olduğunu fakat Camillus’un gölgesinde kaldığını düşünmeye başladı. Bir fırsat arıyordu hak ettiği taktiri görmek için, çok aramasına gerek kalmadan buldu da. Şehir baştan inşa edilirken özellikle plebler evlerini inşa etmek için particilerden borç alıyorlardı. Borçlarını ödeyemeyenler de Roma Hukuku uyarınca borç kölesi haline geliyor, özgürlüklerini yitiriyorlardı. Bu borç köleliği sorunundan daha önce bahsetmiştim o yüzden detayına girmiyorum. Şehrin inşası gibi bir süreç elbette çok fazla borç doğuruyordu ve bir noktadan sonra her gün borçlarını ödeyemeyen onlarca pleb köle haline gelmeye başladı. Bu durum plebler arasındaki rahatsızlığı arttırdı. Zaten bazıları şehirde kalmak istemiyor Veii’ye taşınmak istiyordu, şimdi bir de şehirde kalarak yeniden inşa etmek zorunda kaldıkları evleri yüzünden borç kölesi olmaya başlamışlardı. Marcus Manlius Capitolinus bahsettiğimiz fırsatı bu noktada yakaladı. Asker pleblerin borçlarını üstlendi, diğer pleblere ise faizsiz borç vermeye başladı. Popülerliği arttıkça bir patrici olmasına rağmen pleblerin liderliğine oynamaya başladı. Pleblerin çoğunluk olduğunu bu çoğunluğun gücünün senato tarafından yok sayıldığını ileri sürüyordu. Amacı belliydi, pleblerin ezici sayısal üstünlüğüne dayanarak senatoyu ezmek ve tüm Roma’nın lideri olmak istiyordu. Senato da bu açık amacı görmüştü ve Marcus Manlius Capitolinus ihanet nedeniyle tutukladı. Dava Campus Martius’da yapılacaktı. Campus Martius yani Tanrı Mars’ın Alanı son kral Superbus döneminde ona ait bir buğday tarlasıydı fakat cumhuriyet devrimi sırasında yakılmıştı. Sonrasında Roma Ordusunun eğitimi için kullanılmaya başlandı. Adı da o yüzden savaş tanrısı Mars ile anılıyordu. Zamanla zafer alayları için, seçimler için, festivaller için, büyük halk toplantıları için de kullanılmaya başlandı. Davanın Campus Martus’ta görülecek olmasının sanığa dair de bir özelliği vardı. Campus Martius, Marcus Manlius Capitolinus’un şehri Galyalılardan kurtardığı Capitolium Tepesinin gölgesi altındaydı.

Campus Martius ve Capitolium Tepesi

Orada toplanan herkes Capitolium Tepesini görüyor ve sanığın kahramanlıklarını hatırlıyordu. Sanığın Cognomen’i yani lakabı da bu tepedeki kahramanlığı nedeniyle Capitolinus olarak verilmişti. Roma’da başarı kazanan yurttaşlara başarılarını hatırlatacak bir Cognomen verilmesi gelenekti. Sanığın kahramanlığı ve Roma’ya hizmeti nedeniyle adını aldığı tepenin gölgesi altında yargılanması iddia makamını çok zorladı ve plebler hem kendilerini patrici gücüne karşı savunan hem de Roma’yı Galyalılardan kurtaran kahramanlarının ihanetten yargılanmasına razı gelmeyerek yargılamaya karşı oldukça kuvvetli bir toplumsal tepki gösterdiler. Patriciler Manlius’u Campus Martius’ta, onun Roma’yı kurtardığı tepenin gölgesinde yargılayamayacaklarını anladılar ve yargılamanın yerini değiştirdiler. Esasen patriciler Manlius’un ihaneti hakkında haksız da sayılmazlardı. Manlius Senatoyu ezerek iktidara gelmek istiyordu. Amacı kurulu düzeni yıkmaktı ve elbette kurulu düzenin mahkemeleri onu bu nedenle mahkûm edecekti. Nitekim öyle de oldu. Manlius taşınan yargılamada hızlıca mahkûm edildi ve Roma’yı kurtardığı Capitolium Tepesindeki Tarpeian Kayalıklarından aşağı atılarak idam edildi. Roma’da önemli idamlar Tarpeian Kayalıkların atılmak suretiyle infaz edilirdi.

