Respect Beşiktaş

Anneme Avrupa Fatihi olduğumu söylemeyin, o benim hala yenilip ezilmediğimi sanıyor!

Kadıköy’de kalecisiz Beşiktaş, Koray’ın müthiş golüyle Fenerbahçe karşısında 4–3 öne geçtiğinde sessizliğe gömülen 55 bin taraftarın orta yerinde; sadece spiker Ercan Taner’in heyecanlı sesi duyuluyordu:

“Tarihi bir maç izliyoruz, tarihi!”

Evet, çok doğru. Beşiktaş’ın kalecisiz kalıp, 10 kişilik takımdan Pancu’ya eldiven giydirdiği, hakem eyyamının her türlüsünün yaşandığı bir derbide; o yılın en güçlü şampiyon adayına karşı Kadıköy’de 4 gol atıp galip gelmesi tarihi bir olaydı.

Üzerinden 12 yıl geçti ama bugün hala unutulmayan maçlara yönelik her türlü sohbette kendisine yer bulur, tarihi maç dendiğinde akla gelenlerin başında yer alır bu karşılaşma.

Yalnız, o maçla ilgili biraz hafızaları tazelemekte yarar var. Özellikle maçın ilk 30 dakikasında Fenerbahçe, Beşiktaş kalesini ablukaya almıştı. Direkten dönen toplar, kurtarışlar, şansın yardım ettiği anlar…

Tam da bu boğucu baskının ortasında zorlanarak ilk atağını yapan Beşiktaş, Tümer’in şahsi becerisiyle kaleye çektiği ilk şutla golü bulmuştu. Maç boyunca Beşiktaş’ın neredeyse kaleye çektiği ve isabet bulan her şutu golle sonuçlandı.

Beşiktaş’ı o maçta unutulmaz yapan; oyun anlayışı, felsefesi, kültürü değildi. Bülent Demirlek’in gaddar ve taraflı yönetimiyle aciz duruma düşürülmek istenen Beşiktaş’ın; ruhsal olarak şahlanışıydı akıllardan çıkmayacak olan.

Ama oyunun özüne baktığınız zaman, daha fazla gol kaçıran, topa daha fazla hükmeden, oyununu kabul ettiren takım Fenerbahçe’ydi.

Dün akşam Porto’da alınan galibiyeti bu açıdan değerlendirmekte büyük fayda var. Zira yapılan, ortaya koyulan iş; azımsanacak bir şey değil.

Beşiktaş, Ercan Taner’in tabiri gibi “tarihi” maçlarından birini oynadı. Benim de içinde bulunduğum birçok kişinin kafasında oluşan kalıpları yıkıp geçti. Bambaşka bir anlayışla, gerçek anlamda geçiş yaptığı seviyeyi gözler önüne serdi. Peki nedir bu seviye? Biraz vaktiniz varsa, anlatayım.

Şampiyonlar Ligi kuraları ilk çekildiğinde diğer takımların forumlarına göz gezdirmiştim. Porto’nun taraftar forumlarında dikkatimi çeken bir husus vardı. Daha önce karşılaştığımız, oynadığımız bir Avrupalı rakip olmasına rağmen taraftarın büyük bir kısmı Beşiktaş’ı tanımıyordu. Futbolu geniş anlamda takip eden, bizim maçlarımızı da izleyen ufak bir kitle dışında çoğunluk bizi bilmiyordu. 3. torbadan gelen en zayıf takımlardan biri olduğumuzu söyleyip seviniyorlardı. Hem de kadromuzda iki önemli Portekiz futbolcusu varken, geçtiğimiz yıl Benfica ile ve bir önceki yıl Sporting ile enteresan maçlar oynamış olmamıza rağmen, neden bu adamların hafızasında bir iz bırakamamıştık?

Avrupa arenasında oynadığımız maçların önemi, sadece elde ettiğimiz maddi kazanç ve kupalarla ölçülemez. Orada daha başka bir şey var. Yıllar sonra Beşiktaş o ipin ucundan ilk defa tuttu, şimdi de ipi çekmeye başladı. Fikret Orman’ın dilinden düşürmediği dünya kulübü olabilmenin yolu tam da bu ipten geçiyor.

