21. Yüzyılın Son Pişti Turnuvası

Geleneksel pişti turnuvasına bir saat kala uyuyor numarası yaptığım yatağımdan kalktım, babamın uyuduğuna emin olmak için odasının kapısını aralayıp biraz ses çıkardım; tepki vermedi.

Annem bizi terk ettiğinden beri babam da hayatı boş vermişti. Aslında sürpriz bir terk ediş değildi annemin ki bana sorarsanız. Benim gibi bir evlat ve babam gibi bir kocaya çok bile dayanmıştı. Ben sırf ileride babam gibi olurum korkusuyla aşık olduğum üç kıza da açılmadım; üçüne de aynı anda aşık olmam ise yine babamın oğlu olmamdan kaynaklanıyordu…

Babamın uyuduğundan emin olunca spor ayakkabılarımı elime alıp evin kapısını yavaşça araladım, ayakkabıları paspasın üzerine bırakıp kapıyı çektim. İki sokak aşağıdaki Muhsin Bey Kıraathanesi’e gidiyordum. Her ayın son pazar günü, aşağı mahalle ile bizim mahallenin gençleri toplanıp pişti oynuyorduk. İddiamız ise basitti; kaybeden mahalleliler bir sonraki turnuvaya kadar, bir ay boyunca, diğer mahallede geceleri nöbet tutuyor, güvenliği sağlıyordu. İki sene önce artan hırsızlıklara karşı mahallelerin gençleri olarak böyle bir çözüm bulmuştuk. Pişti sayesinde de hırsızlık hemen hemen bitmişti. İki yıldır sadece Hacı Şefik’in evine, üç kere hırsız girmişti ki bütün mahalleli o hırsızın, Şefik’in oğlu olacak şerefsiz olduğunu adı gibi biliyordu.

Ağır ve sessiz adımlarla apartmandan çıktıktan yirmi dakika sonra kıraathaneye vardım, ben gittiğimde hemen herkes gelmişti. Toplam on sekiz kişiydik, bizim mahalleden on, aşağı mahalleden sekiz kişi vardı ama bizim mahallede oturan Küçük Yusuf’un apartmanının arka cephesi aşağı mahallenin sokaklarından birisine baktığı için onu da aşağı mahalleye vererek eşitliği sağlamıştık. Pişti turnuvasının dördüncü ya da beşinci ayında Küçük Yusuf bir kimlik bunalımı yaşayarak bu duruma içerlemiş ve turnuvadan ayrılmak istemişti, onu vazgeçirmek de bana düşmüştü.

“Nerdesin be Fatih!” dedi, beni kıraathanenin merdivenlerinde gören Ferit. “Geldik be oğlum! Çatlamadınız ya.” dedim ben de. Ben gidene kadar, sigara dumanı mekandaki hakimiyetini çoktan sağlamıştı, Muhsin Bey’in bembeyaz boyadığı duvarlar pişti turnuvası sayesinde taksilerden bile sarı bir hal almıştı. Sadece turnuva süresince kıraathanede sigara içmeye müsade vardı.

Bizim mahalleden Ferit ve ben, aşağı mahalleden Tolga ve Aslan ile aynı masada oynayacaktık. Her mahalleden ikişer kişiyle üç masa oluşturup açıkta kalan iki kişiyi de dönüşümlü olarak farklı masalarda oyuna alıyorduk. Turnuvayı gece yaptığımız için uykusu, çişi gelen, mola vermek, hava almak isteyen birileri oldukça yerine boşta bekleyenlerden birisi giriyordu. Düzenimizi çok güzel kurmuştuk, sadece federasyonumuz ve sendikamız eksikti.

Rıdvan Abi’yi saymazsak yaş ortalaması yirmi iki yirmi üç olan bir ekiptik. Rıdvan ise elli üç yaşındaydı; aslında elli altı yaşındaydı ama Rizeli olduğu için son dört senedir yaşını soranlara elli üç diyordu. Yine köşedeki masada, çay ocağına en yakın sandalyeye kurulup sigarasını yakmış ve turnuvanın başlamasını bekliyordu. Kendisi, bu buluşmalarımızın elli üç senelik hayatındaki en büyük sosyal aktivitesi olduğunu söylemişti; sevinsek mi üzülsek mi bilemedik.

Benim gelmemle mevcut tamamlanınca Rıdvan ayağa kalktı: “Herkes hazır mı?” dedi. Yarı uykulu, yarı coşkulu bir uğultuyla: “Hazı… Hazırız… Hazığ… Hağ… Hazır” sesleri yükseldi.

“O zaman dağıtılsın kağıtlar!” diyerek turnuvayı başlattı.

Bizim masada Tolga kartları dağıtmaya başladı, önüme attığı ilk kart kupa dörttü. Kupa dördü görünce iki gün önce alışveriş merkezindeki ayakkabı geldi aklıma; kirli beyaz bir ayakkabıydı yanında da bir kupa as deseni vardı; “Bunu alıp pişti turnuvalarında kıraathanenin girişine mi assam?” diye düşünmüştüm. Alışveriş merkezinin metro girişinde iki x-ray cihazı var; birinde hep sıra oluyor; çantası ve çantası olan sevgilisi olan erkekler o sırada bekliyor, yalnız ve çantasız erkekler ise sıra beklemeden boş olan x-ray cihazından direk giriş yapıyor AVM’ye. Bence orası, Dünya üzerinde yalnız bir erkek olmanın işe yaradığı tek yer. “Alsana oğlum kartlarını!” dedi Aslan, ben bu düşüncelere dalmışken. “Kes lan, eline bak sen!” dedim ben de. Kupa dört, sinek vale, sinek iki ve maça beş vardı elimde. Vale ve sinek iki sağolsun elimde üç puan vardı bile, oyuna iyi bir başlangıç yapabilirdim. Yerdeki üç kapalı kağıdın üzerinde ise açık olan maça papaz bana bakıyordu. Bir rivayete göre maça papazı Büyük İskender’miş. Koca kral, benim önümde kapalı olan üç kağıdın üzerine boylu boyunca uzanmış sıfatına atacağım kağıdı bekliyordu; üstelik sol alt kısmı da geçtiğimiz turnuvada masaya dökülen çay yüzünden sapsarıydı, pis herif! Kupa dördü atarak cumartesi pişti gecesinin fitilini ateşlemiş oldum. Atılan ilk kağıtlar sonunda yerde biriken kağıtları kimse alamamıştı, sıra yine bana geldiğinde vale ile hepsini alıp almama arasında bir ikileme düştüm. Arka masada oturan, bizim mahalleden Rıza ile gözgöze geldik, at valeyi der gibi bakıyordu bana, ben de attım. Sırıta sırıta yerde birikenleri önüme doğru çekerken alttaki üç kağıdı gizemli bir şekilde ve kimseye göstermeden hafifçe masadan kaldırarak kontrol ettim; iki vale ve sinek as vardı. Bu da demek oluyordu ki Tolga desteyi tam bir sığır gibi karıştırmıştı.

İlk eli Ferit ve ben, bizim mahalle adına kazandık. Üçe ulaşan o masanın galibi oluyordu ve üç masadan iki masayı alan mahalle de o ayın kazananı olarak kıraathaneden ayrılıyordu. Bizim masada ilk el bitince sohbete daldık. Özellikle Rıdvan abinin oynadığı masada sık sık duraklamalar yaşanıyor: “Lan bu karo mu kalp mi baksana bi Birol.”, “Sen az önce sinek üç atmadın mı abim? Nasıl yine atıyon?”, “Nasıl pişti lan öyle pişti mi olur! Ben onu atmayacaktım ki!” gibi cümleler duyuluyordu. Biz çaylarımızı yudumlarken sol tarafımızda kalan masadan, ne olduğunu tam anlayamadığımız bir ses duyuldu. Ya bir ıstaka ya da birinin kafası kırılmıştı. Kafayı panikle çevirip baktığımda çocuk gibi ağlayan Birol’u ve ıstakasını sağ eli ile olabildiğince havada tutan Rıdvan’ı gördüm. “Niye çalıyon oğlum? Sen neden taş çalıyon kaynanası geberesice? Vurayım mı lan bitane daha vurayım mı?” diye bağırıyordu Rıdvan; o bağırdıkça Birol biraz daha yüksek sesle zırlıyordu. “Abi vur ama babama deme n’olur! Bi daha beni yollamaz söylersen turnuvaya.” dedi Birol. O ezik haline rağmen bir an özendim ona; herif babasına söyleyip onun rızasıyla geliyormuş kıraathaneye. Benimki o an uyanıp evde beni bulamasa sabahına evlatlıktan ret davası için evrak toplamaya başlardı. Rıdvan abi çaresizce bana baktı: “Yau şunu alın bu masadan kıracam yoksa ağzını!” dedi, sonra Birol’a dönüp: “Siktir gitsene ya, istemiyorum seni.” dedi.

Birol ne yapacağını şaşırmış şekilde masadan kalktı. Yerine Yusuf oturdu. Birol, kıraathanenin önündeki mermer merdivenlere oturup sigara içmeye başladı; adeta piştiye küsmüştü. Dünya üzerinde piştiye küsen ilk insan kendisi olabilirdi.

Rıdvan ise Yusuf ile harika bir uyum yakalamış, gül gibi oynuyordu. Bizim masada ikinci ele başladı. İlk el kadar güzel kağıtlar gelmese de Ferit ile yine önde götürüyorduk. On, on beş dakika kadar oyuna devam ettikten sonra kıraathaneye koşarak Birol girdi; “Koşun beyler, koşun! Müzeyyen Teyze’nin evine hırsız girmiş!” dedi. Bu ne kadar da boktan bir ironiydi! Bütün gece nöbetçileri olarak oraya toplanmışken mahallelerimizin yaşlıları savunmasız kalmıştı! Yaşlı dediğime ve Birol’un “Teyze” dediğine bakmayın; Müzeyyen, bizim mahallenin en güzel kadınlarındandı. Yaşını başını almış olsa da şarap gibi kadındı. Gerçi ben hiç şarap içmemiştim, daha çok bira ve arada sırada da rakı içerdim ama “bira gibi kadın” demek ağızda hoş durmuyordu. Bütün herkes elindeki kağıtları masaya fırlatıp Birol’un peşine takılarak Müzeyyen’in evine doğru koşmaya başladı; koşarken de her kafadan farklı bir fikir çıkıyordu, Aslan: “Polise haber verelim!” dedi, kimse sallamadı, Ferit:”Herkes bir sokağa ayrılsın, bir şey gören olursa bağırsın oraya toplanalım.” dedi, bu herkese mantıklı gelse de kimsenin yüreği tek başına bir sokağa bakmaya yetmedi. Tufan ise: “Ben eve gidip silahımı alayım, karşılaşırsak o namussuzları kevgire çeviririm.” dedi, bu sefer herkes durup beş dakika kadar Tufan’ı sakinleştirdi ve eve gidip silahını almamaya ikna etti.

Müzeyyen’in evine vardığımızda ne evde ne de apartmanda bir hareket vardı. Binada sadece Emekli Albay’ın ışıkları yanıyordu. Apartmana girip on yedi adam ağır ağır merdivenleri çıktık. On yedi kişiydik çünkü eve doğru koşarken Birol gözden kaybolmuştu. Müzeyyen’in kapısı aralıktı. Rıdvan eliyle hepimizi durdurup kapıya doğru tek başına yaklaştı: “Müzeyyen, Müzeyyeeen, orada mısın?” dedi. Yarım saat önce Birol’un geçmişi ve geleceğini yakın akrabaları ile harmanlayan adam gitmiş yerine bir centilmen gelmişti. “Korkmayın, ben Rıdvan Bey. Şimdi içeri giriyorum yavaşça.” dedi, bu lafın üzerine merdivenlere dizilmiş haldeki on altı adamdan kikirdemeler duyuldu. Kafasını kapıdan uzatıp kimsenin olmadığına emin olunca Rıdvan abi bize doğru eğilerek: “Gülmeyin dalağınızı sikerim!” diye fısıldadı; dalaklara fısıldayan adam.

Sonra yavaşça kapıyı araladı, önce o peşinden de biz girdik eve. Ev mis gibi kokuyordu, şarap mı bilmiyorum ama çok güzel bir kokuydu. Evde kimse yok gibi duruyordu. Ağır adımlarla evin geniş salonuna ilerleyip oraya doluştuk. “Işığa basın lan.” dedi Rıdvan. Ferit’in ışığı açmasıyla bizi karşı duvarda yere düşmüş olan plazma televizyon ve duvara kırmızı sprey boyayla yazılmış “BİROL” yazısı karşıladı. “Lan bizim hırsız Birol iti miymiş?” dedi Rıdvan, gereğinden az şaşırarak. On altı adamın hepsi birbirinden farklı küfürler etti Birol’a. İki yıllık ulvi pişti turnuvamızın vardığı noktada, koca iki mahalleyi gerizekalı Birol’dan korumaya çalışmamız herkeste biraz hayalkırıklığı yaratmıştı. “Eee, şimdi biz bu buji beyinli yüzünden mi geceleri uykusuz kaldık, sokak sokak nöbet tuttuk? Geçen sene Tolga bunun yüzünden mi gece nöbetinde üşüttü sonra da zatürreye çevirdi? Rıdvan Abi bunun yüzünden mi elli üçüncü yaş gününü iki senedir gece nöbetinde kutluyor? Peki ya eli kaybedince masaya yumruk atıp da elini kıran Tufan’ın yamuk kaynayan kemiğinin hesabını kim verecek beyler!” diye, gittikçe artan ses tonuyla bir konuşma yaptım. “Bunu bulup ağzını burnunu kırmayalım mı!” diyerek de son noktayı koydum.

