Boğulmaya Hazır Mıyız?
1984'ten Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına dalış yaptım, bir tür kara fırtına eşiğindeyim; içinde yaşadığımız şusözdehalimselimdünyanınbizzatkendisi kendi içinde bir kıyamet fabrikasıymış zaten, öteden beri bildiğimi sandığım bu şeyi yeni ‘anladım’.
Bu kavrayış anı sırasında kalabalık bir toplu taşıma aracında hayatta kalmaya çalışan zavallı, yol kartında ne kadar para kaldığını hesap etmeye çalışıp beş on basımda bir başa dönen ve sonunda işini şansa bırakıp bunun sağlamasını da ancak otobüse binince yapabilen, elleri kolları meşguliyetlerle gözleri gökdelenlerle dolu, kısacası sıradan bir vatandaştım.
Umebayashi’yi ilk duyduğumda işte tam da böyle bir andaydım ve şöyle dedim:
“Bu, işte. Şu mahşer kalabalığı bir film sahnesi olsaydı, soundtracki de kesinlikle bu olurdu.”
Sonra benim gibi herhangi bir sıradan vatandaş olan, elinde kare desenli bez çantası ve ayağında kahverengi hafif topuklu potinleriyle, çevresine biraz kızgın biraz bıkkın gözlerle bakan emekli emeklisi, keçeleşmiş uçuk sarı saçlarının yarısı beyazlamış ve muhtemelen gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı bunun bile farkında olmayan ama otobüsteki boş koltukları çok uzaklardan fark edebilen teyzelerden biri tarafından planlı bir şekilde ayak altından çekilmem için itildim. (Metropol yaşamı yaşlıları vahşileştirdi, Darwin bu açıdan haklıydı sanırım.)
Karmaşanın kendisi müziğe gebedir. Ve bu müziği, ancak durup dünyanın hızla akışını ilahî bir kattan izleyen melek gibi davrandığımızda fark ederiz. İçinde yaşadığımız bu ‘şey’ bizi körlüğe ya da sağırlığa itiyor. Hangisi daha kötü seçemiyorum, gerçi fark eder mi sanki.
Peki uyanacak mıyız bir gün?
Kim bilir.
Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor


