Biraz Dertleşelim mi?

Görsellerimi Canva programında hazırlıyorum, tavsiye ederim :)

Çekingenlik, kendine güvensizlik, acaba okunmaya değecek kadar iyi miyim?” düşünceleri acımasızca dolaşıyor aklımda. Oysa biliyorum, birilerinin kalbine dokunabiliyor ve kelimelerim ulaşması gereken yerlere zaman zaman gecikse de ulaşabiliyor.

Yapmamız gereken şeyin sadece “kelimelerimizi hapsetmemek, özgür bırakmak” olduğunu anladığımız zaman belki de gerçek birer yazar olabileceğiz?

Yazmak için hiç bir zaman önceden plan yapamadım. Mesela geçen seneden hazırladığım Bullet Journal’ımda (ki onu da kullanamadım) her hafta için bir yazı hedefim vardı.

Önceden tasarlanmış ‘bu hafta şunu yaz’ diyen bir liste benim işime çok yarayacaktı. Ayrıca koskoca bir hafta olacaktı önümde, elbette bir vakit ayırıp, yazabilecektim! Ama hayır, bulamadım. Tek bir haftasını bile gerçekleştiremedim ve işin komik tarafı budur ki Eylül geldi bile.

Şimdi size, bu planı gerçekleştiremediğim için bir sürü gerçek ve yaşanmış bahane aktarabilirim ama neden aktarayım? Sonuçta bu yıl sonunda bazı haftaların yedekleri ile herhalde 60 kadar yazılmamış metinlerin konu başlıkları duruyor olacak not defterimde. (heyecanlandım, yazmaya başladım. sene sonuna kadar kaç hikaye kurtarırım bilmem ama kısa hikayelerimi okumak için buyrun)

Peki temeline inersek, neden yazmak istiyorum ama vakit bulamıyorum? O gücü kuvveti mi bulamıyorum yoksa gerçekten bir cesaret eksikliği mi var?

Çok sevimli bir ortamda yaşamıyoruz biliyorum. ‘Tek derdin yazı yazmak mı?’ diyebilirsiniz… Ama zaten aslında yazı yazmadığımız için bu ortamlar zaman içerisinde oluşmadı mı?…

Her neyse…

Öyle bir hayat yaşıyorum ki aslında, yazı yazmak opsiyonel değil. Zorunlu. Yazı yazmadığım zaman, bu sadece bir günce dahi olsa, kullandığım tabir hep şu oldu ‘kelimelerim içimde patlıyor’ …

Bunu kimsenin yaşamasını istemem. Kağıda kaleme, telefonun sevimsiz not defterine bile zor yetişerek, sarılıyor ve yazmaya notlar almaya başlıyorsunuz, ister istemez.

Yazı yazmak, ‘cakalı’ (?)bir ortam da istemiyor. Şuan evin belki de “yazı yazmak için” olabilecek en sevimsiz kısmında, gelmiş olan ilhamla bu cümleleri size aktarmak için yazıyorum. Ama keyfim yerinde ve sanki dünyanın en rahat yerindeymiş gibi bir his yaşıyorum. Bunun nedeni, kelimelerimi hapsetmiyor ve tabletimin ekranına döküyor oluşum… (Yanımda ki bir fincan harika kahvenin de etkisi var tabii.)

Oysa salonda ki, en favori köşemde, sallanan iskemlemde kucağımda laptopumla bunları ve daha nicesini yazıyor olabilirdim veya en sevdiğim kafede, en sevdiğim köşemde oturmuş kendim için yarattığım dünyaları kurtarıyor olabilirdim…

Ama gelin görün ki, mutfak masasından size sesleniyorum. Üstelik burası çok sıcak!

