Ağır*

***

“Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var… Hayvana geri dönülüyor. Böylesi insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar kendi yaptıkları parmaklıkların ardında boğulmayı yeğliyorlar.”

İnsanları bu denli gözlemleyebilecek kadar dünyanın hem bu kadar içerisinde…


“Bugün bir Viyana haritası gördüm, senin sadece bir odaya ihtiyacın olduğu halde böylesine büyük bir şehrin inşa edilmiş olmasını bir anlığına aklım almadı.”

“Geçenlerde bir Tribuna bana, ‘akıl hastanesinde büyük araştırmalar yapmış olmalısınız.’ dedi. ‘Sadece kendiminkinde’ dedim.”

“Mektup yazmak hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içirip bitirir onları …”

Konu kendidünyası ve sevdikleriyse dünyanın oldukça dışında bir zihin…


Kafka’dan bahsediyorum. Hani şu öldükten sonra tüm eserlerinin yakılmasını isteyen, dönüşen, sevdiği kadına ve pek bilinmese de babasına da mütemadiyen mektuplar yazan adam. Sağolsun arkadaşı Max Brod olmasa hayatımıza belki de hiç girmeyecek olan adamdan…

***

Benim gibi edebiyatla ilgisi olmamış, yeni mühendis çıkmış ve kendisini bekleyen zorlu dünyaya (iş, kapitalist sistem, herkesin tutturduğu yol, artık ne derseniz) girip bir daha da çıkmaması beklenilen (yetti beahh! diyip tası tarağı toplayıp köye yerleşen *permakültürcü* arkadaşlara özenmemesi beklenen) biri için Dönüşüm tam bir dumur etkisiydi.

Gelelim mektuplaraaa… Ne çok mektup yazmış bu adam. Sevdiceğine yazmış, dostu Max Brod’a (tekrardan sağolsun kıyak adammış) yazmış. Babasına yazmış. Tabi bu mektuplar her biri ayrı bir kitap potansiyeli taşıyacak kadar ehemmiyetli. Kafka’nın insan ilişkileri dışında, o zamanın ruhunu, Prag’ını, Avrupasını, kültürünü, aşklarını, aile yaşantısını, yazın dünyasını, … bulabileceğimiz türden. Özellikle mektuplaşmanın şimdilerde bizlere bu denli uzak düşmesi , sırf bu eski kültürü göz önüne getirebilmek için bile kitaplarının ideal olduğunu düşünüyorum. Tabi ben de bir Y Kuşağı mensubu olarak -çocukken babam bu olayın tadını almamız için birkaç defa bayramlarda büyüklerimize yazdırmış olsa da- mektupların kağıda dökülme, gönderme-ulaştırabilme, acaba okurken ne düşündü, acaba cevap yazacak mı gibi süreçlerinden hayli etkilendim okurken. Tabi bunlar Milena’ya Mektuplar için geçerli. Milena bu mektupları okudu, en azından çoğunu. Babaya Mektup ise tek taraflı, hiç ulaştırmadığı mektupları…


*

“… Hep bu sözcük, bana uyan tek sözcük, bununla ne kastettiğimi anlıyor musun? Bu bir geminin ‘ağır’ olması gibi, notasını kaybetmiş ,dalgalara şöyle diyen bir gemi:

“Kendim için fazla ağırım, sizin içinse fazla hafif.”

Kaynak: Milena’ ya Mektuplar, Timaş Yay./ Dönüşüm, Can Yay./ Babaya Mektup, Can Yay.

Like what you read? Give nurdan a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.