Doğru, Marcus Manlius ihanet içindeydi fakat dediği her şey yanlış mıydı? Plebler siyasal açıdan toplumsal ağırlıklarına ters bir şekilde oldukça zayıf bir temsile sahip değiller miydi? Patriciler siyasal ve dolayısıyla ekonomik alandaki hakimiyetlerine dayanarak plebleri neredeyse sömürmüyorlar mıydı? Marcus Manlius’un ölümü ile bütün bu sorunlar çözülmüş mü oluyordu yoksa bu sorunları kendi siyasal ajandasına alet eden bir fırsatçı mı ortadan kaldırılmıştı? Cevap apaçık ortada sanıyorum. Veii’nin Roma tarafından ilhakından bahsettiğim yazıda belirtmiştim, plebler Veii’den ele geçirilecek toprakların kendilerine dağıtılacağı vaadi ile ikna edilmişlerdi savaşa, fakat bu vaat yerine getirilmemiş ve Veii ele geçirildikten sonra tüm topraklar birkaç patrici ailesi arasında paylaşılmıştı. Yine daha önce bahsettiğim plebleri konsül yapmamak için ihdas edilen konsül yetkileri ile donatılmış askeri tribünlük makamı da pleblerin etkili olmasına yetmiyordu zira hem aralarında mutlaka en az bir patrici bulunuyor hem de önemli zamanlarda yetki sadece particilere açık olan konsüllerde kalıyordu. On İki Levha Kanunları pleblerin en büyük umuduyken oradan dahi o kanunları hazırlayan Patrici Decemviri komitesi bir patrici-pleb arsı evlilik yasağı getirmemiş miydi? Bugüne kadar her birine detaylıca değindiğimiz üzere Plebler şehir kurulduğundan beri birçok hakkı tırnakları ile kazıyarak elde etmişlerdi fakat onlar dahi tam değildi ve uygulamada hep bir sorunla karşılaşıyorlardı. Bu sorunların temelden çözümü için pleblerin de konsül olmalarının önündeki engelin kaldırılması ve pleblerin en üst siyasi güce ortak olmaları gerektiği algısı plebler arasında giderek daha da yayılıyor ve güçleniyordu.

Marcus Fabius Ambustus’tan bahsetmiştim geçen bölüm. Onun torunu aynı isimdeki Marcus Fabius Ambustus’un iki kızı vardı. Bu kızlardan büyüğü bir patrici ile küçüğü ise zengin bir pleb olan Gaius Licinius Stolo ile evlenmişti. Küçük kızı, babasına, kendisinin asla ablasının gördüğü saygıyı ve izzeti göremeyeceğinden yakınıyordu. Hikâyeye göre küçük kızına düşkün olan Marcus Fabius pleb damadı ile birlikte konsüllüğü pleblere açmak için çalışmaya başladı. Çalışmalarına konsüllük yetkileri ile donatılmış askeri tribünlüğe saldırarak başladılar. Tamam bu makam pleblere açıktı fakat son on yılda hiçbir pleb bu makama dahi seçilmemişti. Roma seçim sistemi de patricileri kayırıyordu daha önce de bahsettiğim üzere. Teklifleri basitti, artık konsüllük yetkileri ile donatılmış askeri tribünlüğü kaldırmak ve bir tanesinin plebler arasında seçilmek zorunda olduğu şekliyle konsüllük makamına dönüş yapmak istiyorlardı. Bu arada konsüllük yetkileri ile donatılmış askeri tribünlük de ne kadar yapay bir isim, makamın uydurma olduğu isminden de belli oluyor, ben de bundan sonra bu makama daha kısa olması için konsüler tribünlük diyeceğim. Zaten makamın kaldırılacağı tarihlere yaklaştık, bu yazıya kadar yapaylığını vurgulamak için uzun halini ısrarla kullandım, bundan sonra kısaca konsüler tribünlük diyeceğim. Bu çalışmalar kapsamında Damat Gaius Licinius pleb tribünlüğüne aday olup seçildi. Mesajı açıktı, istekleri yerine gelene kadar senatonun her kararını veto edecekti, buna yeni konsül seçimleri de dahildi. Üç adet temel isteği vardı, ilk isteği kosüllerden birinin pleb olması zorunluluğu idi, diğer istekleri ise her bir kişinin sahip olabileceği toprak için azami bir sınır belirlenmesi ve faiz oranlarının düzenlenmesiydi. Böylece bir daha Veii’de olduğu gibi tüm topraklar birkaç kişiye dağıtılamayacak ve pleblerin borç faizleri altında ezilmesi engellenecekti. Bir pleb tribünü, patricileri ve senatoyu, tüm sistemi esir almakla tehdit ediyordu. Senato bugüne kadar gördüğümüz üzere kriz durumlarında yaptığını yaptı ve topu tüm Romalıların saygı duyduğu karizmatik bir öndere atmayı tercih ederek Camillus’u diktatör seçti. Öyle ya Camillus herkesin kahramanıydı ve onun seçimini veto edemezdi kimse. Nitekim öyle de oldu. Camillus diktatör seçildi. Fakat bu sefer işler Senato’nun umduğu gibi gitmedi. Camillus pleblerle pazarlığa oturdu, anlaştı ve kararını açıkladı. Ne de olsa kararlarına karşı da gelinemezdi, popüler desteğe sahip yasal bir diktatöre karşı ne yapılabilirdi ki? İleride görürürüz onu da gerçi. Camillus konsüllük makamının pleb erişimine açılmasını kabul etti fakat bir farkla, konsüllerden biri pleb olmak zorunda değildi fakat konsüllerden biri pleb olabilirdi, toprak ve faiz hususlarında da pleblerin taleplerini kabul etmişti. Bu talepleri içeren yasa Lex Licinia Sextia olarak bilinir. Bir konsülün pleb olma zorunluluğu kabul edilmese de plebler sonuçtan memnundu, 200 yıllık mücadele zafere yakın bir şekilde sonuçlanmış gibi görünüyordu o anda. Pleb kökenli ilk konsül olma onuruna Pleb Tribünü Licinius’un mevkidaşı ve Lex Licinia Sextia’nın diğer mimarı Lucius Sextius Lateranus erişti. Sene M.Ö. 366’ydi.

