Türkçe Yayın
Published in

Türkçe Yayın

Berberde

Nefesi sigara, elleri yeni yenmiş soslu tavuk döner kokulu, orta yaşlarında — kafasının üstü bir kuş yuvası gibi açılmış; kel, yanları uzun ve arkadan yeşil bir tokayla bağlı olan adam, bendenizin kulaklarına eğilerek, “Senin bu saçlarını kurtarmak için abi, anası sikilmemiş çocuk boku lazım” der.

Ben de, hiç istifimi bozmadan, “Kabul. Ama anne seninki olacak!” diye ünlerim.

Kolonya, tıraş köpüğü, sabun, el sabunu, yüz maskesi, pealing, pedikür ve aromalı çeşitli losyonların kokusu eşliğinde herkes kahkahalara boğulur.

Bu gülme gereklidir de. Zoraki de değil, gayet içten ve samimi. Olması gerektiği gibi; çünkü ben bir baş komiserim. Ben ne istersem o olur.

“Sembolü okuyan tehlikeyi kabullenir.”

Oscar Wilde

Kapıdan içeri girince, herkesin bana sunduğu ve gösterdiği hürmeti seviyorum. Patrona selam, kalfaya selam, kendi has adamıma selam, o anda kendi has adamım yoksa şayet; ikinci has adamıma selam. Pedikürcü, saçları pembe olan genç fıstığa da bir selam. Onun yanındaki ablaya da bir selam. Kahveci ablaya, engelli olan genç arkadaşıma, müşterilere, carta curta, uçan kuşa selam.

Selamlaşma seremonisi bittikten sonra, siyah deri koltuğuma oturuyorum. Bu koltuk sadece bana özel. Artık bugüne kadar ne kadar çok oturmuşsam arkadan kılçılları çıkmaya başlamış, siyahı griye dönmüş, arkama batıyor. İşlemler sırasındaki götümün teri, sanırım ki burayı bile eskitmeyi başarmış. Gerçi eski bir meslek alışkanlığı çelik gövdeli AR-24'ü mü her daim arka cepte, emanet niyetine taşırım; O bana güven verir. — Çocuklar korkmasın diye de hiç berber tezgahına koymam, ondan bu koltuğa hafif eğri oturduğum doğrudur.

Bu yandan oturuş, bana güven, olası düşmana ise korku verir. Silahla şaka olmaz ama tabi ki de. Dalgayı çıkardın mı iki el patlatmak adettendir. Ondan o yerli yerinde durmaya devam etsin: Koltuğuma yerleştim, her zamankinden bir orta kahve söyledim. Pedikürcü kıza, ihtiyaç yok dedim. Ufaklıklar, gelip sırt masajımı yapmaya başladı. Ufacık elleriyle kocaman sırtımı yoğurmaya başladılar, bunu her geldiğimde ben demeden yapmaya başlarlar, sağ olsunlar. Onlara 3–5 lira verdikten sonra gönderdim. Hiç bir şey karşılıksız değildir haliyle. Üstten azalmaya başlayan saçlarımı geriye sağ elimle atarak seslendim, “YÜCEL! SÜLO! Neredesiniz oğlum? Hadi işim gücüm var benim, saç sakal alın da, daha beklerler merkezde.”

Siyah, yakası kalkık gömlekle önce Berber Yücel yanıma gelir. Üst tarafı kuş yuvasına dönmüş saçları, ona hiç uymayan ve eğreti duran yeşil sevimli kız tokası ve sigara kokan elleriyle, “Vay! Hoş geldin komiserim. Uzun zamandır görmüyorduk seni buralarda. Ne içersin?” Gözlerinin içine oturduğum yerden sol tarafıma doğru dönerek, “ Kahvemi yeni bitirdim, sağ olasın Yücel’cim. Boştaysan bizi bir kırp, diyecektim.” Yücel, eline kolonya sürer. Sarı kerpeten gibi dişlerini göstererek, boğazını temizler, “ Emilio Abi. Yine çok yakışıklısın be abi. Yaşlanmak sende, şarap misali, seni daha da bir güzelleştirmiş,” HAYIR. Bu yanlıştır. Onu ve diğer bütün berberleri yanıma toplarım. İçeride kim varsa, beni dinlemelerini, baş komiserleri olarak “Rica” ederim; olması gerektiği gibi, çünkü ben bir baş komiserim. Ben ne istersem o olur: Kıssadan bir hisse, hikaye anlatmak iyidir, her şey unutulmaya mahkumda olsa, hikayeler bundan nasibini alan son şeylerdir:

