Anonim (Aslında) Kadındı…

1775 yılında İngiltere’de dünyaya geldi. Altısı erkek, ikisi kız olmak üzere sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğuydu o. Altı erkek ve bir kız kardeşiyle birlikte bu sekiz çocuğa babalık yapan adam köy papazıydı ve aynı zamanda ailesinin geçimini sağlamak için tarımla da uğraşıyordu. Asıl önemli yönü ise dönemine göre ileri görüşlü ve modern bir insan olmasıydı; kızının önce Oxford’da bir yatılı okula gitmesini, ardından Fransızca, dans ve müzik eğitimleri almasını sağlamıştı. Bu kız, her ne kadar eğitimini iki yıl sonra sonlandırmak zorunda kalsa da babasından ve erkek kardeşlerinden eğitim almaya devam etti. Babasının geniş kütüphanesi, bu eğitimlerdeki en büyük şanslarındandı. Yine, yazmaya olan aşkının peşinden gidebilmesi için pahalı yazı setleri bile sağlamıştı babası ona. Yaz aylarında ahırlarını küçük bir tiyatro sahnesine çevirerek çeşitli tiyatro oyunları düzenlemesini sağlaması, onun; oyunlar, şiirler ve hikayeler yazmasına önemli katkılar sağladı kuşkusuz.

Böyle bir gelişim ardından 18 yaşında ilk romanını yazmaya başladığını öğrenince de garipsemiyor haliyle insan. 20 yaşında tamamladığı ve “Sense and Sensibility (Akıl ve Tutku)” adını taşıyan bu romanı çok beğenilmişti ama onu kimse tanımıyordu, tanıyamıyordu… Kitap kapağında yazan adıydı sebebi: “A Lady” yani “Bir Hanımefendi”

Yazmaya devam etti hanımefendi. “Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)” mesela yazdıkları içerisinde en çok beğenilenlerden, en çok satanlardandı. Öyle ki, ona henüz 42 yaşındaki ölümü öncesi yayınlanan son kitabı Emma’da “A Lady” müstearından kurtulma şansı vermişti. Emma’nın kapağında “Gurur ve Önyargı’nın Yazarı” şeklinde yer almıştı adı!

Bugün bütün eserleri dünya klasikleri arasına girmiş ve dünyanın dört bir yanında onlarca dilde milyonlarca okuyuculara ulaşan bir hanımefendi olan Jane Austen, yaşamında adını eserlerinin üzerinde göremeyen tek kadın değildi. Hatta çoğu, kitaplarında kadın dahi değildi!

1819 yılında yine İngiltere’de dünyaya gelen Mary Ann Evans mesela…. Erkek egemen bir sektörde ve aslında dönemde ciddiye alınma kaygıysa George Eliot isimli erkek kimliği ile eserlerini yayınlamayı tercih etmişti. Bugün raflarda halen George Eliot olarak rastladığımız Evans da edebiyat dünyasına adını altın ama maskülen harflerle yazdıranlardan.

Bell Biraderler!

Yine 1800’lü yıllarda, Viktoria Dönemi İngilteresi’nde; Currer Bell, Ellis Bellaka Charlotte ve Emily Brontë isimli kızkardeşler, kadının edebiyatla uğraşmasının “ayıp” olduğu bu yıllarda, ilk kitaplarını “Bell Biraderler” olarak yayımlıyorlar.

Yazdığı esere kadın olduğu için adını yaz(a)mayanların daha birçok örneğine şuradan ya da buradan göz atabilirsiniz.


Dışarıdaki ahval böyle iken, hemen hemen aynı dönemlerde bizdeki örneği merak ediyorsanız, aslında yakından bildiğimiz (ama muhtemelen pek tanımadığımız) “bir kadından” devam edelim. Bugünün 50 Türk Lirası arka yüzünde yer alan Fatma Aliye’den… Google’a “İlk Türk Kadın Yazar/Romancı” diye sorduğunuzda karşınıza çıkacak kişi olan Fatma Aliye, ilk romanı olan Hayal ve Hakikat’ı, 1891 yılında yazar Ahmed Mithat Efendi ile birlikte kaleme almış. Romanda kadın kahramanla ilgili bölümler Fatma Aliye Hanım, erkek kahramanla ilgili bölümler Ahmed Mithat Efendi tarafından yazılmış. Peki, kitaptaki imza neydi derseniz: “Bir Kadın ve Ahmet Mithat


Kadının adını/cinsiyetini gizleme ihtiyacını hissettiği bu dönemleri anlamak için Virginia Woolf’a da bir uğramalı…

1882 yılında dünyaya gelen Adeline Virginia Stephen, 1912 yılında Leonard Woolf ile evlendi. Akıl hastası olarak geçen onca yıl ardından evlendiği Leonard Woolf, ilk kitabını çıkarması için Virginia’ya elinden gelen tüm desteği verdi. Kitabını yayınlatabilmesi için kurduğu basımevi bir yana, beğenilmeme korkusunu yenmesi için verdiği desteklerin, kuşkusuz Virginia’nın 1905 yılında yazmaya başladığı “The Voyage Out (Dışa Yolculuk)” adlı ilk kitabının 1915 yılında artık yayında olmasında büyük etkisi oldu.

Virginia Woolf’un, yaşadığı dönemde, erkeklerin kadınlara sürekli sorduğu ve onu çileden çıkardığı iddia edilen bir soru varmış; “bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsanız, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” Bu sorunun ardından gidip, daha çok okuyarak, kadın edebiyatçıların tarihçesini en ince detayına kadar araştırması ardından şu cevapla kadınlara seslendiği söyleniyor: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!

Oysa bu sorunun çok daha güzel cevabının başka bir şekilde ama yine Virginia Wolf’ta olduğunu düşünüyorum:

Tarihin büyük çoğunluğunda, anonim diye bildiğimiz şeyler kadına aitti.

Aslında 100 yıl değil, 10 yıl öncesine gittiğimizde de eserinin üstünde kadınlığını gizleyenler örneklerini bulabiliyoruz. Yine oldukça ünlü bir isim olan J.K.Rowling mesela. Harry Potter serisi ile yakaladığı başarısı yanı sıra hayat hikayesiyle de dünyanın dört bir yanına nam salan Rowling’in, J.K. kısaltmasını kullanma nedeninin arkasında, yayıncısının, kitap üzerindeki bir kadın adının kitabın ağırlıklı genç erkeklerden oluşan hedef kitleye ulaşmasını engelleyebileceği telkini yer alıyor.

Her ne kadar ortaya çıkması ardından “yeni bir türde yazınca, yazarlığın da başına dönmek istedim ve önyargısız geri bildirimler alabilmeyi umdum” gerekçesini sunsa da , 2013 yılında yayınlanan “Cuckoo’s Calling” adlı eserini de Robert Galbraith olarak bir erkek ismiyle yayınlamayı tercih etmiş Rowling.

Günümüze gelmişken, adını/cinsiyetini saklama örneklerinden ziyade “kadın yazarın muhteşem başarısı” benzeri başlıklar (ve pek tabi içerikleri) üzerine düşünmek daha iyi esasen. Bugün, 1800’lü yıllardaki nedenler kaynaklı bir kadın kimliği gizleme ihtiyacından çok söz edemesek de, kadının başarmasının cinsiyete vurgu ile “yüceltilmesi” ihtiyacı çok da farklı bir motivasyonun sonucu değil! “Erkek yönetmenden Cannes’da büyük başarı”, “Erkek bilim insanının çözdüğü büyük gizem”, “Erkek yazarın satış rekorları kıran kitabının hikayesi”, “Erkek dalgıçtan inanılmaz bir dalış rekoru” gibi daha birçok alanda örneklendirebileceğim cümlelerdeki erkek vurgusunun kulağınızı tırmaladığına eminim. Şimdi geri dönüp bu başlıklardaki tüm erkekleri kadın ile değiştirin, sanırım oldukça tanıdık ve olağan gelecek kulaklarımıza.


Daha belki yüzlerce örnekle devam ederek, onlarca yorum/eleştiri de sıralanabilir elbette ama tadı kıvamında bırakıp, devamı da olacaksa zihinlerde sürmesini ummak daha güzel olacak sanırım.

Ama en son, hani düşmemiştir ama yine de “erkek bir yazarın kadın müstearı/mahlası kullandığı olmamış mı acaba” sorusu aklına düşünler olduysa, onun da örnekleri var evet! Ama sosyolojik kaygılarla değil, daha çok kişiye ulaşma motivasyonuyla bu tercihi yapanlar onlar; okuyucu kitlesinin ağırlıklı kadınlar olması nedeniyle, kadın yazarı da kendilerine daha yakın bulurlar diye düşünenlerden oluşuyor bu örnekler.


One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.