Fantastik kitap ve film sever biri olarak söyleyebilirim ki ‘ilham perilerine inanıyorum’ (lütfen bu konuya dini yönden yaklaşmayalım :) )

İlham perilerinin, bizden ve kelimelerimizden daha nazlı canlılar olduğu düşüncesindeyim. Muhtemelen bu düşüncemin temelinde önceden yazdığım Tıkırtı kitabının da etkisi büyüktür. Bu kitabı blogumda , Wattpad ’de ve burada series kısmında ilk 10 bölümünü yayınladım. Seri olarak rahat okunup okunmadığı konusunda geri dönüş yaparsanız çok sevinirim; ona göre kalanını da yayınlamayı düşünüyorum :)

İlham perileri yaratılışıları itibariyle bize; iyilikler, güzellikler, harika fırsatları yakalama şansı, müthiş yazılar, harika makaleler, çiçekli patikalı çıkış yolları sunması gerekirken…

Her gün karşılaştığım bu mutfak masasına bakıp da ‘hmm bugün burada çok güzel makale yazılır, al sana kelimeler’ diyen bir Perim var benim mesela…

Bu sıkıntılı durumu, ‘okunmadığım için söylendiğimden’ ötürü çıkarttığını düşünüyorum.

Mesela, bahsettiğim Tıkırtı kitabının ikincisi bittiğinden beri, 3. Kitapta tıkandım. Bunların her biri 200–300 sayfalık dünyalardı. Her yarattığım zerreden memnundum. Ta ki, okunmadığını, beklediğim alkışı almadığımı fark edene kadar…

‘Aa okurum ben’ diyen kişilerden bir daha ses alınamıyor, utana sıkıla ‘okudun mu?’ diye sorduğumda ‘aa yarıda bıraktım’ diye hiç değilse kısmen cesur cevaplar alıyorum. (Okuyup yarıda bırakanlar, kızmayın. İçimi dökmezsem ne yaparım? :) )

Bir karikatür var hani Erdil Yaşaroğlu’nun sanırım (değilse kimin olduğunu yazar mısınız düzelteyim hemen), ‘ilham perisi bir ressamı, yazar olması için ikna etmeye çalışır çünkü ressam, iyi bir ressam değildir’ bunu hep kendimde tersten düşünüyorum. Galiba ilham perim bana ‘yazı yazma, resim yap, bak gitar çalıyosun-ilerlet, aa bilgisayar oyunu yapsaanaa!!’ diyor.

Tamam bu kadar kendini acındırmadan sonra gelelim asıl meseleye. Yazdığıma güvenmiyor olabilirim. Evet.

‘Okursun bi ara ya, okumasanda olur yani, nocak, kelimelerin oluşturduğu bölümlerle birleşen bi yazı-dizisi işte. İlham perisi falan, fantastik bi dünyada geçiyo’ diye anlatırsam kimseye pazarlayamam ben bu kitabı.

Vakit değerli, herkesin vakti kendine göre en değerlisi. Buraya kadar seni tuttuğum için şuan mesela mahçup oluyorum. Karakterimde, biraz (biraz? tabi tabi) asosyallik ve kısmen(haha) kendine güvensizlik olunca bence ortaya bu çorba çıkıyor.

Kendine güvenmiyorsan, yarattığın dünyaya, içindeki karakterlere nasıl güveneceksin?

İşin enteresan tarafı, onlara kendimden daha çok güveniyorum? Değişik bir durum…

Bir psikolog koltuğunda dertlerimi dökmeden önce şunu özellikle belirtmek isterim ki; gerçekten harika bir çocukluğum oldu :) Yani geyik çeviremem ‘kötü bir çocukluk geçirdim’ diye. Haksızlık etmiş olurum Aileme. ❤

Her neyse…

Konunun özeti olarak kendime ve benzerlerime seslenmek istiyorum:

Kendine güven, yazdığını okuyan okur ve yayar, sen yeter ki ‘yazmaya devam et.’

Tek yapman gereken yazı yazmak. Durmadan yazmak.

Çünkü durduğun zaman, kelimelerin içinde patlıyor!

Ciddiyim.

Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor