Futbol Asla Sadece Futbol Değildir

Çok yüksek bir enerjiyle güne başladım. İşyerinde bir haftadır bitirmeyi beceremediğim ne varsa iki saat içinde bitirdim. Bununla kalmayıp başkalarına da yardımcı oldum.

Böyle günlerde Limitless filmindeki Eddie Morra gibi oluyorum. Bu yüksek enerji ve motivasyonla başaramayacağım bir şey yok!

Dün akşamki maç bu şekilde ülke ekonomisi ve sanayisine de katkıda bulunmuş oldu. Son yıllarda sık duyduğumuz bir şey var;

“Ülkede iyi giden tek şey Beşiktaş”

Futbol ağırlıklı bir mecrada “Futbol kitlelerin afyonudur” desem garipseyebilirsiniz. Ama bu afyon o kadar kötü bir şey mi? Bence tartışılır. Hadi tartışalım. -Şehir olan Afyon olsa tartışmazdım, üniversite ve yüksek lisans derken ömrümün en güzel yıllarını esir alan soğuk bir şehir çünkü.-

Konuya dönelim. Şunu demek istiyorum; şu an ben farkında olmadan sürekli tebessüm ediyorum ve mutluyum. Dün akşamki Şampiyonlar Ligi galibiyeti, beni daha mutlu ve daha huzurlu bir insan yaptı. Her şeyden önce mutlu uyudum ve mutlu uyandım. Galibiyeti abartıyor muyum? Hayır, mevzu Almanların en başarılı 2–3 takımından birini güle oynaya yenmek değil sadece. Ben Beşiktaş’ın bir parçasıyım. O stat yapılırken gece gündüz takip eden, aksaklıklarda yıkılan, her aşamada heyecanlanan milyonlarca insandan biriyim. Benim de maddi manevi emeğim var orada. Stat yıkıldığında Ankara senin Konya benim şehir şehir gezenlerdenim. Bu kadro benimle büyüdü. Oğuzhan geldiğinde öğrenciydim, şimdi ben bir şirkete sahibim Oğuzhan da iki şampiyonluk ve kaptanlık pazubandına sahip. Yani o da ben de bir nevi yaptığımız yatırımın karşılığını alıyoruz. Ve bu çok iyi hissettiriyor. Marifet iltifata tabidir.

Taraftar olmak bir bütünün parçası olmaktan keyif almaktır. Aslında Sergen İstanbulspor’a gidince Beşiktaş’a küsüp zamanla Gençlerbirliği taraftarı olan amcam için bile öyledir. Mevzu salt başarılı olmak olsaydı herkes Real Madrid taraftarı olur ve mevzu sulh içinde çözülürdü. Ama öyle değil. Hem öyle olsa çok sıkıcı olur.

Kimse sonunu bildiği filmlere gitmek istemez.

Hayatımın çoğu dönüm noktasına Beşiktaş’ı koydum. En zor zamanlarımda Beşiktaş’a sarıldım. Beşiktaş’ın her başarısı, beni çocukken Beşiktaşlıyım diye aralarına almayan şımarık, renkli çocuklardan, üstümde forma var diye beni kovalayan Ankaragüçlü serserilerden alınan intikamdı…

Çok küçüktüm, çok hastaydım karaciğerim beni öldürmek istiyordu ama Feyyaz’ın Fenere gittiği yılki şampiyonluğu hatırlarım. Babamın iş kazası geçirdiği ve tek gözünü kaybettiği dönem gelen 100. Yıl şampiyonluğunun yeri ayrıdır mesela. Sonra ilk üniversiteye giriş sınavım; kendimce başarısız olmuştum ama çocukluk kahramanım Ertuğrul Sağlam teknik direktörümüz olunca her şeyi unutmuştum.

Sonra üniversiteye başladığım yıl şehre alışamayıp dönmeyi düşünürken, maçları beraber izlediğim arkadaşlarımla yaşama tutunduğumuz 2008–2009 şampiyonluğu

Şenol Güneş’in geldiği yıl Beşiktaş gibi benim de çok borcum vardı, beş senedir beraber olduğum kız arkadaşımla tıpkı Jose Sosa ve Beşiktaş gibi ayrıldık. Sosa gibi onun da gözü yükseklerdeydi. Sosa’nın gitmeden Milan’la görüştüğünü de unutmadım. İhanet miydi? Sonuçta Beşiktaş yine şampiyon oldu, Sosa ise geri dönmek istese de dönemedi. Yani anlayacağınız ben ne zaman düşsem Beşiktaş ayağa kaldırdı.

Yani bir gün ben dara düşsem Feda Tişörtü çıkarsam bu sefer Beşiktaş o tişörtü alır, bunu biliyorum.
Ve bu çok iyi hissettiriyor.
Afyon mu? Tiner de diyorlar…
One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.