Bize Düşen Görev

hatırlama ve yapma zamanı…

Devrimin amacını kavramış oIanIar sürekIi oIarak onu koruma gücüne sahip olacakIardır
Mustafa Kemal Atatürk

Ben, bir Atatürkçüyüm.

Küçümsemeye çalışanların diliyle bir Kemalistim.

Tarikatseverler, içinde insan ismi geçen her şeyi el-etek öpme, sakal kılını saklama, kirli çamaşırlarından medet umma gibi tapınma akımlarına bağladıkları için, Atatürkçülüğü de böyle zannederler.

Halbuki, Atatürkçülük, 20. yüzyılda tohumlanmış fakat düşünsel uzantısı yüzyıllara hitap edecek, dünya toplumlarına yol gösterecek bir modern zaman öğretisidir.

Ancak sığ bir bakış açısı, bu büyük öğretideki küresel boyutu görmek yerine, ulusal kahraman ölçeğiyle kısıtlayıp heykel ve cadde isimlerine indirgeyebilirdi.

Malesef ulusumuz bunu başarmıştır.

Tek gerçek yol gösterici bilim ve fendir” söylemi ile yolunu çizen bir toplum düşünelim: İstikameti yobazlığın cehalet bataklığı olamazdı.

Düşleri , “Gelecek, göklerdedir” sözüyle süslenmiş nesilleri hayal edelim: İnsanlığın geleceği için gezegenlerarası yolculuk için çalışan ekiplerde mutlaka temsilcileri olurdu.

Ey Kahraman Türk Kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlarda göklere yükselmeye layıksın” işaretini sahiplenen bir toplum, kadına şiddette, taciz ve tecavüzde, iş hayatındaki görünmez engellerde dünyanın ilk sıralarında yer almak yerine, kadının hayatın her alanında var olduğu bir hale dönüşürdü.

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür” tespitinin üzerine giden bir memleket, emperyalistin ve rantın yağma sofrası haline gelmezdi.

Bozkır şehrinin ortasında bir çiftçilik Ar-Ge’si kuran düşünsel altyapı, tarım gibi insanlık için stratejik öneme sahip bir alanda rekabetçiliği yerlerde sürünen, tohumlarını bile kaybetme aşamasına gelmiş bir duruma meydan vermezdi.

Her türlü doğal zenginliği beton ve ranta feda etme ihanetinde bulunulamazdı!

Yakın zamanda yaşadıklarımız ve dünyada olup bitenler, egemenliğin neden kayıtsız şartsız millete ait olması gerektiğini gösteriyor. İnsanlığın geleceği, hiçbir siyasetçinin keyfine bırakılamayacak kadar değerlidir.

Fanatik şiddet, terör, savaşlar ve yaşanan iğrenç insanlık suçları… Devletlerin çıkarları uğruna şiddete yol verişleri… Siyasetin ve rantın insan yaşamları üzerinde yükselen ahlaksız işbirliği… Ötekileştirme ve toplumlarda yaşanan düşmanlaşma… Tüm bunlar “yurtta barış, dünyada barış” hedefinin milyarlarca insan için önemini ispatlıyor.

İnsanlığı kucaklayan ve çözümler sunan bir ideolojiye sahibiz.

Fakat farkında mıyız?

Yobaz cehaletle beyni yıkanmış, yandaşlığın tatlı ganimetleriyle coşmuş, — dünyanın her yerinde olduğu gibi — popülist şartlandırmanın sığ sularında debelenenleri kastetmiyorum.

Biz, Atatürkçüler, bu gücün ve potansiyelin farkında mıyız?

Olup bitenler karşısında “keşke hayatta olsaydın!” veya “Atam, sen kalk ben yatam” modunda olmak gerçek Atatürkçülük müdür?

Bu büyük ideolojiyi anlamak ve harekete geçirmek için sadece duruşuna, bakışına, karizmasına hayran olmak yeter mi?

Bize bir pop-star mı lazım, yoksa etkisi nesiller boyu sürecek
düşünsel bir yol gösterici mi?
İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, ben değil, bizdir!
O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.
Ben, onların rüyasını temsil ediyorum.
O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz.
Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

Atatürk herşeyden önce bir devrimciydi.

Hiçbir engel onu yıldırmadı. İktidarın ölüm emri bile onu durduramadı. Dünyanın o zamanki en büyük askeri ve ekonomik güçlerine karşı geri adım atmadı.

Daha önemlisi statükonun hayallerine şekil vermesine asla izin vermedi.

Önce çevresindekiler, ardından bütün bir halka bulaşan bu hayaller, Kurtuluş Savaşı mucizesi olarak tomurcuklandı, ve Türkiye Cumhuriyeti olarak meyve verdi.

Cumhuriyetimiz, kuruluş değerleriyle tüm insanlığa ilham verebilecek bir hayaldi … eğer biz bu hayali paslı bir statükoya dönüştürmeseydik!

Bugün, hayallerimizle değil, kalıplarla düşünüyoruz. Toplumumuzdaki ayrımcılıklara, ülkemizin etrafındaki sorunlara, ulusal tehditlere, küresel problemlere, siyasetin rant-kafalığına karşı tepkilerimiz hep bu kalıplarla sınırlı. Söylemlerimiz, sloganlarımız klişelerle kilitlenmiş durumda.

Yapılacak şey basit: Atatürk bu durumda ne yapardı diye düşünmek!

Bir Atatürkçü bu durumda nasıl hareket etmelidir diye kafa yormak.

Olasılıksız gibi görüneni hayal etmek. Kabul edilmişlikleri yıkıp geçmek. Dogmaları paramparça etmek...

Öyle hedefler koymak ki, sadece milyonlar değil, milyarlar inanıp takip etsin.

Tıpkı, silahı, mermisi, yiyecek tayını, ayağında çarığı olmadan, arkasında dünya gücüne sahip orduları darmaduman eden, kurtuluş hayaliyle kuşanmış Kuvayi Milliye gibi…

Tıpkı, dünyanın borcunu öderken, fabrikalar, eğitim kurumları, sanat merkezleri kuran , mesela uçak yapmayı hayal edebilen Genç Cumhuriyet gibi…

Tıpkı, yüzyıllarca kulluk bilinciyle şartlanmış bir toplumdan fikren ve vicdanen hür karakterli kadın ve erkeklerden oluşan parlak bir medeniyet yaratmayı hayal eden Mustafa Kemal Atatürk gibi…

Genç Cumhuriyette, paramız yok, imkanım kısıtlı, engeller var, iç ve dış düşmanlar güçlü diye bahane uydurmadan vatan için uğraşan, üreten inanmış vatandaşlar gibi..

30 Ağustos 1922'de büyük zaferi kazandık ve asıl savaşımız başladı: Hayalleri Yaşatmak!

“Bir Türk dünyaya bedeldir!” bir savaş çığlığı değildi. Tam aksine her vatandaşa, bu idealler uğruna insanlık için savaşma görevi veren, herkesi aktivist olmaya çağıran büyük bir davetti.

Çuvalladığımızı kabul edelim.

Fakat…

Bir Atatürkçü için ahlar-vahlar ile geçecek zaman yoktur.

Gün, hayalleri hatırlama ve yapma günüdür!…

Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır:
Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı.
Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.”
Mustafa Kemal Atatürk
Ulusumuzun hayallerinin yeniden doğuş tarihi olan 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun

Ümit ÖNER’in insanlık gündemi hakkındaki yazılarına Medium sayfasından ulaşabilir, paylaşımlarını İnsanlık Gündemi yayınından veya Twitter ve Linkedinde takip edebilirsiniz.


One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.