“Bir adam; hayatındaki her şeyden uzaklaşmak için, bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlanmış, süslenmiş, püslenmiş. Gecesi, heyecandan uyuyamamış artık her nereye gidecekse. Akşam yatmış, sabah kalkmış, uyanmış; pür dikkat hazırlanmış, sürmüş, sürünmüş ve arabasına binmiş. Yola çıkmış ve malumunuz, olmaz olmaz ya, piyango ona vurmuş ve bir kaza yapmış, ağaca toslamış,. Bu kötü bir kazaymış, adamı hastaneye zar zor yetiştirmişler çevredekiler. Sonra, doktor sonuçlarını söylemiş; adamın 50 yeri birden kırık dökük içinde, hasar görmüş, bir daha yürüyemeyebilirmiş, sargılar içindeymiş, durumu kötüymüş, kritikmiş; falan filan. Yani kısaca bombok durumdaymış herif. Sonra günler günler kovalamış, arasından 3–5 ay geçmiş, kendisi eve çıkmış, ziyaretleri olmuş. Her gelen ona, “Aman falanca bey, ne kadar da iyi duruyorsunuz, ne kadar da iyi bir ameliyat olmuş, doktorlar ne başarılıymış, eskisi gibiymişsiniz” de, cümlelerini zerk etmişler: Boş… Bomboş ve doğru olmayan vaatler: Bir gün artık son ziyaretçisi olan bir kadın onun yanına, yanı başına oturtmuş, onun görünen ufak bir alandan yüzünü okşamış, ve bizim adam ona, sargılı olan yüzünün altından, ufacık dudaklarıyla, zar zor nefes alarak demiş ki; “ İyi olmadığımı ve iyi görünmediğimi biliyorum. 50 yerinde kırık olan, yürüyemeyen, yüzünün yarısı yanık olan, pipetle beslenen birisi nasıl daha iyi görünebilir? Lütfen kendinizi kandırmayı bırakınız. Ben kötü gözüküyorum ve kötüyüm de. Ve daha da kötüsü bunu siz de bildiğiniz halde, lütfen bana iyimserlik tiyatrosu oynamayın” Kısaca; bu adamın kötü olduğunu herkes bilmektedir, bilir ve bilecektir de. Oyuna gerek yoktur”

“İşte bundan dolayı, tabi ki de yaşlandım, buruştum, ve daha bir sürü boktan şey oldu. Ondan bana ve kendinize bildiğiniz yalanları söylemeyi bırakın. Yoksa, sizin canınızı yakarım. ANLADINIZ MI ULAN!”

Derken; karanlık, aydınlık, kesif kablo ve insan teni ve elektrik kokusu, çekilmiş kahve ve onun nereden geldiği belli olmayan kimyasal kokusu, yeşilli — mavili adamlar, ışık. Çokça ışık, bana yürüyen ve kırmızı dudaklarıyla kalk hadi diyen bir kaç karanlık süliet. Ağzımın içinde biriken kan ve demir tadı. Bitmek bilmeyen bir gece ve gündüz; aynı anda. Uyanış.

Kapıdan içeri girince, herkesin bana sunduğu ve gösterdiği hürmeti seviyorum. Patrona selam, kalfaya selam, kendi has adamıma selam, o anda kendi has adamım yoksa şayet; ikinci has adamıma selam. Pedikürcü, saçları pembe olan genç fıstığa da bir selam. Onun yanındaki ablaya da bir selam. Kahveci ablaya, engelli olan genç arkadaşıma, müşterilere, carta curta, uçan kuşa selam.

Koltuğa oturdum. Gazeteye bir göz atayım dedim, kahvemi ve berberimin gelmesini beklerken.

Manşette;

“MUALEFET LİDERİNDEN ÇANKAYA KONUSUNDA TAVİZ YOK.”

“ANKARA’DA HIZLI GÜN. DEVLET ZİRVESİ, SİL BAŞTAN”

“CUMHURİYET PROTOKOLU TAMAM”

Arka sayfa;

“ÜNLÜ MANKEN, KOCASINI NASIL ALDATTI!”

“TOSTUMU YEDİM, BEKLİYORUM”

En sevdiğim, orta sayfa; 3. sayfa haberleri;

“ÖNCE KARISINI, SONRA ÇOCUKLARI, EN SON DA KENDİNİ ÖLDÜRDÜ”

“USTURALI KATİL”

Haberlere göz atmaya, derince başlayacaktım ki, Berber Sülo geldi. Beyaz, omuzları düşük ve kendisine göre çok geniş olan bir T-Shirt’le geldi. Sakalı, saçı simsiyah bir şekilde, ağzına tam oturan kuzu gibi minik dişleriyle, gülümseyerek, kolonya kokan elleriyle saçlarıma dokundu, “Vay! Hoş geldin komiserim. Uzun zamandır görmüyorduk seni buralarda. Ne içersin? ” Gözlerinin içine oturduğum yerden sol tarafıma doğru dönerek, “Kahvemi yeni bitirdim, sağ olasın Sülo’cum. Boştaysan bizi bir kırp, diyecektim.”

Sülo, siyah önlüğü üstümden aşağıda doğru sarkıtır. Boynumu kağıttan bir aparatla sıkar. Boğazını temizleyerek, “Abim, her zamankinden mi?” der, ben de gözüm T.V haberlerine dalmış “He canım, aynen, her zamankinden. Ama saçımın sağ tarafındaki et benime dikkat et, biliyorsun bir şey deyince oraya huylanıyorum. Ya bu televizyondaki da ki herif neci, yok elektro şok tedavisi sırf yaşlılara değil, gençlere de iyi gelirmiş, son zamanlarda artık çok yaygınmış, bütün kötü ve zafiyetsiz anıları, kötülükleri, insandan söküp alıp, onu iyileştiriyormuş, falan filan diye geveliyordu bir şeyler ama?” Sülo, bıçkın bakışlarıyla bir beyaz duvarda asılı olan aptal kutusuna, bir bana bakar ve ekler, “Abi T.V siyah ekranda, kapalı ama? Açayım mı abim?” Şaşıran ben, “Ne?! Nasıl kapalı lan dümdük, ben deminden beridir neyi izliyorum o zaman?” Sülo, sinsice bir adım geri çekilerek, “ Yav dur abim kızma hemen, Emilio Abim. Yine çok yakışıklısın be abi. Yaşlanmak sende, şarap misali, seni daha da bir güzelleştirmiş,” Artık sinirden gözleri kan bürüyen ve etrafı siyah bir leke gibi gören ben, “Başlatma lan şarabından! T.V yi açın! Açın bak bana emaneti zulmü ettirmeyin! Bak SÜLO!”

Derken; karanlık, aydınlık, kesif kablo ve insan teni ve elektrik kokusu, çekilmiş kahve ve onun nereden geldiği belli olmayan kimyasal kokusu, yeşilli — mavili adamlar, ışık. Çokça ışık, bana yürüyen ve kırmızı dudaklarıyla kalk hadi diyen bir kaç karanlık süliet. Ağzımın içinde biriken kan ve demir tadı. Bitmek bilmeyen bir gece ve gündüz; aynı anda. Çiğ renkte; yeşil ve mavi maskeler, çeşitli çocuk motifli, kafalarına takılmış bandanalar. “Ben nerdeyim” ler, “Sakin olun” lar, susamış bir boğazın kuruluğu. Çöl. Çöldeki kartal ve akbabalar. Uyanış.

Kapıdan içeri girince, herkesin bana sunduğu ve gösterdiği hürmeti seviyorum. Patrona selam, kalfaya selam, kendi has adamıma selam, o anda kendi has adamım yoksa şayet; ikinci has adamıma selam. Pedikürcü, saçları pembe olan genç fıstığa da bir selam. Onun yanındaki ablaya da bir selam. Kahveci ablaya, engelli olan genç arkadaşıma, müşterilere, carta curta, uçan kuşa selam.

