Bazı “Selfie”ler Şişman Gösterir!
toplumsal özçekimimiz ne kadar dürüst?

Genç kadın, gayet iddialı bir şort ve dekolte bir üst ile uçağa bindi. Kadınların rahatça giyinebildiği ve merceklerin üzerine dikilmediği bir şehirde kendisini rahat hissettiği belliydi.Gerçekten de kimse, birbirinin elbisesini önemsiyor gibi görünmüyordu.
Uçaktan inerken şortun yerine pantolon gelmiş, dekolte ise ortadan kaybolmuştu. Uysal bir beyin, bu değişikliği, İstanbul’un kadının geldiği şehire göre daha soğuk olmasına bağlayabilirdi.
Son zamanlarda şort gibi kıyafetler giyen kadınlara yönelik saldırıların haberleriyle provoke olmuş bir beyin ise bu görüntü üzerine hızla “acaba kadın tedirgin mi oluyor” sorusunu sordu!
Kadının uçakta üstünü değiştirme nedenini bilmiyordum. Gerçekten havanın serin olmasıyla ilgili olabilirdi. Fakat sıklaşan yaşam tarzı tacizlerinin toplumumuzla ilgili algımızı etkilediği de bir diğer gerçekti.
Daha fenası ,sapıklığına ve etrafı taciz etmeye bahane arayan adamların sağa sola saldırmasının — bırakın güvenlik kuvvetlerini ayağa kaldırmasını — giderek normalleşmesiydi.
Beynimdeki provokatif taraf, genç kadının bu hareketiyle eski bir anıyı canlandırdı. Antalya’ya gelen İranlılar için “daha uçakta soyunmaya başlıyorlar” diye dalga geçen bir taksi şöförünün hınzır gülüşü gözümün önünde belirdi. İranlıların istedikleri gibi giyinebileceği bir fırsat bulma zorunlulukları, inanç adı altında İran toplumuna musallat olan acınası bir iki yüzlülükten başka bir şey değilken, başka bir milletin taksi şöförü onlarla dalga geçiyordu. O zamanlar, İranlıların üzücü derecede muhtaç olduğu özgürlüğe sahip olmamızın büyüklenmesi içindeydik.
Böyle şeyler hani Bangladeş’te falan olmuyor muydu?
Bugüne kadar batılı, modern ve özgür bir toplum algısı yaratmaya uğraşmışken, palavra bir ahlak bekçiliği ile süslenmiş, giderek artan ve otoriteler sessiz kaldıkça tedirgin edici şekilde normalleşen bu saldırılar, kendimizi gördüğümüz yer ile ne kadar örtüşüyordu?
Biz, tüm imkan ve şeraitimizle lider ve örnek bir toplum olma yolunda değil miydik?

Bu algı meselesi , 80 kuşağı için ayrı bir öneme sahiptir.
Çocukluğunda, Türkiye’nin hangi kıtada olduğunu bilmeyen, hatta ülkemizin adını bile duymamış milletlerin varlığını gösteren bir çeşit kamu spotu yayınlanırdı. Bunu izleyenlerin bilinçaltı, yabancılara develerin üzerinde gezmediğimizi ispatlama dürtüsüyle şekillenmişti. Demokratik ve laik bir ulus devletin çocukları olarak (özellikle) batılılardan pek de bir farkımız olmadığını ispatlamak hepimiz için önemliydi.
Ülkemizin bugünkü hali, şehirleri ve ekonomisi, havalı mekanları, tüketim seçenekleri ve diğer sahip olduklarımız, batılılardan hiçbir eksiğimiz olmadığının, hatta üstün yanlarımız olduğunun ispatı olabilir. Peki, davranışlarımıza, hatta ifade ve düşüncelerimize yansıyan tedirginliği neye bağlamalıyız?
Bir toplum için imaj hiçbir şey, aydınlanma ise her şeydir
Cumhuriyetimizin kuruluş idealleri bir aydınlanma hevesi güderken, bu heves giderek imajı cilalama mücadelesine dönüştü ve anlamını yitirdi.Toplumsal yaşam standartlarını yükselten, üretken ve yaratıcı fikir ortamını canlandıran, birbirine saygı üzerine kurulu ,kendine yeter bir sistemi kurup yüceltmek yerine ,birilerine kendimizi gösterme derdi içinde on yılları tükettik.
Havalı şehirler, masmavi denize giren yabancı turistler, reklamlarda boy gösteren modern ve mutlu bireyler, gülen, eğlenen genç insanlar…
Popülist siyasetin sihirli aynası tehlikelidir.
Bir ulusu yeniden büyük yapma hevesi dünya genelinde kendi kendine hayran ama at gözlüklü toplumlar yaratıyor. Büyüklenme öyle bir hal alıyor ki bir süre sonra başkalarının ne düşündüğü önemini yitiriyor.
Peki aynadaki görüntü gerçek mi?
Toplumları, inanmak istediği rüyalara sürüklemek, popülist siyasetin en büyük başarısıdır. Herşeyin güllük gülistanlık olduğu, gösterişçiliğin itibarla eş tutulduğu ve inancın ihtiyaçlara (!)göre yeniden yazıldığı bu muazzam ortamda aksi seslerin sahipleri ortada görünmesin diye epey çaba sarfedilir.
Toplum mutludur. Sefalet -cehalet gibi kavramlar komplodur nitekim dünyanın en güçlü devletinde yaşamaktadırlar! Şehirlerin beton makyajı vatandaşların aç karnını doyurmasa da ruhlarını zenginleştirecektir. Varsıllık emarelerine asla sahip olamayacaklar bile mutlu azınlığın refahıyla gurur duyarlar.
Selfie kameralarını kendine yakın tuttukça görüntüye sadece sen hakim olursun. Tek dezavantajı olduğundan biraz şişman göstermesi olabilir!
Kendilerini dev aynasında gören bu tip toplumlarda halı altına süpürülen gerçekler günlük hayatı çürütse de büyüklük rüyası asla uyanmak istemeyeceğiniz bir bağımlılık yaratır.
Diğer taraftan, sefalet ve cehalet, akın akın toplumların üstüne çullanmaktadır. Her gün yeni bir cehalet salvosu günlük yaşamı sarsar. Eski parlak günler yavaş yavaş sararmış fotoğraflar haline gelir. Toplum için zamanda geriye doğru amansız bir yolculuk başlar.

Pakistan’da devrilen akaryakıt tankerinden yakıt araklamaya gelmiş insanlardan biri — muhtemelen sigarasını söndürmeyince — 150 kişi feci bir şekilde öldü! (1) Bedava baklava dağıtılıyor diye izdiham çıkan bir başka toplumda bu garip karşılanmayabilir! Fakat popülist rüyada görmezden gelinen sefalet ve cehalet sarmalının toplumları nasıl tükettiğinin daha güzel bir örneği olamaz.
Yaşanan bu durumda kaybolan sadece canlar değil. İnsanlığın binlerce yılda geliştirdiği ölçülülük, saygı, kardeşlik ve benzeri erdemler, yapay imajların altında eziliyor.

Halbuki bir toplumun asıl karakterini erdem oluşturmalıydı…
Medyada “en yaşanılası şehirler”, “en mutlu insanların olduğu ülkeler”, “yaşam standardı endeksleri” gibi listeler bulmak mümkündür. Fakat bir toplumun huzurunu ve yaşam kalitesini anlamak için kadınları gözlemlemek yeterlidir. Gizlenmek, saklanmak, susmak zorunda hisseden kadınların çokluğu o toplumun içinde bulunduğu durumu hemen göz önüne serer.
Baskı, illa otoritelerle alakalı olmak zorunda değil. Otoritenin, vatandaşın özgürlüğünü güvence altına almadığı bir toplumda en büyük baskı kaynağı toplumsal bağnazlıktır. Bireylerin davranışlarına “aman millet ne der” kısıtları koymaya başlaması yeterince kötüyken, yeni nesillerin yetişmesinde erkeklere göre daha etkili olan kadınların zihinsel köleliliği fevkalade bulaşıcı bir hastalıktır.

Popülizm, insanlığa binaları, yolları, fabrikaları, ve bilumum yapay şeyleri ilerleme olarak yutturmayı amaçlar. Halbuki tüm bu cilalı ortam, zihinsel ve davranışsal olarak sınırlanmış bireyler için cennet değil gerçek bir cehennemdir.
Toplum içi saygının tükendiği bir ülkede havalı binaların hiçbir değeri yoktur.
Kadim metinlerde helak olan toplumlar genelde müthiş bir zenginliği yaşarken ahlaken çökmüş olarak tasvir edilirler. İnsanlığın hafızası uyarıyor: Şaşalı bir yaşamı inşaa ederken beraberinde toplumsal barışı, saygıyı, erdemi yüceltmezseniz, er ya da geç sonunuzun felaket olacağını anlatıyor. Cehaleti övmek, saldırganlığa göz yummak, ötekileştirmeye çanak tutmak bir toplumun ahlakını hızla çürütecek ve o toplumun elindekileri de kaybetmesine neden olacaktır.
Sapıklığına bahane arayanların elini kolunu sallayarak gezdiği bir toplum, çürümüştür!
Yaşadığının en doğru ve en güzel olduğuna inanan “mutlu aptallar” yaratmak kolay bir başarıdır. Defalarca denedikten sonra en güzel “selfie”sini sosyal medyada mutlu-güzel-çekici paylaşımlar olarak sunan insanların acınası durumuna toplumlar da pekala düşebilir.
Başkalarının hakkımızda ne düşündüğünden çok gerçekte ne olduğumuz önemli.
Çünkü eninde sonunda yüzleşeceğimiz, gerçek görüntümüz olacak…
…Ve bu pek hoşumuza gitmeyebilir!
Ümit ÖNER’in insanlık gündemi hakkındaki yazılarına Medium sayfasından ulaşabilir, paylaşımlarını İnsanlık Gündemi yayınından veya Twitter ve Linkedin’de takip edebilirsiniz.

