“(1) Tatil Günü”

>*Resim için, Yağız Basgıcılar ‘a çok teşekkür ederim.

Merhaba,

Ben Emilio Santos.

Tamamıyla gerçek, ve kurmaca bir karakterim.

Anlatılarımın hepsi doğru veya değil.

Aynı senin gibiyim.

İşin aslı, bu ismi bilenleriniz-bilmeyenleriniz vardır diye açıklamak isterim: İhsan Oktay Anar üstadımızın “AMAT” adlı eserinde kaleme aldığı bir karakterin, kendi anlatılarım da vücut bulmuş haliyim. Kanlı ve canlıyım; hayallerin oluştuğu maddeyim.

Ve büsbütün işime geldiğim gibi davranıp, yazıyorum; yaşıyorum.

Aynı senin gibiyim.

Ama bu yazımda kendi anlatımımı paylaşmak yerine, sana başka bir yalan dünyada gerçekleşmiş doğruları anlatacağım.

Sana, senin yaşadığın şeyi anlatacağım.

Aslında senin her gün herkese yaptığını, bu sefer ben sana yapacağım.

Aynı senin gibi olacağım.

Ondan dolayı bu, tamamıyla senin anlatın olacak.

Keyifli okumalar dilerim.

Ç.T (32)

“Oyundan sonrası, oyundan öncedir”

S. Herberger

Y (29), uzamış olan koltuk altı kıllarını bir makinenin sivri uçlarıyla aynaya bakarak kendisi almaya çalışıyordu. Üzerindeki yeşil “N” marka atletini çıkarttı ve tuvaletin herhangi bir yerine savurdu. Saçları kısaydı, koyu kumral bir tene sahipti, sol kulağında iki halka küpesi olan yakışıklı bir adamdı. Ve bunu biliyordu. Bildiği içinde zaman zaman kibirliydi. Sol bileğindeki kaplumbağalı ip bilekliğin tersini yüzüne çevirerek düzeltti. Şu anda da temizlenmenin verdiği haklı gururla külotunu ayaklarından aşağı sarkıtarak ayağına kadar getirdi ve çevik bir hareketle eline fırlattı. Kokladı ve pislenmişti; o gün onun için: Uçaktı, hava limanıydı, gelmekti derken, biraz yorucu olmuştu. Sarı, hafif çişli-kakalı donunu köşedeki duran kirli sepetine attı. Bütünüyle çıplak kalınca, tekrar anımsadı ki, tek sevmediği yanı kilo almaya müsait olan elmamsı yanaklarıydı. Bu klasını bozabiliyordu zaman zaman kendisine dikkat etmezse; yine de her türlü güzel adamdı. Elindeki makine ile, tamamıyla çıplak kalmış bedenindeki kılları almaya, temizlemeye devam etti.

Genital bölgesindeki kıllarını almak için artık duşa girmesi gerektiğinin farkındaydı. Suyu, buz gibi yaptı ve kasık kıllarını da dikkatlice budamaya başladı. Buz gibi su, onu iyi anlamda uyarıp, sertleştirse de buna şimdilik aldırmadı. Çünkü önünde tam 17 günlük bir tatil vardı, ve bu sıkıcı işlerin birisi tarafından yapılması gerekiyordu. Daha duştan çıkıp, bavuluna en sevdiği markalardan oluşan; “N” ve “A” T-Shirt’lerini, “L” ve “T” gömlekleri, “B” ‘ den özenle seçmiş olduğu mayolarını ve tabi ki de olmazsa olmaz “H” şortları koyacaktı.

Banyodan ıslak ayaklarıyla çıktı. Kendi yaratılışına, Tanrı’sına aynada baktı ve kendini bir kez daha sevdi. İçinden, “Dik dur Y, kamburun çıkmasın. Saçlarımın arkası açılmaya başlıyor, belki ilerde ektirttirim. Buna gücüm var. Kaslarım eriyor, bunları geliştirmek için yanıma “A.S” marka dumbıllarımı almalıyım. Tatilde bolca vaktim olur, orada çalışırım.” diyordu.

Telefonuna baktı, ışığı 2–3 kere yanıp sönmüştü. Uçaktan indiğinden beridir hattı çekmiyordu, demek ki şimdi o da kendine gelmişti. Birisi sevgilisinden, ki kendisi, “A” kıtasının, “F” ülkesinde, “P” şehrinde yaşamaktaydı; ona “F” dilinde “Seni özledim amour. Tatilin umarım hemen biter de tekrar yanıma gelirsin. Belki bu sefer bale gösterimi de izlemeye gelmek istersin. Sana bunun için bir davetiye atacağım. Orada beni sakın unutma! Beni özle, xxx, sevgilin J(25)”

Bu mesaj onun yüzünü pek güldürmüyor, hatta nedenini bilmediği bir şekilde içine sıkıntı salıyordu. Kız arkadaşını sevdiği doğruydu, ama onun o vasat bale gösterisini izlemek isteyecek kadar sevip-sevmediğinden asla emin değildi ve bu bir sorundu. Yine de bu sorunu şimdi düşünmeyip, ertelemeyi seçti. Bu sıkıcı şeyleri düşünmek için nasıl olsa zamanı boldu. Güzel beynini bir ara bunla meşgul edebilirdi.

Esas önemli olan diğer bildirimdi. Bu bir maildi, bu sabahki gittiği hastaneden, kendisinin yaptırmış olduğu tahlil sonuçları gönderilmişti. Böylesine yemesine, içmesine, sağlığına dikkat eden feet bir adamın, kalıtsal miraslar olarak adlandırılan bir hastalığa tutulması, ihtimal dahilindeydi. Kimin, kimde ne olacağını ne biteceğini kimse bilemezdi. Her 3–4 ayda bir insülin direncini ölçtürüp, kendisini düşman birliği olan şekere karşı korumaya alması gerekiyordu. Bu miras ona muhtemelen atalarından yadigardı. Neyse ki bu seferki sonuçları iyi gibiydi. Asla anlamadığı referans değer aralıkları, rapor sonucu cümleleri ve bir yığın sayısal veriler arasında sıkılmıştı. Telefonu bir köşeye fırlattı; ve ertesi sabaha kadar bakmayacağına, alarmını kurduktan sonra söz verdi. — Ne de olsa doktoruna, ölecek miyim diye sorduğunda, hayır cevabını aldığına göre; sıkıntı yoktu, kendi durumunda. İdare ederdi. Aptal hastane raporları ve sevgilisi bekleyebilirdi. Bu bir tatilse, her şeyden uzaklaşmak demekti.

Bavulunu yapmak için, üstündeki havluyu beline kadar indirdi ve istediği eşyalarını dolaplardan indirerek hassasça yerleştirmeye başladı. Bir de okumayacağını bile bile, bir kitap atmak istedi, bavuluna. Bu yol gösterici bir kılavuz niteliğinde olan, çok hoş bir edebi roman, bir kişisel menkıbe idi. “P.C” ‘ dan “S” adlı eseri seçti; parmakları, narince. Kitabın kapağının üstünde, yeni basım olduğu için; yenilenmiş haliyle, sarı piramitler ve ne yapacağını bilemeyen, kıvırcık saçlı bir çobanı seçmek, kolaydı.

Çocukluktan beri büyüdüğü evde olmak sımsıcak ve güzel bir duyguydu. Duvarların açık sarı çimen yeşili rengini, yatağının serinliğini , yastığının temiz çilekli deterjan kokusunu içine çeke çeke uyumaya çalıştı.

Yanına, çeşitli notlar aldığı, yazılar ve hikayeler yazdığı soluk mavi kapaklı defterini ve üstünde uğurlu şahin resmi olan, mavi kalemini almayı unutmamayı, kafasına son anda kazıdı.

Sabah, daha alarmı bile çalmadan, kardeşi E(16), ağabeyinin odasına çattıdanak girdi. “Ağabeyyyyyy uyan hadi tatil günüüüüü!!!!” Gençti, çok gençti, gençliğin verdiği o enerji bütün vücuduna ve ruhuna yayılmış, adeta etrafa yansıyordu. Gözlerindeki gençlik ateşi henüz kıvılcım halinde, yanmaya bile başlamamıştı. Bu haliyle en az yüz yıl yaşar gibi duruyordu. İlk 10 yılımızı tam olarak hatırladığımızı var sayarsak, henüz bu hayatı sadece 6 yılcık yaşamıştı. Saçları beline kadar uzun, çekik gözleri, incecik bedeni ve dişindeki renkli telleriyle, onu sevmeyen ölsün cinsinden bir yaratılıştı. Y, normalde bir erkek olduğu için, böyle odasına destursuz girilmesinden pekala hoşlanmazdı ama o da bu sevimlilik abidesi kıza karşı koyamıyordu. “Gel len buraya bıdık seni,” dedi. Ve birbirlerine sarılarak ağabey-kardeş, alarmın çalmasını bekleyene kadar koklaşarak, bir sevgi bulutunun içinde sızı verdiler.

