Allah Herkese Lady Diana Sabrı Versin

Selam Medium! Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Aylardır yazayım yazayım diyorum kendime ama klavyenin tuşlarına bir türlü gitmedi parmaklarım. Neyse, işte geldim buradayım.
Son aylarda elimden Andrew Morton’un Diana: Her True Story, In Her Own Words adlı kitabı düşmüyor. Yayınlandığı tarihte dünyada ve özellikle İngiltere’de küçük çaplı bir depreme sebep olan bu kitap 1997 yılında daha otuzlu yaşlarını süren ve bir trafik kazası (ya da faili meçhul bir cinayet) sonucunda hayatını kaybeden Galler Prensesi Lady Diana’nın hayatından, Prens Charles ile olan evliliğinden ve şaşaalı hayatının arkasında yatan tonlarca pislikten bahsediyor. Bir hafta önce bitirdiğim bu kitap beni bayağı bir etkiledi, ben de azıcık sizlerle paylaşayım izlenimlerimi.
İngiliz Kraliyet Ailesi nedense senelerdir hep ilgimi çekmiştir. Kraliçe Elisabeth artık ne zaman ölecek? Ölürse yerine oğlu Charles mi geçecek yoksa tahtı direkt William’a mı devredecekler? William ve Harry annelerine ne kadar çok benziyorlar, annelerini ne kadar hatırlıyorlar, evliliklerinde mutlular mı? Bu soruların cevapları neden beni bu kadar alakadar eder bilmiyorum ama bu popüler bir o kadar da sırlı ailenin attığı her adımı takip etmekten de geri durmam genelde.
Yukarıda bahsettiğim kitabı okurken neden bu aile ile bu derece ilgilendiğimi anladım. Evet, baş sebebim Lady Diana. Çocukluğumu yaşadığım doksanlarda sürekli Diana haberleri çıkardı her yerde. Giyimi kuşamı, gittiği yerde yaptığı görüşmeler her seferinde olay olurdu ve burnumuza sokulurdu merhumenin hayatı. Sonra bir gün öldüğünü duyduk haberlerde. Hiç ama hiç unutamam … Tüm dünya yastayken havaya jetlerle pembe kalpler çizerek uğurlamışlardı onu. 8 yaşındaydım, bu ölüm haberi beni de sarsmıştı. Birinin havaya jetlerle pembe kalpler çizilerek uğurlanışını ilk defa görüyordum.

Lady Diana’nın ölümü bir beni etkilememiş olsa gerek. Hatırlarsanız Amelie adlı filmdeki tatlı Fransız kızımız da haberlerde Diana’nın ölüm haberini duyduktan sonra elinden bir şeyleri düşürür, duvar arkasında minik bir hazine keşfeder ve o saniyeden itibaren hayatı değişir. Tesadüf mü orda o haberin olması, sanmam.

Gelelim şimdi Lady Diana’ya. Bilenleriniz kraliyet ailesine erken yaşta gelin giden bu şahsı melek gibi gülümseyen, güzel, şuh ve akıllı bir kadın olarak tanır. Ben de onu öyle bilirim. Bu dünyaya gelmiş en şanslı insanlardan biri olduğunu, kısa olmasına ve talihsiz bitmesine rağmen rüya gibi bir hayat yaşadığını da düşünürdüm ki öyle değilmiş. Okuduklarım bana bu düşündüklerimin gerçeğin bir yansıması olmadığını kitabın ilk sayfalarında gösteriverdi.
Zengin ve asil Spencer ailesinin mutsuz üç numaralı çocuğu aslında Diana. Annesiyle babası arasındaki huzursuzluk daha o minicikken öz güvenini tırmalamaya başlamış. Annesiyle babasının ayrılmasından sonra da iki ebeveyn arasında kalmışlık içine işlemiş değersizlik hissini daha da bir katlamış. Ailesinden ayrılacak yaşa geldiğinde bir anaokulunda çalışmaya başlıyor, birkaç kız arkadaşıyla paylaştığı minik bir dairede mütevazi ve mutlu bir hayat sürüyor. Sonra hayat bir şekilde Prens Charles ile yollarını bir araya getiriyor. O zamanların yakışıklı bekarı olarak adlandırılan ve artık otuz yaşlarına dayanmış olan Prens Charles Diana’nın masumiyetinden ve tatlı dilinden etkileniyor. Anası Elisabeth Prens Charles hanedana iyi veliahtlar verebilsin diye Diana ile olan evliliği destekliyor. Durun buraya kadar gayet iyi ilerliyoruz. Şimdi işin biraz da çetrefilli bölümünden bahsedeyim. Bütün bunlar olurken Charles aslında başka bir kadına aşık. Şahsın adı Camilla Parker Bowles. Kendisi evli ve çoluklu çocuklu bir kadın olmasına rağmen Prens Charles ile gizli bir birliktelik yaşıyor ama kraliçe onayı olmadığı için asıl sevdiği adamla bir türlü dünya evine giremiyor. Charles ne yapsın? Onu alamadım bari çoluğum çocuğum olsun diye Diana’da karar kılıyor. Diana saf, daha çok genç. Aşık oluyor ve prensin kendini mutlu edeceğine inanıyor ya da inanmak istiyor bilemiyorum. Evet diyor.
Bunlar daha evlenmeden bir röportaj sırasında Diana ve Prens Charles’e birbirinize aşık mısınız sorusu yöneltiliyor. Diana gülücükler saçarak evet cevabını verirken, Prens Charles “whatever love means” diyor. Artık aşk ne demekse diyor bildiğiniz adam … Bu hödükçe cevap karşısında Diana’nın yüzü soluyor, okurken içim kurudu resmen. Prens Charles’in onu gerçekten sevmediğini de anlıyor artık, hatta diğer kadından bile haberi oluyor evlenmeden iki hafta önce ama yanmış bir alevi söndürmeye, nişanı bohçayı atmaya gücü yetmiyor artık, evlilik şaşaalı bir şekilde gerçekleşiyor.
Güçlü bir kadın Diana. Kafasında milyon tane soru dolaşmasına rağmen gülümsemeyi becerebiliyor. Evlendikten sonra Charles ile arasındaki uçurum daha da açılıyor. Bir türlü iletişim kuramadığı, anası Elisabeth’in bile umutsuz vaka olarak tanımladığı bu adamdan hayal ettiği şekilde bir kocalık görmeyince de hem psikolojisi hem de vücudu yavaş yavaş çökmeye başlıyor. Girdiği ağlama krizlerine her seferinde yeter artık sıkıldım bu ağlamalarından, yalandan ağlıyorsun diyerek tepki veriyor Charles. Diana’nın yemek yiyememesi ve günden güne iğne ipliğe dönmesi de pek alakadar etmiyor artık onu. Diana mutsuz. Hem evlilik hayatı hem de koca dişlilerinin altında nefes alamadığı kraliyet ailesi gelenek görenekleri ve katı sistemi onu gün geçtikçe daha da çok bunaltıyor. Sonra oğlu William doğuyor ve Diana az da olsa hayata tutunmayı becerebiliyor William’ın varlığıyla. Bu arada eklemeden geçemeyeceğim Diana William’a dört aylık hamileyken kocasının ilgisini çekebilmek için kendini kaldırıp merdivenlerden aşağı atıyor. Amacına ulaşabiliyor mu hayır. Beklediği ilgiyi göremiyor. O etrafına sürekli gülücükler dağıtan kadının çok mutsuz bir hayatı olduğunu anlıyoruz kitabı okuyunca. İki oğlundan başka onu hayata bağlayan belki de hiç bir şey yok…
Derin bir empati yeteneği var Diana’nın. Özellikle mutsuz, hasta ve umutsuz insanlarla vakit geçirmeyi seviyor çünkü onlara verecek tonlarca sevgi hissediyor içinde. Hastaneler ziyaret ediyor sürekli ve eminim ki bunu sadece gösteriş olsun diye yapmıyor. Bir Aids hastasıyla içten bir şekilde el sıkışması da uzun süre medyaya haber malzemesi oluyor. Diana’nın hayatı hakkında milyonlarca ayrıntıdan bahsediyor kitap. Onun kraliyet ailesi yani bir bakıma altın kafes içindeki yaşam savaşı, kocasının özenle yıktığı öz güvenini toplayabilmek için verdiği bitmek bilmez mücadele gerçekten okumaya değer.
Diana doksanların başında boşanıyor Charles’ten ve yavaş yavaş özgürlüğünün tadını çıkarmaya başlıyor uzun yılların sonunda. Sonra ne mi oluyor? Kısa ama mutlu bir birliktelik yaşadığı Dodi Al-Fayed adlı Arap bir film yapımcısıyla paparazzilerden kaçarken girdikleri bir tünelde kaza yapıyor arabaları ve can veriyor Diana da Dodi de. Olayın kaza değil cinayet olduğuna inananlar çoğunlukta. Kimisi Diana Dodi’den hamileydi ve kraliçe geleceğin İngiltere Kralı Müslüman bir kardeşe sahip olmamalı diye öldürdü prensesi diyor, kimisi de Diana mayın üretiminin dünyada durdurulmasını hedef alan birçok konuşma yaparak mayın endüstrisine balta vurmaya çalıştığı için İngiltere ve Fransa kooperasyonuyla öldürüldü diyor. Nasıl öldü bilemem, bu gencecik kadın otuzlu yaşlarında hayata gözlerini yumuyor işte. Gençliğine ve çocuklarına doyamadan … Okuduklarım bana gösteriyor ki Diana çektiklerini bir sabır taşına anlatsaydı belli ki çatlardı o sabır taşı. Ülkecek ciddi sınavlardan geçtiğimiz şu günlerde Allah hepimize Diana sabrı versin ne diyeyim.
Unutmadan Charles’e gelince. Hayatının aşkı Camilla Parker Bowles ile evleniyor bu beyefendi. Bu iki simayı her televizyonda gördüğümde kendime şu soruyu yöneltirim. Acaba William ve Harry bu kadının aile içindeki varlığını nasıl kabul ediyorlar? Özellikle William Diana’ya olan düşkünlüğüyle bilindiği için onu ekranlarda Camilla ile gülüşürken görmek beni hem şaşırtıyor hem de sinirlendiriyor. Şöyle de bir şey var … Hepimiz Diana’yı dünyanın en mutlu ve şanslı kadınlarından biri sanıyorduk, en azından ekranlar bize bunu gösteriyordu. Eminim ki William ve Camilla gülüşmesi de sahte, sadece ekran önünde sergilenen ikiyüzlü bir tiyatro. Sana güveniyorum William, anneni sakın unutturma Camilla’ya!

Not: Olaylara hiç Charles açısından bakmadım, bakmayı da düşünmüyorum. Belki onun açısından da farklıdır olay, haklı olduğu noktalar illa ki vardır ama dediğim gibi beni ilgilendirmiyor. Charles, Kraliçe Elisabeth ve Camilla bermuda üçgeninin Diana’yı katlettiği fikrim sanırım hiç değişmeyecek.
Diana hakkında daha fazla ayrıntı bilmek isteyen herkesi bu kitabı okumaya davet ediyorum. Pişman olmayacaksınız, eminim.
Beğeni butonuna basan elleriniz, yorum yapan parmaklarınız dert görmesin.
Görüşmek üzere.
Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor


