Kartal Kaynana

Aşkın gözünün en kör olduğu zamanlardı tabii. Hani derler ya aşk kum saati gibidir, insanın kalbi dolarken beyni boşalır. İşte tam da o zamanlar hanıma söz vermiş bulundum, anan bizle oturabilir diye. Hay aklıma tüküreyim.

Kaynana ile oturmak ne ya? Hatta kaynana niye var? Tüm kaynanalar yasaklansın. Evet evet yasaklansın. Bir gün milletvekili olursam bunu komisyona sunacağım. Ömrümü yedi ömrümü. Hayır bir şey değil, ev kadından geçilmiyor. Üç kız, bir hanım, bir de kaynana, ev değil kadınlar hamamı. Evde nereye girsem karşıma bir kadın çıkıyor. Tuvalette bile rahat yok adama. Zaten en mutlu olduğum yer sokak. Orada da huzur yok gerçi. Zırt pırt ararlar, yok ekmek al, yok süt al. Kaynanam her sabah süt içer. Ulan içmesen ne olur? Sanki boyun uzayacak. Kemiklerine iyi geliyormuş. Çene kemiğine iyi geldiği kesin. Bir insan on saniye susmaz mı kardeşim?

Küçükken annemler şımarmayalım diye bizi uykuda severlerdi. Ben de kaynanamı en çok uykuda seviyorum. Bir tek o zaman susuyor.

Evet bugün benim günüm. Dünden beri gözüme uyku girmedi. Hep böyle olurum. Ne zaman o stada gidecek olsam sabahı zor ederim. Yıllarca İnönü’de şimdi Vodafone Park’ta. Değişen hiçbir şey yok. O ruh, o koku, o his hiç değişmedi. Dünyada tek mutlu olduğum yer. Ha, kaynanamın olmadığı her yerde mutluyum ben o ayrı. Ama Beşiktaşımın olduğu yer bambaşka. Hanım da bilir kızlar da. Maçın olduğu gün aramazlar, sormazlar. Kısacası dokunmazlar bana. Bilirler aramıza hiçbir şeyin giremeyeceğini. Daima erken giderim stada. O yemyeşil zemini gördüm mü dünyadan koparım ben. Hele ki bizim çocuklar çıktı mı sahaya; işte o, göğe erdiğim andır. Kendimi bir kartal gibi hissederim stadın üzerinde uçan. Süzülür dururum gökyüzünde.

Az kaldı. Bayılıyorum bu ağaçlı yolda yürümeye. Son metreleri hiç bitmeyecek bir maraton gibi geliyor. Bir an önce atmak istiyorum kendimi ait olduğum yere. Köfte kokuları yaklaştıkça, anlıyorum stada yaklaştığımı. Sanki bütün dünya siyah beyaz yine bugün. Allahım sana geliyorum.

Sonunda evimdeyim. Hibrit de olsa çimin kokusu geliyor burnuma. Yerime oturmak için merdivenleri iniyorum. Bir yandan da uzaktan kesiyorum koltuğumu. Nerede olsa tanırım o koltuğu. Sakın, “ulan hepsi aynı işte bu koltukların, nereden tanıyacaksın” demeyin. Tanırım ben koltuğumu. Burası benim evim. Yalnız yaklaştıkça durum sevimsizleşiyor. Çünkü tam yanımda bir aile var ve benim yan koltukta oturan kadın arkadan aynı benim kaynana. Allahım beni neyle sınıyorsun? Bari burada yapma bu sınavı. Neyse yerime geldim ama şoktayım. Kadın bildiğin benim kaynanamın ikizi. Tam da benim koltuğun yanı. Tamam, ben de seviyorum ailece maça gelen insanları. Çoluk çocuk formalarını giyip geliyorlar. Çoluk çocuk tamam da, kaynana ne birader diyesim geliyor herife.

Yani hangi aklı selim insan kaynanasına passolig çıkartır? Niye çıkartır? Passolig’i olan kaynana mı olur? Kaynana’nın eski bir cüzdanı olur. Onun içinde de biraz bozuk para, rahmetlinin siyah beyaz vesikalık fotoğrafı falan olur. Ne işi var passolig kartının o cüzdanda? Allahım yanına oturtacak 41902 kişi varken niye ben?

Mecburen yalandan bir gülümseme ile yanına oturuyorum. Şu andan itibaren tek dileğim var, inşallah sağır ve dilsizdir. Yoksa bugün geçmez. Daha da maça iki saat var. Valla geçmez. Teyzenin sağır ve dilsiz olmadığı oturduğum an ortaya çıkıyor.

Teyze: Sen de mi Beşiktaşlısın?

(“Yok ben Fenerliyim ama stadı merak ettim” diyesim geliyor.)

Ben: Formadan mı anladınız? (Yalandan bir gülümseme ile)

Teyze: Formadan anladım. Ama bu geçen sezonun forması. Almadın mı bu sezon?

Teyze beni stadın hibrit çimlerine gömerek devam ediyor.