Kahvaltılarını anneleri N(53) Hanım hazırlamıştı. Henüz babaları A(65) Bey uyanmamıştı. Beyaz örtülü masada, herkese yetecek kadar yiyecek vardı. Çünkü anneler, her zaman kime neyin yeteceğini içgüdüsel olarak bilirler. Y ve E, iki güzel kardeş annelerini öptüler, ona sarıldılar. Onun hep mutlu olmasını istiyorlardı. Babalarının da, onlarla gurur duymalarını istiyorlardı. İki kardeşinde okulları, ”A” ve “A” kıtalarını bağlayan bir köprü niteliğinde olan, dünyanın en güzel ülkesi, “T” ‘ nin “İ” şehrinin en iyileriydi.

Y, “İ.E” mezunu idi, ama mezun olduktan sonra kendi vatanında, kendince haklı nedenlerle kalmak istemeyip, gurbete: “A” kıtasının, “A” ülkesinde, “B” şehrinde özel bir firma olan “B” ‘ de çalışıyordu. Maaşı dolgundu, “€” üzerinden aylığını kazanıp, ayrıca orada hem, evrensel bir dünya bütünlüğüne sahip olan, “İ” dilini hem de yaşadığı ülkenin kullandığı, sert vurguları olan “A” dilini geliştiriyordu. Buraya, ailesinin yanına sadece bu tatilini geçirmek için gelmişti. Orada refah çoktu ama burada da huzur vardı. İkisini denk getirmek pahalı işti bu hayatta.

O, bu 17 günlük tatilde; bu muhteşem kimyayı birleştirmeyi düşünüyordu.

“P” marka arabalarına bavullarını doldurmuşlardır. Babaları A Bey hızlıca bir şeyler atıştırmış, masaya bile oturma gereği duymamıştı. Siyahtan, artık beyaza çalmaya başlayan saçlarını briyantin sürerek arkaya salmış, bıyıklarını toslamış ve yaşlılığın ona verdiği kamburluk rütbesini sırtını dikleştirerek kurtarmaya çalışıp, gömleğinin yakalarını düzeltmiştir. Yola çıkacak olan her erkek gibi gergindir. Erkekler arasında bu gizli bir arketiptir aslında: At, avrat, silah olayı; günümüzde yerini, araba, eş ve teknolojik aletlere bırakmıştır. Ademoğlu, araba kullanacağı vakit ata binip savaşa gider gibi gergin olur. A Bey de bu gerginliği yaşıyor ve etrafına da esaslı bir şekilde yaşattığı için aile üyeleri de bu kalaydan nasibini alıyordu.

Arka koltukta Y ve E kardeşler otururken, ön de kıvırcık saçları, mutaassıp beyaz uzun elbisesi ve “Ö” usulü arkadan renkli ipli gözlükleriyle, (ki kendi işi de zaten buydu, en sevdiği şey okuldaki çocuklara sürekli Atatürk sevgisini aşılamaktı desek, yanlış belirtilir olmaz) yolu tarif edip, kocasına yardımcı olması için N Hanım oturuyordu. Telefondan “Y” adlı bir uygulamadan gidecekleri yeri şimdiden işaretlemişlerdi. Yol uzundu. Takriben; 696,7 km’lik bir yolculuk sonunda, toplam 7–8 saat aralığında “İ” ‘ den “B” ‘ ye gidebileceklerdi.

Allah, onlara yolda kaza bela vermesindi.

Yolculukların ilk bir saati hiç geçmek bilmez. Çünkü vücudumuz bu farklı duruma alışmaya çalışır. Buna zıt olarak da son bir saati hemencecik geçiverir. Geçemeyen bu saat dilimi için, eğer arabayı kullanan kişi biz değilsek, kendimize bazı meşgaleler bulmalıyız dır. Y, önce gözlerini kapatarak her bir dakika da bir açma şartıyla önüne gelen ilk plakaya bakmaya, ve bu plakanın sonu tek ise; ona, ve tatillerine şans getireceğine inanıyordu. Bir kere denedi:

“F” marka; 34 TZ 8337

Sevindi. Küçük ritüeli tutmuştu. Bir de bir yetmezdi ama, en az üç olması gerekirdi böyle şeylerin. Saatler sonra tekrar denedi, aradan zaman geçsin de bir bozukluk olmasın diye:

“H” marka; 16 BNZ 199

Büyü, güzel gidiyordu. Bu oyunu oynarken arada uyuduğu da oluyordu tabi ki, ama kafasından bu şans çemberi oyununu oynamaya devam etmek istediğinin de farkındaydı. En son ve en önemli olan 3. denemesini artık tatil beldesinin yakınlarında yapmaya karar verdi, o son vuruşu olacaktı; ve kendi elleriyle açtığı şans kapısını da kapatan araba/plaka olacaktı.

Y bu süre zarfı içinde zaman zaman uyuklarken, kardeşi E onu “I” marka telefonundan video ya çekip, çok sevdikleri ve onlardan büyük olan kuzenleri olan Ç(32)’ye atmıştı. Ç’de bu fırsatı asla kaçırmamış, onlara Y’nin uyuma taklitlinin iki kat beterini, makarasına onlara geri atmıştı. İki kardeş bu video ya çok gülmüşlerdi. Y, halen telefonuna doğru düzgün bakmamıştı (gelen bildirimleri de hiçe saymaya devam ediyordu diyebiliriz), ama Ç’ye bir nasılsın demek için eline almaya karar verdi, zımbırtıyı. Ç ona dargındı; tatil dönüşü mutlaka kendisini ziyaret etmesini istediğini mesajla belirtti. İki kafadar kuzen, tatilden döndükten sonra görüşeceklerine SÖZ verdiler. Y, ailesiyle gittiği tatilden döndükten sonra, belli bir süre daha “T” ‘ de kalacağı ve daha sonrasında uçak bileti bakacağı için, burada, “İ” ‘ de görüşme için zamanları olurdu. Birbirlerine verdikleri sözlerinin kırıldığı, daha önce hiç görülmemişti. Olacak iş değildi.

Araba yoluna sallana sullana devam ederken, Y, buğulu bir rüya gördü:

Gidecekleri yerdeki denizi gördü, suyu soğuk sayılırdı. Dışarısı sıcak olduğu için hemen içine girmek isteğini hissediyordu. Kendi yüzünü görmüyordu ama ayaklarının, parmaklarının — küçük serçe parmağının, kollarının ve ellerinin farkındaydı. Suyu hissetti, kendini pelte gibi içine bıraktı. Suyla ilk temasında yüzü gerilmişti; eridi, ve bunu çok sevdiğini, kendisine, belki de, ölmesine yakın her yerinde bu hastalıktan dolayı yara bere içinde kalan, ve bu ezilen yerlerden nahoş diyebileceğimiz kokular fışkırtan,dedesine lanet okuyarak, bu aptal kalıtsal hastalıklarına bile iyi geldiğini hissetti: Denizin. “Bu su, resmen şifalı be!” diyordu bir ses ona, kendi içinden, kendi içine doğru. Kocaman, çirkin ve yaralar içinde bir kaya gördü. Üstü yosunlu, yüzü sivilceli bir adamı anımsatan, pis kokulu leş bir görüntüydü bu. Rahatsızlıkla kafasını başka yöne çevirdi, deniz içinde. Arkasından kendi dilinden olmayan naif bir parça duyuluyordu. Balıklarla birlikte yüzüyordu şimdi de, irili, ufaklı balıklardı bunlar. Son manevrasını yapıp, en alta ki Caretta Caretta ya dokunmak için en dibe daldığında, kendi bedenini dışarıdan, kumların yükseldiği taraftan, kendisinin çocukluğuna benzeyen bir ufaklığın, onu, kendisinin minik elliyle bir gözünü kapatarak, onu daha iyi görebilmesi için, izlediğini sezdi. Bu görüntüye dalmışken, şişko bir kum balığı onun ayağını şiddetli bir şekilde ısırıp kanattığında ansızın…

İrkilerek, gözleri kanlı, boğazı kurumuş olarak uyandı. Minik kız kardeşi yine bir fırlamalık peşinde ağabeyinin ayağına kendi tırnak makasıyla kanırtıyordu. Ona kızmadı, sadece çok güzel bir kız olacağı için tedirgindi. Onu nasıl sağdaki soldaki saçma sapan salça heriflerden, hem de bu ülkede yaşamazken koruyacaktı. Tatilin bir gecesi onunla baş başa içki içip, onu kör kütük sarhoş edip, “İşte bu duyguyu sana tattırmak istedim ki, başına, bir gün birisi böyle bir fenalık yapmak isterse kendi sınırlarını bil ve kendini savun yavrucuğum,” gibi beylik ağabey cümleleri kurmalıydı. Bu tecrübeyi herkesten önce, ona, kendisi yaşatmalıydı diye düşündü, Y. Bunu kesinlikle tatilin sonlarına doğru uygulayacaktı.