Koltuğuma oturmadan T.V yi açtım. Haber kanallarına göz gezdirmek istedim. Gariptir haber kanalı bulamadım. “Kalfa, nerede evladım bu haber kanalları? Bir iki gündem takip edelim hele.” Kalfa, der demez yanımda bitiyor ve sırtına masaj lazım mı komiserim diyor. Diyorum, “Yok”. “Haber kanalı istiyorum ben,” Hemen Berber Yücel ve Berber Sülo geliyor imdadıma. İkisi de senkronize bir şekilde konuşmayı başararak, “Dur abi biz açalım sana,” diyorlar bir kanal. “Kahveni nasıl alırsın?” diyorlar. “Kahve istemiyorum, çay verin bana,” diyorum. Gelen şey, yine tuhaf bir tadı olan orta kahve oluyor. “Saçların, sakalların nasıl olsun?” diyorlar; abilerine. “Her zamanki gibi olsun,” diyorum. Beyaz önlük ve boğazlık geliyor. Hiç değişmediğimi söylüyorlar. Şarap gibiymişim. Başlatmayın şarabınıza diyorum, ve size bir hikaye anlatıyım mı bakın diyorum. Yola çıkmaya hazırlanan bir adamın, hazin kazası ve insanların onu ve kendilerine nasıl boş ve yalan sözlerle motive etmeye çalıştıkları bir hikaye anlatıyorum. Götümdeki silah beni rahatsız ediyor, yan oturmaktan bunca zamandır artık sıkıldığımı hissediyorum. Onu alıp tezgaha koyuyorum. Herkes gözlerimin içine bakarak gülüyor. Usta berberler saatlerine bakıyorlar. T.V de “Sihirli Annem” var. Naci, bulldog cinsi bir köpek bile olsa bir şeyler konuşmayı başarıyor. Ardından kanal kimse ona dokunmadan kendi kendine değişiyor, siyah beyaz bir ekranda, La Vie En Rose’un şahsına münhasır o tekinsiz ve aynı anda huzur veren melodisi çalınıyor; “ *Un rire qui se perd sur sa boucher* “ Hadi tıraş başlasın,” diyorum. Yüzümün kızarıp, tansiyonum yükseldiğini hissediyorum. “Hey hadi size dedim ulan!” diyorum. Tıraş; saç — sakal hadi. Hele bir güzel olmazsa siz o zaman görürsünüz benim tersimi,” diyorum. “Neden kimse haber kanalı açmıyor? Haberleri izlemek istiyorum. Sonra karakolda çocuklar beni bekler. Kimsenin işlemlere başladığı yok.” Alttan yukarı, başıma; başımdan da göğsüme doğru sinirin aktığını hissediyorum. Ulan ben şimdi başlarım sizin!

Derken; karanlık, aydınlık, kesif kablo ve insan teni ve elektrik kokusu, çekilmiş kahve ve onun nereden geldiği belli olmayan kimyasal kokusu, yeşilli — mavili adamlar, ışık. Çokça ışık, bana yürüyen ve kırmızı dudaklarıyla kalk hadi diyen bir kaç karanlık süliet. Ağzımın içinde biriken kan ve demir tadı. Bitmek bilmeyen bir gece ve gündüz; aynı anda. Çiğ renkte; yeşil ve mavi maskeler, çeşitli çocuk motifli, kafalarına takılmış bandanalar. “Ben nerdeyim” ler, “Sakin olun” lar, susamış bir boğazın kuruluğu. Çöl. Çöldeki kartal ve akbabalar. Kahve, çay, saç, sakal, kıl tüy, ter. Baş ağrısı, göz bulanıklığı, mide bulantısı. Kusmanın ağızda bıraktığı ağrı ve uyuşukluk. Uyanış.

Kapıdan içeri girince, herkesin bana sunduğu ve gösterdiği hürmeti seviyorum. Patrona selam, kalfaya selam, kendi has adamıma selam, o anda kendi has adamım yoksa şayet; ikinci has adamıma selam. Pedikürcü, saçları pembe olan genç fıstığa da bir selam. Onun yanındaki ablaya da bir selam. Kahveci ablaya, engelli olan genç arkadaşıma, müşterilere, carta curta, uçan kuşa selam.

Siyah koltuk; hep rahatsız. Önlük; fazla rahat. Orta kahve; kahvenin tadı garip, ilaç gibi. Sihirli annem; fazla parlak. Usta sanatçı Édith Piaf’ın, fonda devam eden Fransızca şarkısı ; hep huzursuz. Gazete kupürleri; hep aynılar: Çankaya, mankenler, usturalı katil, bunların 1989 Şubat ayı haberleri olduğunu var sayıyorum. Dışardan gelen kuş sesleri; hep fonda olduklarını fark ediyorum. Buraya geldiğim her gün, varlar. Kaza yapan adama acıyanların aptal hikayesi ve yaşlandığımı, bütün kemiklerimin aslında kırık olduğunu, bu hikayeye rağmen kabul edememem. İyileştiğimi düşünmüyorum. Berberlerim. Onlara güzel saç ve sakal tıraşlarım için güveniyorum. Her daim. Başka bir seçeneğim yokmuş gibi duruyor.

3. Sayfadaki tanıdık gelen, ve tek başına keskin olduğu belli olan, büyük bir ustura ile resmedilmiş o habere takılıyorum, tekrardan. Muhtemelen ilgi çekici olması için bu şekilde tasarlanmıştır diye, düşünüyorum zamanında. Hiç bir zaman bulamadığım, büsbütün meslek hayatımda bulamadığım tek adama; ve onun pis, uğursuz yüzüne bakıyorum, kızarmış gözlerle. Al o bıçağını…

Ağzım kuruyor, susuyorum ve sağ tarafıma dönüp, siyah deri koltuktan aşağıya doğru kusuyorum.

Berber Yücel ve Berber Sülo boynumun daha fazla aşağıya düşmesine izin vermeden tepeden tırnağa titreyen bedenimi tutmayı başarıyorlar.

Derken; ….. Çokça ışık, bana yürüyen ve kanlı dudaklarıyla kalk hadi diyen bir karanlık süliet…… “Ben nerdeyim” ler, susamış bir boğazın kuruluğu. Çöl. Çöldeki kartal ve akbabalar. …… Garip kahve. Uyanış.

Koltuk. Siyah. Arka oturma kısmı kırçıllaşmış. “Selamın aleyküm” diyorum. Sesim kusmaktan dolayı kısık çıkıyor diye düşünüyorum. Hemen çocuk çocuk yanıma geliyor, oturuyorum. “Her zamankinden olsun,” diyorum, gelen berberim artık kimse o günlük. Orta kahve. Umarım tadı tuzu yerindedir bu seferkinin diye düşünüyorum. Ufalmış gözlerim. T.V yayını yok, cızırtılı. Gazeteler yine aynı haberlerle dolu. “Abi genç gözüküyorsun”, yine diyorlar. “Geç bunları,” diyorum. “Size,” diyorum, “size yola çıkıp, kaza yapan adamın…” “Evet anlattın,” diyorlar hep bir ağızdan. Müşteriler bile aynı. Aynı uzun saçlı adam, aynı kel adam. Aynı pedikürcü kızlar. Her şeyin aynı olduğu bir yer. “O zaman,” diyorum, “Size neden polis olmak istediğimin hikayesini anlatmış mıydım,” diyorum. Cevap vermelerine fırsat bile vermeden; Ben ne istersem o olur: Kıssadan bir hisse, hikaye anlatmak iyidir, her şey unutulmaya mahkumda olsa, hikayeler bundan nasibini alan son şeylerdir:

“Çocukken hep gazetelere bakardım. Ve oradaki 3. sayfa haberlerindeki yaşanan olaylara. Bunlar en çok ilgimi çekenler olurdu, benim. Oradaki katil zanlılarının, ben eğer bir gün polis olursam, nasıl yakalarım diye düşünürken bulurdum kendimi, yatağımda. İnsan doğuştan kötü olmaz. Sonradan edinilir bu. Bir makale derki; katili kazı altından insan çıkar. Ben de hep kazımaya çalışıyorum o gün bu gündür herkesi ve kendimi. İnsanlık önemlidir, arkadaşlar. İnsanlık her zaman önemlidir.”

Daha tam asıl takıntılı nedenimi, o uğursuz, ustura sallayarak katliam yaratan adamı bulmayan ant içtiğim kısmını anlatmaya başlamamışken, gençten bir hırbo gülmeye başlıyor. Diyorum, “Ulan neye gülüyorsun pişmiş kelle gibi yavşak,” Halen korkmadan sırıtarak, oyuna devam ediyor, “Abi,” diyor, “Bunu da anlatmıştın ki.” Başım ağrıyor, kalbim sıkışıyor, midem yine bulanmaya başlıyor. “Nasıl yani?” diyorum, “Hiç hatırlamıyorum.” Pişmiş kelle ünlüyor, “Komiserim, 50. ‘ ye anlatışınız.”

Derken;….

Koltuk. Siyah. Yine. T.V açık, National’da çöl kartalları ile ilgili bir belgesel oynuyor. Avcılar, avlarına doğru yukarıdan aşağıya görülmez bir tül ipek gibi süzülüyorlar. Bu ALEMDE kimin av, kimin avcı olduğu belli değil diye düşünüyorum. Sonuç: Yine istediğim kanallar açık değil. Berberlerime, her zamankinden olsun diyorum. Aptal ve iğrenç kahve geliyor. Artık içmek istemiyorum, diyorum. Suçluları yakalayalım. Yıllardır bulunmayan o adamları, hatta sadece o adamı bulalım diye yineliyorum. Berberler gülüyor, beni arkaya yatırıp, tıraşa başlıyorlar. Komiserim, gelmeyi azalttınız artık, nasılsınız iyi misiniz diyorlar. İyiyimdir herhalde diyorum. Karşımdaki pas parlak ışıklılarla gözümü acıtan aynaya bakıyorum. Yaşlanmışım. Yüzüm canavar gibi, mayın tarlası gibi delikliyim. Susamış vücudum. Çökük gözler. Kurumuş, sahra çölü gibi bir ağız. Dilim ufalıyor. Vuruyorlar makineyi kafama, 0'lanıyor saçlarım. Dazlak oluyorum.

Yine ve her zamanki gibi.

Derken;…

Babamın beni çok pis dövdüğünü hatırlıyorum. Ne polisliği lan diye. Al şu parayı da berbere git, saçını başını düzelt adama benze dediğini. Gidiyordum, kestiriyordum, sihirli annem oynuyordu T.V de, en sevdiğim sığınağım. Berberdeki herifler benle dalga geçiyordu. Bu halim, halin nedir diye. Yüzüm, gözüm morluk, sigaranın bıraktığı yanık izler, ağzım kurumuş kan içinde oluyordu. O zaman gazetede bir haber gözüme çarpıyordu. USTURALI KATİL. Herifçioğlu bir berber dükkanında, saçlarının tıraşını beğenmedi diye, ustanın elindeki usturayı alıp, kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle adamın ve oradaki diğer kişilerin boğazını keserek; ortalığı kan gölüne çevirmişti. Herifin tekinsiz bir suratı vardı, hatırlıyorum. Sorulduğunda akli dengesinin yerinde olmadığı ortaya çıkmıştı, çeşitli sebeplerden. Babası çocuğu taciz mi ediyormuş, dövüyor muymuş neymiş. Sıkıcı olaylar. Polis mi olmak istiyormuş neymiş bu çocuk. Ona gülüyorlardı. Herkes. Bu gülme gereklidir de. Zoraki de değil, gayet içten ve samimi. Olması gerektiği gibi; çünkü ben bir baş komiserim. Ben ne istersem o olur. Beni tıraş eden adamın elindeki usturayı aldığımı hatırlıyorum. Hepsinin boynunu kestiğimi ve oradaki kan gölünde kahkalarla yıkandığımı anımsıyorum. Aptal çocuk kanalını değiştirip yerine şunun açıldığı da kulaklarımda — gözlerimde, Fransız kör bir kadından geliyor, bu kasvetli ve tekinsiz şaheser:

“ *Ağzında kaybolan bir kahkaha* “

Derken;