Porto’yu kendi sahasında kendi taraftarının önünde şans eseri bulduğunuz bir golle yenmenizin, uzun vadede Beşiktaş algısına ve markasına katabileceği hiçbir değeri yok. Ama Porto’yu dünkü maçta olduğu gibi bir futbolla yenerseniz, kazancınız sadece üç puan değildir. İşte bu yüzden biz; “tarihi bir maç oynadık, tarihi.”

Maç boyunca alışılagelmiş hücumcu kadromuzdan, kazanma amaçlı oyun anlayışından feragat etmedik. Soğukkanlıydık, serinkanlıydık, delikanlıydık. Maçın her anında rakipten daha hızlı düşündük, daha iyi uyguladık. Daha olgun oynadık. Baskıyı kaldırabildik, reaksiyonu hep doğru yerde ve zamanında verdik. Neredeyse 8 hücumcu kimliğe sahip futbolcuyla oynamamıza rağmen ciddi açıklar vermedik. Bireysel oyuna aşırı yatkın, Avrupa maçı görünce iştahlanıp, kendini ön plana çıkarmak isteyeceğini bekleyeceğiniz çok sayıda oyuncuyla, yüzde yüz takım oyunu oynadık.

Maç bitti, hakem son düdüğü çaldı. Beşiktaşlı futbolcular, teknik heyet sakin bir şekilde rakibin ve hakemin elini sıkıp soyunma odasına gitti. Kimse çılgınlar gibi sevinmedi, sahanın ortasında taklalar atılmadı, maç sonrası kimse hamaset içerikli açıklamalar yapmadı. İşte biz, tam da bu sebepler yüzünden tarihi bir maç oynadık.

Size bir örnek vereyim. Manchester United ile bugüne kadar üç büyük takım da maç yapmıştır. Fenerbahçe, kırk yıl sonra Old Trafford’daki ilk galibiyet şiarıyla; 90 dakika rakibine mahkum oynayıp, Boliç’in attığı ve rakibe çarpıp yön değişiren bir şutuyla gelen galibiyetini, övünerek hatırlar. Gidin Avrupa’da futbolu iyi takip edenlere sorun, o galibiyet hiçbirinde iz bırakmamıştır. Ha keza; Mustafa Denizli yönetimindeki Beşiktaş’ın, yine benzer gelişen bir maçla, Trafford’da Tello’nun tek golüyle aldığı bir galibiyet var. Bırakın İngilizleri, çoğu Beşiktaşlı bile bu maçı heyecan verici bulmaz. Ama Galatasaray’ın Manchester United ile 3–3 berabere kaldığı maç farklıdır. Çünkü orada şansa atılmış bir gol yok, ölümüne savunma yapan bir takım yok. 2–0 geriye düştükten sonra şahsiyetli bir oyun oynayan, maç berabere bitse bile İngilizler’in bir daha zihninden silinmeyecek anılar bırakan bir takım var.

Yani; Avrupa arenasında elde ettiğimiz puanlar, galibiyetler elbette önemli ama asıl olay “respect” meselesi. Dün akşam oynanan maçtan sonra Porto’lular artık Beşiktaş ismine saygı duyacak. Bunu skorla kazanmadık, oyun anlayışımızla kazandık. Bundan sonra grupta oynayacağımız beş maçı da eski günlerdeki gibi tek atak tek golle, dağınık oyunlarla, şansın yardımıyla kazanacağımıza, bu müthiş oyun anlayışıyla oynayıp kaybedelim; ben razıyım. (Editörün notu: Neyse biz yine de çok şeyetmeyelim.)

Şenol Güneş ve çocuklarının önünde saygıyla eğiliyorum, Türk futbolunun kendi içinde her açıdan çürüdüğü bir dönemde böyle bir “karşı devrimi” başarabildikleri için hepsine şükranlarımı sunuyorum.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.