Epeyce bir yol alındığı için, bezgin şoförümüz A Bey yorulmaya başladığından dolayı kısa bir mola verilmesine karar verdi. Boynu sıcak altında gitmekten dolayı kızarmış ve pişmişti. Terinin, kumaşla olan birleşik, karışık kokusu arabayı hafifçe dolduruyordu. O bir babaydı, bundan dolayı kararlar bu arabada ve dünyanın herhangi bir yerinde ondan çıkmalıydı. Sertti ama vicdanlıydı da. Bu ona yapmış olduğu mesleğin verdiği bir tatlı/sert davranma tutumuydu. (Kendisi, özel bir kurumda eski bir “M” ‘ idi. En sevdiği şey yönetmek, yönlendirmek ve bitirmekti; neyi, ne ölçüde tüketip, bitirdiğini sorgulamazdı. Nasıl olsa, kol kırılır yel içinde kalır diye düşünürdü. Fazlasına kafa yormazdı — İstese bile bunu yapacak potansiyeli kendisinde hiç görememişti: Bir şeyleri bitirmekte ustaydı. Neyi olduğu önemli değildi.)

“M” şehrinin yakınlarında bir mola yeri buldular. Burada hem bir şeyler yiyecekler, hem de benzini full leyeceklerdi. Self servis bir yerdi burası, herkes kendi sevdiği çorbayı, ara sıcağını ve ana yemeğini aldı ve masaya getirdi. Televizyon da “D” kanalı açıktı ve tam da yollarının üstünde gerçekleşmiş olan, biraz ilerilerinde, feci bir kazadan bahsediyordu. Bir zincirleme kaza olmuştu. Ölenler, kalanlar vardı. Huzursuz haberdi, ama onların başlarına gelmedikleri için çok da umursadıkları söylenemezdi; bu mola yerindeki insanların da bu habere bir göz ucuyla bakıp, üzülmekten, ve kendileri o pozisyonda olmadıkları için mutlu olduklarını düşünmekten başka istekleri yoktu. Herkesin önündeki soğumaması için biran önce yemek istedikleri, lezzetli besinler çok daha önemliydi. Y, “Baba biraz önce, saçma sapan bir rüya gördüm, bak anlatıyım size de,” diyerek masadaki sessiz havayı bozmak isterken; A Bey buna karşı çıktı ve yemeklerimiz de bittiğine göre artık kalkabiliriz diyerek onu dinlemediğini belirtti. Bir şeyleri bitirmekte ustaydı. Neyi olduğu önemli değildi.

Moladan sonra yola çıktıklarında, Y biraz babasına bozuktu. Ondan “Hadi evlat arabayı sen kullan biraz da” cümlesine omuz silkerek cevap vermemişti. Kullanmak istemediğini belirmişti aslında, sessizce. A Bey, onu zorladı, yorulduğunu belirti ve annesi N Hanım’da “Oğluşum hadi, baban yoruldu biraz da sen kullan” demesine kıyamayarak koltuğa geçmişti. Babası arkada kızıyla oynarken, önde Y de annesi ile sessizce sohbet ediyordu. Bir sitemdi bu, babasına. Ama bir işe yaramayacağının da bilincindeydi bunun. Yine de denemekten, defalarca denemekten zarar gelmezdi. “R” marka güneş gözlüklerini düzeltti, boğazını temizledi ve “Anne,” dedi, yutkundu, ama devam etti, tıpkı yola pür dikkat devam ettiği gibi; “Sizleri özlüyorum annem. Seni, kardeşimi… Babamı da tabi ki. Gurbette olmak zor. Ama buraya dönersem de, bilmiyorum. Mutlu olmakta zorlandığımı hissediyorum bazen. Biraz önce okuduğum kitapta, güzel bir örnek vardı. Hikayenin geçtiği sayfaları, kendi notlarımı; yazılarımı tuttuğum not defterime de yazdım, sanırım, 45–47 sayfalar arasındaydı, mutluluğun; yani esas mutluluğun madde ve mana arasındaki dengede olduğundan bahsediyordu.” Alnındaki birikmiş teri sildi. Bu ön koltuk hakikaten de ayrı bir sıcaktı. Devam etmesine engel değildi bu durum ama: “Bir tutkumuzun peşinden koşarken, mutlaka çevremizdeki güzellikleri de gözden kaçırmayarak bakmamızı, ama bunu yaparken elimizdeki bir çay kaşığı kadar olan yağımızı, değer yargılarımızı da yere dökmememizden bahsediyordu. Anlaması güç bir benzetme bu. Ama sen anlarsın anne. Hep anladın.” Annesinin gözleri dolmuştu, oğlunun yüzünü okşadı. Oğlu da yüzünü annesinin eline yaklaştırdı ve kısacık bir süre, onun çamaşır suyu kokulu ellerine kendini bıraktı. Annesi, çantasından, mola yerinde almış Atatürk imzalı sticker’ını çıkarttı. Onu arabanın torpido üstüne incelikle yapıştırdı. Bunu yaparken Y, annesinin ellerinin titrediğini fark etti. Acaba ona — onlara söylemediğini bir hastalığı mı vardı bu kadının? Dünyası başına yıkılırdı. Bu kasvetli düşüncesinin pek üstünde durmak istemedi ama kafasının bu nahoş olaydan alamıyordu.

Y, bir anda ani bir frenle dörtlüleri yakmak durumunda kaldı, duygusal an tamamıyla son bulmuş, yerini adrenaline ve intikal anının kucağına bırakmıştı. Arabanın güçlü frenleri, ABS’leri devreye girdi ve o acı son anda durma sesi kulakları vızlattı. Zincirleme kaza yapılan yere gelinmişti. Burada yaşayan, olayı canlı gözlerimizle izleyen; bizler için bir trafik oluşmuştu. Ölenler için ise, kan gölüne dönmüştü etraf. Yanan arabalar, İtfaiye tarafından yeni söndürülmüştü. Ambulansların ışıkları soğuk bir sesle kulaklarda yankılanıyordu. Polisler her zamanki gibi soğuk kanlılıklarını korumaya ve bizim gibi izleyenlere “Hadi devam edin burada bir şey yok!” diyorlardı. Aslında orada çok şey vardı. Hayat ile ölüm arasındaki ince çizgi, kap kalın kurumuş, bir sıcak kan tabakasıyla ayrılmıştı. Havada kuşlar ne olduğunu anlamadan uçuyorlar, kertenkeleler yollarına hızlı ve seri bir şekilde devam ediyorlardı. Kirpiler kendilerine bir yuva bulmaya çalışırken, biz ise “Aman Allah korusun,” diyerek yolumuza devam ediyorduk. Her zaman devam ederiz. Erkek tavşanın, dişiye kur yapması gibi; normal bir şekilde, bu olayı unutmaya çalışarak hayatımıza devam ederiz.

Ederiz de, çünkü başka bir çaremiz yoktur. Sonuç olarak başkasının başına geldi bu kazalar zinciri, buna üzüldük, ettik, şimdi kendi yolumuza dönmemizin zamanı. Bu yüzde yüz insani ve normal bir şeydir. Y, 29 yaşında birisi olarak hayatın bütün gerçeklerini bildiğine inanıyordu. Artı bir yaş sonra 30'du. Babasının “M” olup, terfi almayı başardığı yaştaydı ve babası bu soruyu ona illa ki soracaktı: “Ne zaman yükseleceksin? Hırsın nerede? Gençlik elinden gidiyor hadi hareke geç artık! Tembelliği bırak, hayat akıp gidiyor!” Y’de bu fikirlere katılmıyor değildi elbet, ama o hayatı güzel, kırmadan, incitmeden, üstüne basa basa gitmeden, sakince ve dilediğini yaparak yaşamaya da katılıyordu. Bunun için, kendi yapmış olduğu, “B.M” işinden zaman zaman sıyrılarak, o şanslı mavi defterine, şahin desenli mavi kalemiyle bir şeyler karalıyordu ya. Değişmek, mutlu olabilmek, isyan etmek ve her şeyden önde de bilmek-bilebilmek için. Ama bu arabadaki kimsenin, hatta bu yollarda bir yerden bir yere giden binlerce arabanın, kendisinin, ve hatta onun babasının bile bilmediği bir şey vardı.

Bütün gerçekleri, sadece ölüler bilir.

Akşam olmaya yüz tuttuğunda, A Bey, arkada kızıyla baş başa vermiş uyurlarken, Y, arabayı babasının almasını ondan rica ederek, onun, arkaya dönerek bacağından tutmasıyla hafifçe uyandırdı. Annesi de bu süre zarfı içinde uyuyordu. Artık geleceklere yere kısa bir mesafe kalmıştı denebilirdi. Esas mekanı bulmaları işini babası yapmalıydı. Yoksa Y bir hata yapar, eder, yolu bulamazsa ufak bir kıyamet kopabilirdi aralarında. Arabayı, sağ çekerek kontrollü bir şekilde durdurdu. “Sağa çekerken, sinyal verdin mi?” diye sordu babası. “Baba, yol zaten boş, ne sinyali vereceğim, arkamda kimse yok ki, dikiz aynasından baktım”. Babasında gerginlik çanları zıplamaya başlamıştı. İçi kızışmaya başlamıştı yine adamın, “ Ah oğlum, sen adam olacağın da ben de göreceğim öyle mi! O sinyal her zaman verilmeli ve kurallara uyulmalıdır. Yoksa sonumuz bok olur! Anladın mı bok!” Ortam yine gerilmeye başlayınca anneleri uyandı. Gözlükleriyle uyuya kaldığı için, gözlük yüzünde iz yapmıştır. Y, annesinin bu görüntüsünün ne kadar da tatlı olduğunu kafasına, bu hengamede yazmayı atlamamıştır. Elindeki telefonun da, yol gösterdiği için şarjı artık bitmek üzeredir. Annesi arabadan iner, “Yapmayın artık şunu ya, kaç yaşında insanlar oldunuz! Hadi A, sen kullan biraz, çocuk yoruldu. Hatta ben de biraz arkaya geçeyim de kızımla ilgileneyim, siz de baba-oğul ön koltukta barışın azcık! Tatile böyle kavga gürültüyle girilmez ki ama.. Nasıl başlarla öyle gidermiş, iyi başlasın da iyi gitsin!” A Bey, ve Y öfleye — pöfleye iki çocuk gibi ön koltuklara kurulurlar. N Hanım’da, kızı E’nin yanına gider. İki kız, birbirlerinin kollarına sokularak sohbete başlarlar: E uykuludur ama annesinin ona sorduğu sorulara karşı cevapsız kalmayı da istemez. Sabırla onun sorduğu, “Erkek arkadaşın var mı, aman kızım dikkat et sağa sola, sigara mı içtin sen?, bu şort çok kısa değil mi sence de, hohla bakayım,” sorulara içinden üfleyerek ama dışa yansıtmayarak, bu masum sorgulamadan sağ çıkmayı başarır. Her koşulda saygılıdır bu çocuklar.

A Bey ve Y’ nin arasındaki, mola verdikleri yerden beri soğuk savaş artarak devam etmektedir. Ama bu pek de önemli değildir, erkekler ve kadınlar hemcinsleriyle pek anlaşamazlar. İnsanların, insanlarla anlaşması zor meziyettir. Yolculuk gerginliği de cabasıdır bu işin. Y, gidilecek olan rotasyonu bir kez daha ayarlar, ve sayfayı yeniler. Sadece 1 saatleri kalmıştır. Yani o kısacık geçen zaman dilimine girmişlerdir artık. Annesinin stres dolu yol tarif etme görevini o almıştır, ve bitmeye yüz tutmuş şarjı, arabanın sigaralığına takmıştır. Daha fazla kavgaya, gürültüye gerek yoktur. Babalar gibi, anneler de her zaman haklıdır. Kendisinin eline bir telefon deyince, aklına kendi telefonuna bakmak gelir Y’nin. Kız arkadaşı yine, sevgi, özlem ve sitem dolu mesajlar atmıştır. Zaten iki dili kendi öz dili gibi bilen Y, şimdi de kız arkadaşı J’nin dili olan “F” dilini geliştirme peşindedir. Ona bir kaç beylik cümle kurar, onun dilinde. Telefonu eline alınca, yine maillerinde bomba gibi duran tahlil sonuçları aklına eser. Umursamamaya çalışır, sonuçta son raporu zaten iyidir. Orada, tatilde de yediğine, içtiğine dikkat eder; yine her zamanki gibi yanına aldığı alet, edevatla sporunu yaparsa, bir şeyciyi kalmayacaktır. Yanıma dumbıllarımı boşuna almadık herhalde, bir işe yarasınlar diye düşünürken, pis pis sırıtır. Bir gün, hani olmaz da, olursa diye; babasıyla kavga etseler, burun buruna, onun yaşlılığından da faydalanarak onu nasıl al aşağı edeceğini düşünür. Gerçi o da, eski kurttur. Kulağı kesiktir, iki ters bir düzle kendisini de alaşağı edebilir. Ona bakar, annesindeki gibi masum duygular barındırmasa da ona karşı, yine de o, onun babasıdır. Bir gün araları ilelebet düzelir elbet, diye düşünür: Buna inanıyordur. “Ne bakıyorsun oğlum? Açıkta bir şey mi gördün? Bak telefonunun ışığı yanıyor,” Babası yine haklıdır, bir cevapsız numaranın onu bir kaç kez arama sinyalidir bu.

Arayan numara, umarım doktor değildir de, uğraşmayız şimdi bir de onunla diye düşünür. Ama teknolojiden bu kadar da uzak kalmak pek de iyi olmayabilir. Bu araçlar; kötü haberler getirdiği gibi, pekala iyi haberleri de getirebilmektedirler. Cevapsız numarayı geri arar: Karşı taraf “A” dilinde ona, farklı bir iş teklifi sunmaktadır. Y, şu anda yıllık izinde olduğunu ama “A” ‘ a dönünce mutlaka bunu değerlendirmek istediğini belirtir ve onların mülakat sınavlarını kabul eder. Babası doğal olarak onların arasındaki konuştuğu dili bilmediği için, ona soran gözlerle bakmaktadır. “İş teklifi alabilirim baba, hayırlı bir haber diyebiliriz,” deyince babasının kapkara gözleri dolar. Gururlanır. “Ulan helal olsun koçum benim be! Büyümüşte iş teklifleri mi alırmış oğlum benim, kızlar duydunuz mu hey, hey!” der, arkaya bakarak.

Kızlar, Çincedeki kadın anlamına gelen (Kadın anlamı ayrıca kavga anlamına da gelmektedir. İki kadın bir araya gelirse oluşan bu resimsel harf, kavga anlamı taşır. Yani iki kadın bir araya gelince kavga başlar dersek, yanılmış olmalıyız), “ 女士 “ harfinin anlamını verircesine kavgaya tutuşmaya başlamışlardır bile.

Bu tehlikeli bilgiyi, Y, kendi mavi kaplı not defterine çizerek, onlara aktarmıştır. Risk almıştır ama attığı zar 6–6 gelmiştir: Bu duruma araba içindeki herkes, kahkalarla güler. Bu sıcak gülücük buzulları eritir, artık tekrardan herkes barış çubuklarını içebilir. Aileler, birbirlerini sevenler böyledir işte. Bir noktadan çıkıp, bir noktaya gitmeye yaklaşınca; insanlar tekrardan birbirleriyle ilk gün ki gibi kaynaşırlar. Bu psikolojik bir önergedir. Kavgalar, barışmalarla son bulmak zorundadır. Y’nin aklına kendince, çocukluğundan beri ürettiği o plaka ritüelinin, son arabaya uygulanmadığı gelir. Gözlerini kapatır, 10 saniye sonra açar. Gelen plaka, canını sıkmıştır bu sefer ama bunu umursamamaya çalışır; ne de olsa bu sadece aptal bir oyundur:

“M” marka; 48 BUJ 868

Aile, kol kola, yüzlerinde papatyalarla, ayarlamış oldukları devre mülke gelirler. Herkes kendi odasını içgüdüleri yardımı ile seçer ve yerleşmek için hiç acele etmezler. Yorgunlardır. Y, eskilerden kalma bir alışkanlıkla seçmiş olduğu yatağa, zamanında, çocuk yaşta etkilenmiş olduğu bir replikle, “Kaşııııııııık!!!” diye karşılayarak sırt üstü, yatağa atlamaktan kendini alıkoyamaz, yaşı kaç olursa olsun. Yorgun, ama mutludur. Ve her şey bu ana değer. Zaman akşamüstü, denizin tam tabak gibi sap sakin halidir. Y, denizin bu halini kullanmak ve bütün yol yorgunluğunu, stresini, denize de aktarmak istediği için, hemen pembe “B” marka mayosunu giyer. Koltuk altlarını koklar, leş gibi terlemiştir. Ama birazdan temizlenecek olması onu rahatlatır. Kokuların, kötü olumsuzlukların hiç bir anlamı olmayacaktır, az sonra denizle bütün olunca.