Koltuk. Yücel, Sülo. T.V. ve gazete kupürleri. “Bulamadık bu usturalı herifi, diyorum,” kafalarını sallıyorlar berberlerim. Gözleri dolmuş. Çevremiz boş. Birisi gelip cihazın fişini çekiyor ve cızırtılı, gri-siyah erkan geri geliyor. Orada kendimi görüyorum. Kahvem geliyor. Bu sefer içer gibi yapıp, tuvalete ağzımdan bu iğrenç kimyasalı çıkartıyorum. Geri geliyorum. Kafamı dazlak yapıyorlar. İlaçlı kahveyi içmediğim için ayık kalıyorum. Bir anda ustalar beni kollarımdan tutuyorlar sıkıca. Tanımadığım herifler içeri giriyorlar. Gayri ihtiyari silahımı çekiyorum onlara karşı. Çıkartırsanız emaneti iki tek atmalısınızdır; kara kaplı kitaptaki kural bunu söyler. İki el ateş saçıyorum, kurşunlarım eriyor ve su tanecikleri olarak adamların üstüne düşüyor.

Derken;…

Bu sefer uyanıyorum. Masada. Buz gibi. Kafamda tanıdık gelen, maske altı suretler var. Gülüyorlar mı duruyorlar mı belli değil. Maskeler ve boneler şekilli şukullu. Dazlak olan kafamın iki yanına soğu krem ve de elektro şok cihazları bağlıyorlar. Önce oraları bir sıvıyla ıslatıyorlar, pamuk ekliyorlar. Sonra basıyorlar voltajı. 25 V. 48 V. 95 V. 148 V. Vücudum ve ruhum sarsılıyor. Gözlerim kanıyor. Siyahlı olan Berber Yücel. Diğer beyazlısı Berber Sülo. Yandaki ekip de tanıdık. Hep gördüğüm kişiler bunlar. Kalfa. Pedikürcü kırmızı dudaklı kızlar. Yıllardır. Çiğ renkte yeşil ve mavi boydan örtülü şeyler giymişler, bandanaları çocuk desenli. Berberlerime, hocam diyorlar. Yücel Hocam, Süleyman Hocam. Dozlar işe yaramıyor diyorlar. “TEKRAR!” diyor. “TEKRAR.” Ve. “TEKRAR.” Bir gün olacak.

Saçlarımın yeni halini hiç beğenmedim berber ağabey. Neyini beğenmedin. Hiç bir şeyini beğenmedim. Ben berber değilim, babanım. Ben de polisim. Kendi kendime konuştuğuma göre de bir deli veya bir deliden bile daha akıllı olabilmem muhtemeldir. Deliliğe övgü fırsatını asla hiç bir fırsatta kaçıramam. Kafamın sağ tarafında olan et benime dokunuyorum. Usturalı katilin de et beni olduğunu gazetelerden fark ediyorum. Bu adamı bulmak için, onun gibi olmak gerekir diye düşünüyorum. Esas değişim içerden gelir, önce içten kırılmak gerekir. Yumurta dıştan kırılırsa yaşam son bulur, içten kırılırsa yaşam başlar; zira önemli dönüşümler hep içten başlar: Ve gerçek anlamda zor olan da işte tam olarak budur. Her büyük macera ufak bir adımla vuku bulmaya her daim devam edecektir. Burada veya orada. Benim veya senin ruhunda. Fark etmez, bugüne kadar hiç de fark etmedi zaten. Çocuk veya yetişkin olmak nihai sonucu değiştirmez. Et yığını olan ruhlarımız kötüdür. Büyük adam da kötüdür. Küçük adam da buna bağlı olarak pekâlâ kötüdür. Gerçekler zordur, onları kabul etmek ise bir zanaattır. Beyninle, vücudunla da değil, direkt senle, varsa ruhunla kabul görmesi gerekir, kendi benliğinin. Saf senin. Babamın vasiyeti gibi, iş budur ve bu olmaya korkarım ki hayat boyu devam edecektir. Sen, kendini iyi etmek istemedikten sonra hiç bir şey dolayısıyla seni ve bizi iyi edemez.

Ruhun bedende yeniden doğması gerekir; çekilecek olan kefaretler ise boynumuzun borcudur, sırrınca.

Her şey değişir ve hiçbir şey değişmez.

Bütün ültimatomlara rağmen: Yola çık; yol açık.

Artık, yeni bir imaj isteyerek berberden ayrılıyorum.

--

--

Kelimelerin gücüne inanan “Türkçe Yayın” içerik üreticiliğini desteklemek amacıyla yazarlara ve okuyuculara gönüllü destek sunan, kolaylaştırıcı bir yayındır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store