Teyze: Al oğlum al, olmaz öyle şey. Sen almazsan, ben almazsam bu Talisca’nın bonservisi nasıl alınacak? Biraz sigarayı azalt, git forma al.

Beni çime gömen teyze üzerimden silindirle de geçtikten sonra yüzüme bakıyor cevap vereyim diye.

Ben: Tabi Talisca, ya.

Diyorum ama gerisi gelmiyor. Bildiğin boğazıma düğümledi lafı teyze.

Teyze: Böyle armut gibi kalırsın işte. Sonra Lens o golü niye kaçırdı? Sen görevini yapıyor musun ki Lens yapsın?

Teyzenin içinden Sanlı Sarıalioğlu çıktı yemin ediyorum. Bir şeyler söylemek istiyorum ama olmuyor. O kadar sert daldı ki teyze. İşin kötüsü haklı. “Dur bari kıvırayım bir şeyler” diyorum kendi kendime.

Ben: Ya bende var forma. Bu sabah tam giymek için çekmeceyi açtım, baktım hanım yıkamış. Mecburen bunu giydim.

Bunu dedim ama teyzenin bakışlardan yemediğini de anladım.

Teyze: Beşiktaşlı adama yalan söylemek yakışıyor mu hiç? Süleyman Seba’nın kemikleri sızlıyordur şimdi. Ayıp ayıp.

Az önce hibrit çimlere gömülen ben hızla stadın temeline doğru gidiyorum. Bu sohbet devam ederse yerime Anıtlar Kurulu karar verecek herhalde. En iyisi seri şekilde konuyu değiştirmek.

Ben: Torunlarda maşallah kocaman olmuşlar.

Teyze: Kocaman dedin de aklıma geldi. Sende Aykut Kocaman gibi zor yerden geldi mi soru kaçıyorsun hemen.!!! Değiştir evladım değiştir konuyu.

Ben: Yok canım ne alakası var? Ben öyle görünce şey ettim.

Teyze: Hah, şimdi de Süleyman Seba’ya bağladın. Görünce şey ettin.

Allahım bu nasıl bir gün? Kadına yetişemiyorum. Böyle kaynana mı olur lan?

Ben: Ben niye kaçayım canım? Yalnız siz de maşallah fırsat vermiyorsunuz konuşmama. Atiba gibisiniz. Devamlı pres.

Teyze: Konuş evladım konuş. Ama doğru konuş. Beşiktaşlı gibi konuş.

Ben: Ama öyle ‘gibi’ falan ayıp oluyor. Lütfen Beşiktaşlılığımı sorgulamayın. Neyse. Bu damat mı yoksa oğlunuz mu?

Teyze: Damat. Belli olmuyor mu?

Ben: Valla ben anlamadım. Ama iyi bari Beşiktaşlı damat denk gelmiş.

Teyze: Denk mi gelmiş? Bunlar kızı istemeye geldiler. İlk sorum hangi takımı tutuyorsun oldu. Milli takım demez mi? En sevmediğim adam tipi. Ulan erkek adam renkli de olsa bir takım tutar. Sünepe bu sünepe. Vermedim kızı tabii. Rahmetli olsa kapıdan sokmazdı. Sonra allem ettiler kallem ettiler, Beşiktaşlı oldu. İstemeye formayla geldi. Verdik artık.

Ben: Valla tebrik ediyorum sizi. Yola getirmişsiniz damadı.

Teyze: Beşiktaşlı adamdan zarar gelmez. Sonradan da olsa doğru yolu bulmuş demektir. Affedip basacaksın bağrına. Bu beni yanılttı aslında.

Ben: Nasıl yanılttı?

Teyze: Babel gibi.

Ben: Babel gibi mi?

Teyze: Babel gibi. Bu forma falan giyince istemede, ben sırf bana şirin görünmek için yapıyor diye düşündüm. İmzayı attı mı bırakır dedim. Ama maşallah çıkartmadı formayı. Hakkını da veriyor. Gözüme girdi iyice.

Ben: Sol kanadı çözdünüz yani?

Teyze: Bir Şenol Güneş kolay yetişmiyor. Sen kolay zannediyorsun böyle kalabalık aileyi yönetmeyi. Benimki rahmetli olunca, Tamer Tuna’sı gitmiş Şenol Güneş’e döndüm. “İhtiyacım yok” dersin ama dışı seni yakar içi beni. Hadi ben biraz torunlarla ilgileneyim. Golde bir yerlerini yumruklarsam kusura bakma. Her zaman içimizden Şenol Güneş çıkmıyor. Arada Abdürrahim Albayrak kaçıyor içime.

Ben: İnşallah gol olsun da, ben dayak yemeye razıyım.

Teyze torunlara döndü ama ben hala kendime gelemedim. Şöyle kaynanam olsun yanımda, bırak Kiev sokaklarında siyah beyaz bayraklarla dolaşmayı, Derin Futbol bile seyrederim.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.