Çünkü güzelim deniz her olumsuzluğu içine alıp, dibe gömecek ve ona güzellikleri getirecektir. Üstünde ki yeni değiştirdiği atletini düzeltip, gözlüğünü kabına narince yerleştirirken, yanına telefonunu ve Bluetooth özellikli kulaklıklarını da almayı unutmamıştır. Tam kendi odasından çıkacakken babasıyla denk gelirler. Babası onun bu halini görünce, bir akşam sefası yapmak istediğini anlamıştır. “Oğlum, annen bahsetti biraz önce, sen boş vakitlerinde bir şeyler yazıyormuşsun, ne derler ona..,” Y, babasından sözü erkekçe devralır, “Hikaye gibi bir şeyler baba, yaşadığım şeyleri kaleme bir düz yazı gibi almaya, anlatmaya çalışıyorum, diyebiliriz herhalde,” babası mahcup olsa da bu anı bozmak istemeyerek, vakur bir şekilde, “Evet! Ona anlatı derler, bizim eskiler. Nerede o yazdıkların ver de bir okuyalım yav annenle şunları.” Babasının, buna annesi kadar sıcak bakmadığını, umursamadığını bildiği halde, yine de aralarındaki buzların yeni erimesine binaen, kendi, bir şeyler karaladığı not defterini bavulunun gözünden çıkartarak ona, narince uzatır. “Annemle, kardeşim, yazdıklarımı severek okuyorlar baba. Sen de okuyup yorum yaparsan benim için çok değerli olurdu…” Babası, bu not defterini itina ve nazikçe davranmaya çalışarak alır. Ve terlemiş olan kotunun arka cebine atarak, “Okuruz be evlat. Ben de yazdım çok zamanında ama. İşte basılmadı etmedi. Bak bir tanesini sana da anlatayım…” Bu konunun uzayacağını anlayan Y, “Baba, akşam hallederiz o işi, deniz beni bekler diyerek,” kaçmayı seçer. A, onun arkasından soran gözlerle bakıyordur. Onun bu hareketini, terbiye sınırlarından — eleğinden geçirilip, geçirilmediğini, bilemeyiz. Ama son bitirişi kendisi yapmadığı için, ufak bir sinir anı yaşadığını söylersek, yanlış olmayacaktır.

Deniz, Y’nin önünde. Bütün haşmeti ve kaybolmaya yüz tutmuş ufuk çizgisi, batan güneşi ile; bütün zarafetiyle, onu bekliyor. Kayısı rengi bir havada, telefonunu, rahatsız olan dandik bir şezlonga bırakarak, kulaklıklarını düzeltiyor. Kıyıdan çok ayrılmayarak kendini sırt üstü bir şekilde denize bırakıyor. Bir şarkı denk geliyor. O şarkının sözlerini biz tam duyamasak bile şöyle bir şey olmalıydı:

Lykke Li — Silver Line

Don’t wake the dreamer,

….

….

Be the night and I will be your shining light,
I’m your silverline, only you will find,

Silverline, I’ll save you every time,
Don’t wake the lover,
The spell I’m under,

….

….

….

Silverline, only you will find,
Silverline, I’ll save you every time,
I will save you every time,

“Hey, hey denizci!” Y, bu sesin kulağındaki müziği bölecek kadar yüksek çıkmasına şaşırarak irkilir. Neyse ki kıyıda olduğu için, pahalı olan bu bağlantılı zımbırtıları kıvrak bir manevra ile suya yüz üstü düşmesinden kurtarmıştır. Zamanın nasıl aktığını anlayamadığını söyleyebiliriz. Hava kararmış, denizde yaşlı bir amca vardır. Bir gözü, muhtemelen kör olduğu için bantla kapalı, saçları yok, sakalları beyaz, kirli, yaralı — boyutlarının birbirine uymadığı bitişik yaralar ve pis bir yüzü vardır. Amca, tekinsiz bir ifade ile yüzerek yanına gelmektedir. “Selam denizci!”, Y, şapşal ve biraz da korku ile bu garip deniz yaratığına baka kalır. Adamın sırtı iğrenç siğiller ve sivilcelerle doludur. Vücudunun belli başlı olan yerlerinden, uzuvlarından yeşil bir sıvı akarak, denizde yosun olarak son bulur. Yüzü herkes kadar tanıdık ve hiç kimse kadar yabancıdır bu adamın. Tekinsiz bir andır bu, yaşayan için. Hem tanıdık, hem uzak bir durumdur: Bu anın tanımı bu olarak kayda geçer, kitaplarda. “Ben denizci değilim.” der Y, sesindeki korkunun kokusu etrafa yayılmaya başlamıştır. Amca, ağzında biriktirdiği tükürükleri toplar ve bir poşet gibi denize tükürür. Kahkalarla gülmeye başlar, dişleri gümüş ve sarı rengindedir. Omuzlarını gererek açar, dev gibi deniz üstünde yükselir. Kaya gibi yosunlu bir şekilde gözünün önünde durmaktadır, yükselir, “Yakında olacaksın.” derken, ağzından bir kaç ufak gümüş balığının çıkmasına engel olamaz. Y, huzursuzluğunu artık gizleyemeyerek, elleri, kolları buz olmuş bir şekilde apar topar denizden çıkar. Bu garip amcayı, hayat boyu görmek istemediğine o kadar emindir ki, son bir kez arkasına dönüp bakmak ister, havlusuna güvenle sarıldığı kumsaldan.

O, canavara baktığı sırada, canavar ona zaten çoktan bakıyordur.

“Doğa; hem dost, hem düşmandır. Sen ona nasıl davranırsan o da sana aynı şekilde karşılık verir. Çoğu zaman da adaletsiz olduğunu ve asla kendi yazdığı Gayb’ın dan dışına çıkılamayacağını unutmamak gerekir”

Son sözlerinin bitmesi ile birlikte; denize, bütün içine — dışına aldıklarını, yapışkanlığını, kusmaya başlar ve dibe bir kocaman taş gibi çöker, bütün ağırlığını, bu ana verir: Ağır bir şekilde kötü bir koku yayılmaya başlar bu güzel denizden.

Y, yaşadığı bu sevimsiz anı, kendi yazacağı hikayelerden birine eklemek istemektedir. Kaldıkları evin kapısın geldiği sırada, düşündüğü ilk şey bu olmuştur. Nasıl olsa, o anda korkmuştur etmiştir ama, şu anda ondan uzakta, güvenli bölgesinde bu sır-akıl erdirmez olayı düşünebilir. Böyle değişik şeyler, bir hikayede insanları heyecanlandırır diye düşünür. Gizem katar olaylara. Y, bu işi bildiğini sanmaktadır. En yakın zamanda, babasının asla okuduğunu düşünmediği not defterini alıp bu kaya adamı yazmayı istemektedir. O, kendi kurgusunda onun kurtarıcısı olacaktır. Neyden, nasıl onu kurtaracak o da henüz bilemese de bu yoldan geri dönüşü yoktur onun. illa ki bilecektir; bir gün.

Kaldıkları eve girer Y, duşun altında sıcak bir sulanma yapar. Akşam için pembe “L” marka gömleği ile, “H” marka şortunu altına geçirirken, kendi varlığındaki ruha, nedensizce, duygulanarak teşekkür eder. Ayağında terliklerle sahil kenarına inmek ister, Y. Ailesi yemekte, o sahilin etrafını keşfetmek istemektedir. Bu keşif, işe yarar, kendisine akran bazı gençleri sahil kıyısında, tepe kısımda görebilir. Bu çocuklar, Y’yi yanlarına, tepeye çağırırlar. Bu absürt davete karşılık olarak, Y’ de onların yanına gitmeye karar verir. İstediği her şeyi yapmakta özgür birisidir o. Bu akşam da yabancılarla takılma kartını kullanmak ister. Tepenin orada tam girdiği denizi, kuş bakışı gördüğü bir yere tırmanır. Sağlıklı olduğunu düşündüğü vücudu birazcık ısınır ama devam edebilir. Sandığından daha uzak olması bu yolun, onu şaşırtırsa da ilerleyebilme duygunu sever, onunla barışıktır. Yaşlandığını biraz hissetse de, henüz ölmek için de erken olduğunu bilir. Hepimizin bildiği gibi, buna inanır. Ölen insanlar, amma gariptir diye düşünür. Ben, dolayısıyla da sen öleceğimize, bu satırları okuyabildiğimize göre, asla inanmayan taraftayız. Koşmaya başlar son tırmanma turunu, Y. Kel yeşilliklerin içinde, sararmış otların orada yeni arkadaşlarını bulur. Bunlar gölgesiz, her yerde görüp görülebilecek standart insanlardır: E(26), K(25). Çocuk az kalmış, taras taras olmuş saçlarını arkaya atarak, “Ben, E. Bu da kız arkadaşım, K.” K, yuvarlak yüzü, ve kilolarını saklamaya çalıştığı “L” marka olan siyah bluzunu oturduğu yerden çekiştirerek, ufak bir kafa selamı verir. Sırtını dikleştirip, kibrini soluyan Y, “Selamlar, ben de Y. Henüz geldik, şu aşağıdaki evdeyiz,”

Y, yanlarına oturur ve bu yeni arkadaşlarının “E” marka verdiği birayı yudumlamaya ıslak ıslak başlar. Bira sıcaktır, ama bu önemli değildir. Bira, her dâhim onun için biradır. E ve K kendi arasında gülmeye başlarlar, muhtemelen bütün öğleden sonra içtiler ve kafayı artık bulma saatleri geldi. Ya da Y’ye çiş içiriyorlar da olabilir. Bilinmez. Hala bilinmez. Ama bilinen bir şey var ki, o akşamüstünden, geceye kayan anda Y’nin hayatının kadını ile tanışma anı da işte, yine bu anda gizlidir. Ay’ın yükselişi ve yakamozun denize vurması ile birlikte, adımları doğaya, ota, böceğe, ağaca, yaprağa eş birisi, süzülerek yanlarına geliyor. Kısacık koyu kumral saçları, pas parlak ay gibi bir yüzü, mermer gibi bembeyaz teni, kuğu gibi bir boynu, incecik keman kaşları, ceylan gibi narin bedeni, tavşan gibi sevimli çıplak ayakları ve minnacık vişne rengi dudakları ile, melek gibi süzülüyor, ve bütün kainattaki süreyi bir anlığına durdurarak; “Merhaba, ben Azra,” diyor.

Kızın nefesini yüzünde hissetmeye çalışarak ona sokuluyor, Y. Nefesinin çilek gibi koktuğuna emin, ama bir koku alamamak onun içini sıkıyor. “İyi ki, evden çıkmadan şu tıraş işlerini halletmiştim, belli mi olur bu işler, belki hakikaten bir işe yarar diye düşünürken,” sertleşmesine engel olmak için şortunun üstünü eliyle örtüyor. O sarı otların üstünde, rahatlar. Herkes rahat. E ve K, kim bilir kaçıncı voltalarını atarak, içtikleri kusuyorlar. E, bağırarak, “Bu zıkkım, satın alınmaz! Ancak kiralanır!” diyor. Y ve yeni arkadaşı onlardan biraz daha uzaktalar. Y, kıza, kendinden bahsediyor. Bütün gece, o konuşuyor, kendi hayatının yapı taşlarını anlatıyor, kız dinliyor. İyi bir dinleyici diye düşünüyor Y. Ona bileğindeki 14 yaşından beridir taktığı, kaplumbağalı ip bilekliğinin hikayesini anlatıyor. Y’ye bunu annesi vermiş zamanında, evi olsun diyeymiş. Kız kardeşinden aldığı küpesini anlatıyor.

Babasının ona karşı takındığı tavırları, fikir ayrılıklarını ve bu ülkeden neden gitmek durumunda kaldığını anlatıyor. Burada girilmesine gerek görmediğim bazı detaylara bile giriyor. Belki bir hastalığı olabilirmiş ailesinden çok sevdiği birinin, daha bugün bir şeyleri sezmiş. İlk aşkı şuymuş, ilk öpüşmesini orada ki bir yerde yaşarken, ilk içkiden gözlerinin görmediği de o ülkedeymiş. Kız kardeşine bir içki testi yapacakmış, o bir ağabeymiş, böyle olması lazımmış. Bundan, saf, üstelik yürüdüğü kıza anlatarak prim yaptığını sanıyor. Çok güzel hikayeler yazdığını anlatıyor kıza, Y. “Ah be…” diyor, “ah be güzellik, kendi dilimden biriyle dilediğimi konuşabilmek ne kadar güzel, ve serbestçe anlatabiliyorum her şeyi sana. İşte bu bambaşka bir şey!” dediğini de duyuyoruz. Kendi yurt dışında yaşadığı kız arkadaşıyla arasında olan sorunları, dil bariyerindeki hassasiyetinin aşılmasının zor olduğunu; takriben onu bu hayatta kimsenin tam olarak anlayamadığını, bu duygudan boğulduğunu, (Ve belki kendine bile tam olarak itiraf edemese de kendi yaşadığı ülkeden farklı bir ülkeye gidişinin, kendi yaşamı için anlam buldurmak olduğunu) işini pek sevmediğini, kimsenin onu anlamayıp, en fazla anlamaya yakın kişinin annesi olduğunu, hayatında gerçekleştirmek istediği büyük planlarından dem vurduğunu, iki erkeğin anlaşmasının her devirde ve çağda her ne kadar da imkansız olabileceğini; ve daha bir çok şeyden bahsediyor Y.

Biz buna, kısaca kendi yaşamını, ona, gökyüzüne, denize, ve kayan yıldızlara anlatırken, bir film şeridi gibi kendi hayatının gözlerinin önünden geçirip, bu tatlı kıza anlattığını söyleyebiliriz. Onunla bir anı paylaşıyorlar. Kız onu sadece dinliyor, dinliyor ve dinliyor. “EE hadi biraz da sen anlat, sendeki hayatı deyince,” kurmalı bir saatin son saniyesinin atmasıyla, sanki saatin bozulması bir anlık denk gelecekmiş ve o saattin akrep ile yelkovanı da hep 12:12 de takılı kalacakmış gibi, “Merhaba, ben Azra,” demeye devam ediyor.

Y, çok konuşmaktan yorulduğunu fark ediyor ve arkadaşlarının yanına gidiyor. Onlara Azra hakkında (Azra’yı onların tarafından tanındığını düşünüyor, dersek, yanılmış olmayız) bir kaç şey sormak istiyor. “İçecek bir şey kaldı mı gençler? Bana bir şeyler ayarlayabilir misiniz? Azra, sen ne içersin?” Azra’nın orada artık olmadığını görünce, içine çocukça bir sıkıntı çöküyor. Kız, o kadar sessiz adımlarla hareket ediyor ki, gittiğini kimsenin duymadığına emin olduğu için, onun ve kendi hakkını A’dan alarak, evine doğru başı önde gidiyor. Ertesi gün, ve hatta bir ömür boyunca kızı tekrar göreceği için, bunu en derin yerinde, yani kalbindeki atan ana damarda hissettiği için yüzündeki gülümsemesini kendinden saklayamıyor.

Y, babasıyla annesinin kaldıkları odaya bir bakıyor. Babasının eli, annesinin sırtında kalarak uyumuşlar. Belki, bu gece aşk tazelemişlerdir diye düşünüp, onlar için de mutlu oluyor. Mutfaktan kendine bir bardak süt koyuyor. Sade tasarlanmış bardağın tasarımı onu mutlu ediyor. Soğuk süt boğazından midesine akarken, hafif bir geğiriyor. Ufak kardeşi, E’ de mutfağa geliyor. Sebepsizce ağabeyine belinden sarılıyor. Y, bardağı masaya koyuyor. Basık tavanlı evin ahşaplarına bakıyor. Kardeşinin kıvır kıvır saçlarını kokluyor. Kendi ağzındaki süt kokusunu duyuyor. “Sade bardağın tasarımı ne kadar güzelmiş, herhalde “Ş” markası olmalı. Adamların her işi temiz be,” diye düşünüyor. Ay geceyi aydınlatırken, o bu hayatı çok sevdiği biliyor. “E, kısmet değilse dayak bile yenmezmiş abicim biliyor musun?” “Bizim yanımızdan yine gitmeni istemiyorum ağabey…” derken, E’nin gözünde yaşlar birikmiş oluyor. Ağabeyi, onun gözündeki yaşları silerek tuzlu yanağından öpüyor ve ağabeylere takınılan o sakin ve biraz da babasından gördüğü, o babacan, dik olmaya çalıştığı tavırla, “Korkma, ben hep yanında olacağım,” diyor. İki kardeş gecenin bu karanlığında, sessiz ve soğuk bir şekilde ağlıyorlar. Y, ona, kendisinin çok sevdiği bir hikayeyi tam da o gecede anlatıyor.