Peki neden plebler şimdi erişmişti de konsüllüğe daha önce erişememişti bu kadar mücadeleye rağmen? Öncelikle belirtmeliyim ki sağlıklı toplumsal değişimler zaman alır, tedricidir. Dikkat ederseniz hala pleblerin gidecek yolu var, devinim bitmedi, bitmez de zaten. Plebler önce onların hakkını koruyacak pleb tribünlüğü makamına, sonra On İki Levha Kanunlarına, sonra Konsüler Tribünlüğe, en son de Konsüllüğe eriştiler. Bütün bunlar olurken tarihin ilk grevini yaptılar, askerlik görevinden kaçındılar, her fırsatta şikâyet ettiler fakat tek bir şeyden geri durdular, devrim. Devrim kulağa ne kadar hoş gelse de çoğu zaman sonuçları felaket olmuştur. Roma’da da devrim olabilirdi, belki Maelius belki de Manlius başarıya ulaşabilirdi ve senatoyu devirip çoğunluğun iktidarını kurabilirdi. Sonuç muhtemelen insanlık için felaket olurdu, bu kişiler birer tiran olur ve modern medeniyetin temelini teşkil edecek olan Roma daha emekleme dönemindeyken boğulur giderdi. Roma’yı medeniyetin temeli yapan ruh belki de değişimin tedricen gerçekleşiyor oluşundaydı. Roma her kırılma anında gerektiği kadar esnemeyi başaran bir yapı olduğundan kırılmadan binlerce yıl boyunca hukukun, sanatın, bilimin, bürokrasinin, toplumun gelişebileceği bir ortam sağlamaya devam etti. Bir devrim bu ortamı yok edebilirdi. Biraz önce sorduğum soruya geri dönersek, plebler neden kosüllüğe şimdi erişmişti de daha önce değil. Cevabın bir kısmını verdim, değişim zaman alır, ikinci kısım ise konjontürün de uygun olması gerekir. Bazen toplum değişime hazır olsa bile ortam hazır değildir ve bir değişkenin sisteme girmesi gerekir, Roma’da bu muhtemelen Galyalıların şehri yağmalaması olmuştu. Yağma sonrasında harekete geçen birçok dinamik domino taşı etkisiyle pleblere konsüllük yolunu açan gelişmelerin temelini atmıştı.

Gaius Licinius Stolo, Lex Licinia Sextia ile pleblere konsüllük erişimini açmış, bir kişinin sahip olabileceği toprak miktarı ile kamu arazisinde otlatabileceği sürü büyüklüğüne bir üst limit getirmiş ve faiz sistemine plebler lehine düzenlemeler getirmişti. Kendisi de yıllar sonra kendi getirdiği yasaya uymayarak toprak limitine uymadığı için yargılanacaktı. Yöneticilerin de yasalardan ötürü yargılanması daha önce de belirttiğim gibi Roma’yı çağdaşı ve önceli medeniyetlerden ayıran başlıca özelliğiydi. Dediğim gibi Roma yazılı kanunlara sahip olan ilk devlet değildi fakat ilk hukuk devleti idi.

Gelecek yazıda iç sorunlarını ve yağma sonrası krizleri atlatan Roma etki alanını artık Orta Batı İtalya’nın ötesine taşımaya başlayacak.

Roma Halkı ve Senatosu

Şehrin Kuruluşundan İmparatorluğun Sona Erişine Kadar…

Roma Halkı ve Senatosu

Roma Şehri’nin kurulduğu M.Ö. 753'ten başlayarak Roma Tarihi üzerine yazılar ve podcast yayınları.

Machinavs

Written by

Machinavs

It’s all so pointless. We kill them, and they kill us, so we kill more of them, so they kill more of us. What’s the point anymore?

Roma Halkı ve Senatosu

Roma Şehri’nin kurulduğu M.Ö. 753'ten başlayarak Roma Tarihi üzerine yazılar ve podcast yayınları.