Herkes dediklerimi onaylamış ve ihraç fazlası Birol’a temiz bir sopa atmaya hazır hale gelmişti. “Haklısın Fatih!”, “Haklısın aslanım!”, “Evet Fatih Abi, bulalım şu iti.” şeklindeki destek cümleleri eşliğinde apartmandan çıkınca; “Saat geç oldu, peder uyanmadan ben eve gideyim, siz bulup halledersiniz Birol’u, bana da mesaj atın merakta bırakmayın.” diyerek yarattığım şok etkisiyle koşarak eve doğru yol aldım.

Eve nasıl koştuysam, ciğerlerim sanki iki kalçama yerleşmiş gibi hissediyordum. Yavaşça binaya girdim, merdivenleri çıktım. Evin kapısını açmak için anahtarı ittim ki kapının arkasında bir anahtar daha vardı! Bunun olması için babamın uyanmış olması gerekiyordu. Ben bunun paniğini yaşarken yavaşça kapı açıldı. Kafam önde, yiyeceğim ilk tokatı ve sonrasındaki ateşli dayağı bekliyordum ki kafamı eğdiğim yerdeki ayakların bir çift kadın ayağı olduğunu fark ettim. Kafamı kaldırdıkça karşımdakinin bir kadın olduğuna emin oldum, Müzeyyen’di bu! Babam Müzeyyen’i eve atmıştı! Kadının en zor en buhranlı gecelerinden birinde ona arkadaş olmuştu! Kadının yeni soyulduğu yetmez gibi babam da üzerine kalbini çalmıştı. “Sen napıyosun burada ya Müzeyyen?” dedim. Arkadan babamın sesi duyuldu; “Asıl sen orada ne yapıyosun eşşoleşşek!” dedi. Haklıydı. İçeri girdim, yavaşça ayakkabılarımı çıkardım. Babam üzerime yürüdü bir iki kez, Müzeyyen sakinleştirdi. Salona geçtik. Babam ve ben tek başımıza kalmıştık, Müzeyyen de bize mutfakta kahve yapıyordu; “Babamı benden isteyecek heralde.” diye düşündüm. Babam, o sırada, on oskar ödüllü bir filmmişçesine halıyı izliyordu. “Nasıl baba halı güzel mi? İzleyince ver de ben de izleyim.” dedim, daldaki sineği kapan iguana çevikliğinde bir tokat yapıştırdı. Yanağım pembeleşmek üzereyken de kahvelerimiz geldi.

Müzeyyen girdi lafa; babamla birbirlerini uzun süredir sevdiklerini söyledi. Gizli gizli de görüşürlermiş, özellikle her ayın son pazarı. Yani ben pişti turnuvası için evden kaçarken peder sandığımdan da uyanık oluyormuş. Dışarıda buluşurlarmış, içerlermiş. Babam çok güzel yemek yaparmış mesela. Bir gün çorba içerken ekmek istemiştim de bana ekmeğin ucunu bölüp uzatmıştı; babamın bana yaptığı tek yemek işte o böldüğü ekmek ucudur. Park bahçe gezerlermiş. Kısacası hayatlarını yaşıyorlarmış. Sevinmişler de benim onları basmama, nihayet açılabilmişlermiş.

İkisi karşımda konuştukça sinirlerim bozuldu. Kahvemi hızla bitirip: “Ben artık uyuyabilir miyim?” dedim. “Yat tabi yavrum, geç oldu.” dedi Müzeyyen. Bu işte son damla oldu.

Yerimden kalktım, salondan çıkarken onlara doğru son bir kez döndüm: “Ha bu arada, senin eve hırsız girmiş Müzeyyen, haberin olsun.” dedim.