Y, kendi odasına çıktığı sırada, kendi camından, bir umuttur karşı evin camına bakmak istiyor. Neyi umduğunu o da bilmese de, biraz önce küçük kardeşine, kısmet ile naralar atarken, kendi kısmetini yaratmak istediğini fark ediyor. Ona, güzel ve anlamlı bir hayat hikayesi anlatmıştı. Ağabeyi, yanında olmadığı süre zarfı içinde, anne ve babası ile kaldığı dönemde, E, hep ağabeyini özler dururdu. Bu gece özlemi canına tak etmişti ufak kızın. “Güzel bir hikaye ile her şeyi çözebilirsin,” demişti Y’ ye bir keresinde kuzeni Ç. Nasıl olsa buradan dönünce onunla görüşecekler ve babasının bakma ihtimalinin yok denecek kadar az olduğu, yeni hikayesinin taslağını ona gösterebilecekti. Bu sırnaşık duygularla camdan dışarı baktı ve dilediği gerçek oldu. Azra da çoktan ona bakıyordu. Karşı pencerenin yüksek kısmında, sündürme deydi. Y, ona kendi penceresinin dik dörtgeninden bakarak bağırdı. Bu çocukça bir heyecandı. Zaten bu hayatta bu minik heyecanlar için yaşıyorduk. Küçük olan şeyler, büyük olan şeylerden daha büyüktüler.

“Azra; biraz önce hayatımı ne kadar sevdiğimi sayende anladım. Bir öykü anlattım kardeşime. Yarın sizi tanıştırmak istiyorum. Beni duyduğunu biliyorum. Lütfen beni duymaya ve görmeye, anlamaya devam et. Çok mutluyum, tıpkı Sisyphos’un taş yuvarlama cezasına çarptırılması kadar, ne istediğimi biliyorum. Ve bunu anlıyorum. Görebiliyorum. Bu, ona verilen ceza, her ne kadar bir sürgün de olsa, o, sürekli bir taşı, bir dağın zirvesine çıkartıp, oradan tekrardan aşağıya yuvarlanmasına karşı koyamasa da, aslında bu onun umurunda bile değildi. O, sürekli taşı tekrardan yerden almaya ve ağır bir şekilde yokuş yukarı taşımaya pekala kabuldü. Taş, defalarca da aşağıya yuvarlansa, ve o tekrar onu yukarılara taşımak zorunda da kalsa bu inan ki hiç sorun değildi. Çünkü neden biliyor musun, Azra?”

Kız, pür dikkat onu dinliyordu. Minik bir elmas gibi olan kulakları dört açılmıştı. Hareli gözlerinin içi parlıyordu. O bir melekti ve bunu bütün kâinat biliyordu, en çok da Y biliyordu. Ellerini açtı ve devam et dercesine, “Merhaba, ben Azra,” dedi.

Y’nin mutluluktan gözleri yaşarıyordu. Cam fabrikasının o basit bardağı oluşturması, onun kendi başına bir karar veremeyip — hareket edemeyip, illa ki bir yüce EL’e ihtiyaç duyması; basit olmanın zorluğu gibi, bu anda o da kendi içinden gelen varoluş anına karşı koyamıyor ve birisi tarafından kontrol ediliyor, bunu biliyor ve kaybediyordu. Her şeyden ötesi de, kabul ediyordu bu durumu. Razıydı: Yaşıyordu, kanlı ve canlıydı. Sonsuza kadar da bir şekilde yaşayacağını hissediyor ve kökünden gelen monoloğunu tamamlıyordu:

“Çünkü, benim can-ım, o taşı yuvarlamayı da, düşürmeyi de, ve tekrar bu işleri sırasıyla yapmaya da, çekmeye de, ve bütün bu anlamsızlığa da razıdır. Çünkü, hayattadır ve ölmemiştir. Bütün bu saçmalığı çekmeye, yüzündeki o sırıtık ifade ile kabuldür. Ve bu hayattaki her şey buna değerdir.”

Bebekler gibi masum uyuyor o akşam Y. Kendi istediği seçme rüyaları görüyor, istediği yemekleri yiyor, içiyor, sevişiyor. Havalarda uçuyor. Kanatsız bir şekilde bilinmeyen diyarlara yol alıyor. “Yarın,” diyor dudakları bilinçsizce, “yarın çok güzel bir gün olacak. Tatil rutinlerim olacak. Her gün aynı saatte aynı zevkli şeyleri yapacağım. Benim günüm olacak her gün.” Sidiği onu sıkıştırmaya başlayınca, uyanacak gibi oluyor ama kalkmak istemiyor. Bu gizemi halen çözülememiş alemin bozulmasını istemiyor. Güzel hikayeler yazmak istiyor. Yeni fikirler, yeni hayatlar diliyor. Keşfetmek istiyor. Alarmı çalıyor.

Musmutlu bir şekilde, kuş cıvıltılarıyla uyanıyor. Hemen karşı cama, sündürmeye bakıyor, kız arkadaşı orada mı diye. Onun, kuşlarla, ağaçlarla, havayla, rüzgarla ve güneşle konuştuğunu, bu dili bildiğini görünce şaşırıyor. Ama esas şaşırdığı şey, onun kendisinin bu dilleri nasıl bildiği oluyor o sabah.

Merdivenlerden aşağıya iniyor. İnsan aşık olunca, her şey mutlu gelirmiş gözüne. Nesneler anlam kazanırmış derler. Annesi, babası, kardeşi, herkese kucak dolusu, ağız dolusu “Günaydın be!” diyor. Babası, yarım ağız bir şeyler derken, annesi ona eşit miktarda karşılık veren tek kişi oluyor masada. Kardeşi telefonuna bakarken, boynu eğri duruyor.

Deniz sefası zamanı kapıyı çalıyor. Bu çağrıya kulak vererek, “B” marka pembe mayosunu ve üstüne de en sevdiği sarı renkte olan polo yaka “P” marka üstünü giyiyor. Hassas bir titizlikle “R” marka gözlüklerini avuç içiyle düzeltiyor. 3'de 1'ini okuduğu kitaptaki, öğretisiyle birlikte, kıssadan hisse; madden ve maneviyatten hazır olduğunu hissediyor. Akşamüzeri girdiği siyahımsı deniz, şimdi masmavi, beyaza çalıyor rengini. Gökyüzünün rengini almış. Turkuaz ve sıcak. Y’nin sabahki yediği her şey o kadar lezzetliydi ki eminiz, bir sonraki 6 aylık tahlilleri belki de bundan daha kötü çıkar. Ama önemli değildi bu şu anda. Şu anda babasının tavırları, annesinin titreyen elleri, kardeşinin sulu gözlülüğü. Kardeşinin ailesiyle mutlu olmadığını tabi ki de biliyordu. Ama bu sonrasının işiydi. Bugün, şu anda değildi; bu sorunu şimdi düşünmeyip, ertelemeyi seçti. Bu sıkıcı şeyleri düşünmek için nasıl olsa zamanı boldu. Güzel beynini bir ara bunla meşgul edebilirdi. Yıllar sonra o evden kendisinin kaçtığı gibi, kardeşi de bir farklı memlekete elbet kaçardı. Bir iki özler, sonra sesini keser, ve yılın 20 günü ailesini görerek idare ederdi. Görmeyince daha iyiydi her şey; hep. Esas özgürlük görmek değil, esas özgürlük görmemekteydi. Ve o bunu biliyordu.

O, bugün her şeyi bir ülkenin kralı gibi biliyordu. Garip bir huzur vardı bugün ruhuyla bedeni arasındaki köprüde. Aşkın, sakinliğin, denizin huzuru. Bugün, bugündü. Andı. Geçmişi, geleceği olmayan, altın renginde bir gündü. Andaydı. Bunu sonunda başarmıştı. Sabah doğayla konuşma işlerini yapabilmesinin nedeni de tabi ki bu anı fark edip, yönetebilmesi saklıydı. Azra, onun gözlerini açarak, resmen gerçekleri görmesi yolunda ona bir yol çizmişti. O da bu yola adım atar haldeydi.

Andan çıkmadı. Ve kendisini turkuaz denizin ağır akan sularına bıraktı. Kendisi ile yalnızdı, hatta yalnız değildi, yapayalnızdı. Denizin onunla konuştuğunu duyabildi. Kız; neyi, nasıl yapmıştı bilmiyordu, ama yapmıştı bir kere. Devamı tabi ki de gelirdi. Şimdi de deniz onunla konuşuyordu.

Doğayla bütünleşilen bu kadim konuşmaları bizler anlayamazdık. Henüz Y, kadar gerçekleri bilmeye yakın olmadığımız için, buraları anlatmak onun için zor olurdu. Dubalara doğru birazcık açılmak istedi. O, özgür biriydi. Dün akşam tanımadığı adamlarla çiş suyu içme kartını kullanmıştı. Şimdi de açılmayı istiyordu. Bugünün kaderi buydu onun için. Sakince kurbağalama olarak yüzdü ve açılmaya başladı. Kolundaki, annesinin ona verdiği bileziğe baktı. Kardeşinin küpesini sıvazladı. Babasından herhangi bir anı almaması onu üzmüştü. Sadece o aklına gelince, yanağını okşadı. Yıllar önce yediği tokatlar, onun halen canını yakıyordu ama önemli değildi. Kendi babası da bu tokatları elbet ki kendi babasından yemişti. Ondan bütün öğrendiklerini, şimdi oğluna uyguluyordu. Bu, beklenebilecek bir durumdu elbette; bu bile mirasın bir parçasıydı ve yapılabilecek pek de fazla bir şey yoktu. Baba, babaydı. Aile de aileydi. Daha iyisi yoktu. En azından, bugün yoktu.

Denizin dibine daldı. Dipte, kumların ve pis yosunların kaldırdığı bu kargaşanın içinde, emin olmamakla birlikte; yatan dün ki korkunç, etrafı kayalarla kaplı amcayı gördüğünü sandı. Biraz daha dikkatli baktığında onun dedesi H() efendiye benzediğini şu anda fark etti. O bu dünyada değil başka evrenlerdeydi. Yıllar öncesinden göçüp giden bir tüydü. Bir kuşun tüyü, bir balığın pulu, toprağın kili, bir kayanın sırtındaki pis bir yosundan, işaretten başka bir şey değildi. Gözlerini açtı kapattı, tuzlu su onun gözlerini yaktı, bunun sadece üstü yeşil yosunlarla kaplı devasa bir kaya olduğunu o anda daha iyi gördü. Rahatladı.

Bir kez daha kafasını yeşil ördek gibi suyun dışına çıkarttı, sahilde kısa saçlı, koyu kumral bir tene sahip çocuk vardı. Yakışıklı bir çocuktu ve bunu biliyordu. Bildiği için de kibirliydi. Elma yanakları, o pek sevmese de ona yakışıyordu, güzel çocuktu. Y, henüz neyin ne olduğunu anlamadan, ufaklığın ona el salladığını zar zor seçebildi. Ama bu görüntü de onu rahatsız etti.

Var olan huzuru kaçmaya başlamıştı: Bir şey, herhangi bir şey, en büyük ivmeyi kazandığı anda, düşüşe geçmeye başlar. Bunu yaşıyor gibiydi şu anda. Denizden çıkan kocaman üstü yosunlu bir kaya, bu ufaklığı kucağına aldığı gibi, onu tekrardan gelmiş olduğu denize, geri çekiştirdi. Ufaklık bunu ilk anda istemedi, ama sonrasında kabul etmekten başka bir çaresi olmadığını anladığında, minik kafasının kanadığını fark etti. Canı yanmıyor gibiydi ve kaderini razıydı.

Y, bu kasvetli görüntülerden sıyrılmak için arkasını açık denize doğru döndü ve derin bir nefes alarak dalmak için hazırlandı. O sırada, Azra’yı gördü. Azra, onu narin ve minik elleriyle kendisine doğru sanki, gel, dercesine çağırıyordu. Dudaklarından, halen, kendisini tanıttığını anlaması artık zor değildi. “Merhaba, ben Azra,” diyordu. Y, buna emindi. Her şeyi okumayı, doğayı çözen adam, bunu mu çözemeyecekti artık. Yüzünde tatlı bir gülücükle ona doğru yüzmeye başladı.

Son bir dalış yaptı; dubalara doğru yaklaşmış, belki de bu denizin yasaklı alanını bir — iki kulaç farkıyla geçmişti. O sırada ona doğru gelen, Toroqeedo Travel 1003 C — Yamaha markalı, güçlü deniz motorunu haliyle göremedi. Motor, arkasında oluşturduğu dalgalardan dolayı zaten neredeyse hiç bir şeyi çözemiyor ve göremiyordu. Sadece önünü görmeye çalışıyordu. Arka tarafıyla işi yoktu. Motor; herkesi görürdü, ama, o, bu işin haytalığı burada ya, bir kişiyi göremezdi. O bir kişi de bu motoru göremezdi. Bunca zaman ve bu kadar yol sırf bu an için oluşturulmuş bir tiyatronun son sahnesinden ibaretti. Dün, bugün, yarın ve ya yarından sonraki bir günde de olsa, yine birbirlerini görememeye devam edeceklerdi: Birbirleri ile görünmez bir bağ ile sözleşmişlerdi o gün, o saat, o dakika. Ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirlerdi. Motorun 1003 CC li güçlü mekanizması, Y’nin kafatasına dokunmasıyla birlikte parçalayarak, denizin dibini kan gölüne çeviriyordu. Kafa, kana bulanmış bir şekilde deniz suyunun karışmasıyla birlikte denizin dibine doğru yol almaya başlıyor. Naif bir şekilde 180 derece dönen Y’nin yakışıklı ve genç kafası, suyun kendi atmosferi, bileşenleri ve kaderin de ufak bir oyunu sayesinde bize doğru acı mı, tatlı mı belli olmayan; ama kesinlikle bütün gerçeklere kanaat getirmiş bir tebessümle baka kalıyor.

Balıklar, avlarını bulmakta bu kırmızı yoğunluk içinde, o anlık zorlanıyorlar. Sahildeki insanlar kalabalığı, olayın yaşandığı ses bombasına bakıyor, anlamıyor ve de ellerindeki, çeşitli “A”, “B”, “C” marka yemeklerini yemeye devam ediyorlar. Küçük E, orada, sahilin köşesinde kendinden yaşça büyük bir adamla ellerinde “S” marka votka ve “R” marka enerji içeceği ile yakıncana bir sohbet ediyor. Havada kuşlar ne olduğunu anlamadan uçuyor, kertenkeleler yollarına hızlı ve seri bir şekilde devam ediyorlar. Kirpiler kendilerine bir yuva bulmaya çalışırken, biz ise “Aman Allah korusun,” diyerek yolumuza devam ediyoruz. Her zaman devam ederiz. Erkek tavşanın, dişiye kur yapması gibi; normal bir şekilde, bu olayı unutmaya çalışarak hayatımıza devam ederiz.

A Bey, N Hanım’la hazır çocuklar deniz kenarında iken baş başa kalarak, bir gece önceden yarım kalan erotik dizilerini bitirmekle meşguldürler. A Bey, hallenip, çekmeceye elini attığında, durum gereği; kullanmak için bir alet-edavat aradığında, eline çocuğunun yazdığı en son hikayesi gelir, mavi not defterinin içinde. N Hanım, “Hadi okuyalım be A şunu. Çocuğunda gönlü olsun, denizden gelince ona yorumlarımızı aktarırız mutlu olur.” A Bey, sıkılarak ve bıyık altı gülümseyerek, “Ya hanım, şimdi de sırası değil ama.” Diyerek dikleşmiş organını gösterir. Ama kadının gücü erkeği yendiği için, “Neyse, hadi bir bakalım şu keratanın hikayesine. Bakalım neler karalamış, bizim çaylak.”

Mavi kaplı not defterinin ilk sayfasını, uğurlu şahin motifli kalemini içinden alarak, beraber, nefeslerini yüzlerine vurarak açarlar. Defterin halis kokusu, burunlarını yakar.

Yazılanlar, şöyle bir şey olmalıydı:

Y (29), uzamış olan koltuk altı kıllarını bir makinenin sivri uçlarıyla aynaya bakarak kendisi almaya çalışıyordu. Üzerindeki yeşil “N” marka atletini çıkarttı ve tuvaletin herhangi bir yerine savurdu. Saçları kısaydı, koyu kumral bir tene sahipti, sol kulağında iki halka küpesi olan yakışıklı bir adamdı. Ve bunu biliyordu. Bildiği içinde zaman zaman kibirliydi. Sol bileğindeki kaplumbağalı ip bilekliğin tersini yüzüne çevirerek düzeltti. Şu anda da temizlenmenin verdiği haklı gururla külotunu ayaklarından aşağı sarkıtarak ayağına kadar getirdi ve çevik bir hareketle eline aldı. Kokladı ve pislenmişti, o gün onun için biraz yorucu olmuştu. Sarı, hafif çişli-kakalı donunu köşedeki duran kirli sepetine attı. Bütünüyle çıplak kalınca, tekrar anımsadı ki, tek sevmediği yanı kilo almaya müsait olan elmamsı yanaklarıydı. Bu klasını bozabiliyordu zaman zaman kendisine dikkat etmezse; yine de her türlü güzel adamdı. Elindeki makine ile, tamamıyla çıplak kalmış bedenindeki kılları almaya, temizlemeye devam etti…

Düşünce ve fikir hürdür.

Türkçe Yayın
Emilio Santos ölmemeliydi

Written by

Her yazar gibi, yarı deli.🪓 | Çağdaş Türkili

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog ailesidir.