Türkçe Yayın
Published in

Türkçe Yayın

Dehanın Nörobilimi: Yaratıcılığa Nörobilimsel Açıdan Bir Bakış #1

Yaratıcılık … Niçin böylesine zor ve neden bu kadar cesaret gerektiriyor? “Yaratıcılık basit bir şekilde ölü biçimleri, tükenmiş sembolleri ve yaşamın yitirmiş mitlerini fes edip atmak, geleneksel ve sığlaşmış kalıpları yıkmakla ilgili değil midir? Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” Demişti Rollo May, Yaratma Cesareti adlı kitabında.

Fotoğraf Kaynağı: J.Sayuri- Human Brain Art

Peki sizin, yaratıcılık dendiğinde aklınıza gelen ilk şey nedir? Son yapılan bir araştırmaya göre yaratıcılık dendiğinde insanların aklına ilk gelen şey: sanat. Yaratıcılık dendiğinde gerçekten de aklımıza ilk başta sanat, edebiyat ve müzik başlıca geliyor. Peki neden?

“Yaratıcılık” bir süredir kafamı kurcalayan bir konu ve uzun süredir bu yaratıcılık sürecinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışan biriyim. Bu konu hakkında ne varsa tüketmeye çalışıyorum. Fakat tabii ki herkes gibi benim de aklımda sorular var. Herkes birer yaratıcı mıdır yada herkes yaratıcı olabilir mi? Bir eserin yaratıcı olup olmadığına ne zaman karar verilir, eser ortaya konulduktan sonra mı yoksa eser toplumca kabul gördüğü zaman mı? Yaratıcılık doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı edinilir? Peki eğer yaratıcılık sonradan kazanılan bir özellik ise hangi koşullarda daha çok geliştirilebilir? Kendime bu soruları sormadan edemyorum. Bu yazıda sizlerle son zamanda okuduğum “ Nancy Coover Andreasen- Yaratıcı Beyin: Dehanın Nörobilimi” adlı kitaptan öğrendiklerimi derleyerek bahsetmek istiyorum. Büyük ihtimalle yazımın uzunluğundan ötürü devamını birkaç part şeklinde yayınlayacağım. Gelin, yaratıcılığın nörobilim kısmına bir keşfe çıkalım ve insan bedenindeki en ilginç ve karmaşık organ olan beynin, insanoğlunun sahip olduğu en muhteşem yeteneği, yaratıcılık yetisini nasıl ürettiğini inceleyelim!

Görsel Kaynağı: Fikriyat.com

Öncelikle yazarı tanımakta fayda var. Kendisi Amerikalı nörobilimci ve nöropsikiyatr. Fakat onu gerçekten herkesten ayıran çok farklı özellikleri olduğunu düşünüyorum. Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra doktorasını Amerikan Rönesans Edebiyatı alanında tamamlamış birisi kendisi. Ve bu konu hakkında da şöyle diyor: “Hastane koridorları ya da laboratuvarlarda yürüdüğüm gibi, Elizabeth dönemi İngilteresi ya da Rönesans Floransasında da zihnimde kolaylıkla yürüyebilir, Shakespeare ya da Sofokles’i de beyin taramaları ve bilim dergilerini okuduğum kadar zevk­le okuyabilirim. Ayrıca görsel sanatlar, tiyatro ve dansa karşı da büyük bir sevgim vardır. Çoğunluğun birbirine tamamen zıt olarak algıladığı bu alanlara bu kadar derinlemesine daldı­ ğım için de, bu çeşitlilik gösteren ilgi alanları bana yaratıcılık üstüne bir şekilde kendine has bir bakış açısı kazandırıyor.” diyor. Bu yönüyle de çok ilgimi çeken birisi oldu kendisi. Kitabı okurken de aslında yazarın ne kadar çok çeşitli birisi ve bilgili olduğu anlaşılıyor.

Evet, şimdi derin seviyeye kadar sondaj yaparak yaratıcılığın nöral temelini bulmaya çalışabiliriz! İlk başta yaratıcılığı tanımak, tanımlamaya çalışmak, kökenlerini anlamaya çalışmaya ne dersiniz?

İngilizce “create” sözcüğü Latince creare kökenlidir, “üret­mek, yapmak ya da yaratmak” anlamına gelir. “Soneler yazıp heykeller yapan yaratıcı insanla, Evrenin Tanrısal Yaratıcısı arasında çok açık bir ilişki vardır. “ diyor yazar. Yaratıcılık kavramı geçmişten bu yana “deha” ile eşanlamlı kullanılıyor aslında. Deha anlamına gelen İngilizce genius sözcüğü Latincede de aynıdır ve kökeni, “doğmak veya yoktan var olmak” anlamına gelen Yunanca ginesthai sözcüğüdür. Roma döne minde genıus, gündelik dilde, bir kişiye doğuştan verilen ve onun karakteriyle geleceğini belirleyecek olan tanrı ya da ruh anlamında kullanılıyordu.

İlk önce tarih boyunca bir keşfe çıkmakta yarar var. Yazılı belgeler olmasa da, bu tarih öncesi insanlardan ba­zılarının yaratıcılık yeteneğine -başkalarının göremediği yeni bir şeyi görebilme yetisine- sahip olduğunu biliyoruz. Biri­si yerden bir taş alıp onu bir alet olarak görmüş. Birisi taşın yontularak keskinleştirilip sivriltilebileceğini fark etmiş. Birisi insanların gruplar halinde toplanıp, zeka ve güçlerini birleşti­rerek, yüksek besin değeri olan büyük hayvanları avlayabileceklerini fark etmiş. Birisi toprağa ekilen tohumlardan ürün alınabileceğini, böylece gıda elde etmenin daha garantili hale gelebileceğini düşünmüş. Birisi ışığı odaklayarak ya da çakmaktaşlarını birbirine sürterek ateş yakıp yemek pişirilebileceğini keşfetmiş. Bir diğeri ise ağır nesnelerin yuvarlak teker­ler üstünde daha kolay taşınabileceğini bulmuş.

Tarih öncesi dönemlerde ve tarihte, insanın yaratıcılığına dair birçok inanılmaz örneğe rastlayabiliriz. Hem popüler kültürde, hem de araştırma çalışmalarında, bazen yaratıcılığın yalnızca sanat ve sosyal bilimlerde -edebiyat, müzik, dans ve görsel sanat­ larda- var olabileceği önyargısını hissederiz. Biyoloji, mate­matik, fizik, kimya ve mühendislik gibi disiplinler için de kesinlikle gerekli olduğundan pek bahsedilmez. Yani sanılanın aksine, yaratıcılık dendiğinde illa aklımıza görsel sanatlar, edebiyat ve müzik başlıca gelmemeli. Yaratıcılık her yerdedir.

Mısır’daki pira­mitler, Chichin Itza’daki Maya harabeleri, Türkiye’deki Nem­rut Dağında bulunan heykeller, Partenon’uyla Atina’daki Ak­ropolis, Avrupa’yı boydan boya kesen Roma yolları ve su yolu kemerleri; insanın sabır ve sebatla yaratabildiklerine dair ke­sintisiz bir ilerlemeyi gösteriyor. Kısacası, tarihin ilk zamanlarında bile, insanlar bu yaratıcılık kıvılcımına sahipti. Henüz var olmayan şeyleri görebiliyorlardı. Ha­yal edebiliyorlardı. Güzelliği arayıp; bunu sanat, edebiyat ve mimari yoluyla ifade edebiliyorlardı.

Yazar kitapta yaratıcılığın üç temel bileşenden oluştuğunu savunuyor; özgünlük, işe yararlılık ve ortaya bir ürün koyulması gerektiğidir. Yani, yaratıcılık bir şeyin yaratılmasını gerektirir.

Yazar, kitapta yaratıcı bireyi tanımlayan kişlik özelliklerine de yer vermiş. Gelin bunları inceleyelim;

-Yaratıcı kişiler dünyaya, önyargılarla şekillenmemiş taze ve özgün bir şekilde yaklaşma eğilimindedir. Daha az yaratıcı olanlar için apaçık ortada olan ve yaşama rahat bir yapı kazan­ dıran düzen ve kurallar, yaşama farklı ve yeni bir gözle bakma eğiliminde olan yaratıcı birey tarafından genelde algılanmaz.

-Yeni deneyimlere açıklık, başkalarının göremediği şeyleri ya­ratıcı bireyin görebilmesini sağlar; çünkü onlar etrafa bakar­ken gelenekçiliğin at gözlüklerini takmazlar.

-Yaratıcı insanlar maceraperesttir. Keşfetmeyi severler. Keşfederken de, sosyal geleneklerin sınırlarını zorlayabilirler. Dı­şarıdan dayatılan kuralları sevmezler, kendi içlerinden gelen yönelimlerin itkisiyle hareket ederler. Dışlarındaki dünyanın sıradanlığına uyum sağlamamaları yabancılaşma ve yalnızlık duygularını yoğun yaşamalarına neden olabilir. Üstelik, algıla­ma ve bilgiye dair açık ve belirgin standartların yokluğu kimlik ve benin sınırlarında bulanıklık yaratabilir; psikodinamik ter­minolojisinde buna bazen “ego sınırları” adı verilir. Yine de yaratıcı bireyler, dayanıklı ve ısrarcı olmalarını sağlayan özelliklere sahiptir.

-Maceraperestlik ve asiliğe çoğu zaman neşeli bir kişilik de eşlik eder. Dünyaya neşeyle, hatta çocuksu bir şekilde yaklaşabilme yeteneği, yaratıcı bireyin ya­şamına zaman zaman eğlenceli bir hava kazandırır.

-Israrcı olabilme özelliğine sahiptirler Çünkü yaratıcı insanlar sınırları zorlama ve her şeyi yepyeni bir bakış açısıyla algılama eğilimleri nedeniyle sürekli olarak reddedilmeyle karşı karşıya kalırlar.

-Gerçek değerleri dışarıdan ne kadar az takdir edilirse edilsin, yaratıcı insanlar devam edebilme gücünü bir şekilde korumak zorundadır.

-Yaratıcı bireyler ayrıca fazlasıyla meraklı olma eğiliminde­dir. İşlerin nasılını-niçinini anlamayı, bir şeyleri bozup yeni­den yapmayı, gelenekçi toplumun gizli ve yasak olarak algıla­dığı zihin ve ruh alanlarına kaymayı severler. Bir fikir ya da konuya gömüldüklerinde, sonuna kadar giderler.

  • Yaratıcı bireylerin gerçekten çok uzun saatler boyunca, yani bir insanın günde sekiz saatlik mesaisinden çok daha fazla çalıştığı bilinir. Michelangelo gibi bü­yük yaratıcıların çoğu, neredeyse gece gündüz çalışmalarıyla ünlüdür. “Akış” terimini muhtemelen daha önce duymuşsunuzdur.
  • Yaratıcı bireylerin çoğu aynı zamanda mükemmeli­yetçi ve saplantılıdır. Bir konu, fikir ya da proje üstünde “içleri rahat edene” kadar çalışmaları gerekir.
  • Yaratıcı insanların çoğu yaratabilmek için yoğun bir konsantrasyon ve odaklanma durumuna girer. Psikiyatri dilinde söylersek, bunu “disosiyatif-çözülmeli durum” olarak adlan­ dırabiliriz. Yani, kişi zihinsel olarak bir anlamda çevresinden soyutlanır ve diyebiliriz ki, “başka bir boyuta geçer.” Günde­lik dilde kişinin “gerçeklikle temasını yitirdiği” söylenebilir.
  • Yaratıcı bireyler fikir ve düşüncelerle dolu olmaya çok fazla eğilimlidir, çünkü sanatlarını veya bilimlerini oluştura­cakları malzemeler bunlardır. Yaşadığımız nörobilim çağında beynin işleyişi hakkında her gün yeni bir şey öğrenirken, sıradışı yaratıcılığa sahip insanların da bir şekilde daha farklı düşünen beyinleri olduğunu gözlemliyoruz. Bilişsel psikoloji dilinde söylersek, onların ne içeriden, ne de dışarıdan gelen uyaranları sansürledikleri pek görülmemiştir. Bu durumdan bazen farklılaşmış bir “filtre mekanizması” olarak da bahse­ dilir. Yaratıcı birey için içeriden, bir şekilde bölük pörçük ve şekilsiz olsa da, sürekli bir fikir akışı olması durumu, dışarıya “aklın bir karış havada” olması hali olarak yansır
  • Yaratıcı insanlar gözlemci olma eğilimindedir.

Yazarın tanımına göre; yaratıcılık, mucizeye yakın biyolojik veya sosyal rastlantı sonucu meydana gelen bir “armağan”dır. Yazar görüşünü “sıradan yaratıcılık” ve “sıradışı yaratıcılık” olarak ikiye ayırıyor. Sıradan yaratıcılık birçok şekilde beslenip geliştirilebiliyor fakat bu kitapta yazarın üzerinde durduğu konu genelde sıradışı yaratıcılık üzerine oluyor. Çünkü büyük dehaların zihinlerini ve beyinlerini incelemeye çalışarak yaratıcı süreç hakkında bize bir şeyler öğretmeye çalışıyor aslında bu kitapla.

Deha demişken, ilk önce aklımıza tabii ki yazarlar, bilim adamları geliyor değil mi? Mesela onların söylediklerinden bir şeyler kaparak bu yaratıcı süreci anlamaya çalışabiliriz.

Örneğin, Tchaikovsky şöyle demişti:

“Genelleme yapacak olursam, gelecekte yazılacak bir kompozis­yonun ilk esini aniden ve beklenmedik şekilde gelir. Ruh hazırsa- yani, eğer çalışma isteği varsa-olağanüstü bir güç ve hızla köklenir, topraktan dışarı fırlar; dallarını, yapraklarını çıkarır ve sonunda fi­lizlenir. Yaratıcı süreci bu benzetmeden başka bir şekilde tanımla­yamam.”

Spender’a göre:

“Esin bir şiirin başlangıcı ve nihai amacıdır. Şairin aklına gelen ilk fikir ve sonunda sözcüklere dökmeyi başarabildiği en son fikirdir.”

Poincare’ ise: “Fikirler sürüler halinde geldi; tabiri caizse, sabit bir kombinasyon oluşturmak için çiftler birbirine girene kadar çarpıştıklarını hissettim” der.

Yani, sıradışı yaratıcılığın -en azından bazen- sıradan yaratıcılıktan nitelik olarak farklı nöral süreçlerde gerçekleş­tirilmece kalmayıp, en azından bazen insan düşüncesinin bilinçdışı dediğimiz o “uçurum ötesi” bileşeninden kaynaklan­dığı sonucuna da varabildiğimizin altını çiziyor yazar. Peki, bu süreç nedir ve nasıl meydana gelir?

Düşünce çoğu genelde çok hızlı ve çok boyutlu olarak hareket ediyor. Çözüm beklenmedik bir anda geliyor. Fikirler kuluç­kaya yattığı bir “istirahat döneminden” sonra gelebiliyor ve bir anda köklenip filiz veriyor.

İnsanın bir “anlam ifade eden” ardışık düzenli sözcükler üretebilme becerisi, neredeyse mucizevi bir yetenektir. Birçok nedenle, kendini örgütleyen bir sistemin ürettiği, “sıradan ya­ratıcılığa” iyi bir örnektir. İlk ve en önemlisi, konuşurken çoğu zaman, daha önce hiç üretmediğimiz-aslında, belki de daha önce hiç kimsenin üretmediği-bir sözcükler dizisi üretir. İnsan beyni, belki de karşılaşabileceğimiz kendini ör­gütleyen en muhteşem sistemdir. Görünürde dışarıdan ge­len bir kontrol olmaksızın, sürekli ve kendiliğinden yeni düşünceler üretir. Basit bir kendini örgütleyen sistem en az iki bileşenden oluşmalıdır. Bir trilyonun üstünde nöronu ve bir katrilyon sinapsıyla insan beyni, kendini örgütlemek için neredeyse sonsuz bileşene sahiptir.

Özgürce dola­şan ve sansürsüz düşüncenin (birincil süreç düşüncesi, ilkel düşünce, özgün düşüncenin) insan beyninin fazlasıyla gelişmiş bağlantı korteksindeki çeşitli bölgelerin birbirleriyle etkileşi­mi sayesinde gerçekleştiğini biliyoruz. Yazarın bu şekilde anlattığı sıradan ve sıradışı yaratıcılık hakkında varsayımları doğruysa, sıradışı yaratıcılık gerçekten de sı­radan yaratıcılıktan nitelik olarak farklıdır. Altında yatan nöral süreçler kendine özgüdür. Bir şekilde sıradan yaratıcılığa sa­hip olanların genelde yapamadığı biçimlerde bilinçdışını tetiklerler. Çoğu garip ve akıldışı görünen çağrışım zincirlerinin yerlerinden koparak, yeni bağlantılar oluşturduğu bir süreçle başlarlar. Saatlerce sürebilen bu çözünme süreci boyunca söz­cükler, görüntüler ve fikirler birbirine çarpar durur. Sonunda düzenle birlikte yaratıcı ürün de ortaya çıkar. Sıradışı yaratıcı­lığa sahip olanlar görünüşe göre daha kolay serbest çağrışım yaratabilen beyinlerle ödüllendirilmiştir. Nöral olarak çeşitli bağlantı korteslerinde daha zengin bir iletişim vardır, hatta daha farklı bir iletişim bile olabilir. Kısacası, sıradan ölümlü­lerin başaramayacağı şekillerde görüp düşünmelerine olanak sağlayan ender rastlanır beyinlerle ödüllendirilmişlerdir. Yazar bunun için; “Bu yetenek hem bir lütuf, hem de lanettir; çünkü kişiyi yalnızca yaratıcı değil, aynı zamanda kırılgan yapar” diyor.

Yazımın ilk kısmını burada bitirmek istiyorum. Diğer kısımlarında görüşmek üzere!

--

--

--

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog ailesidir.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store
Informavore Effect

Informavore Effect

Bilgi tüketmek ve keşfetmek için. /Humans are informavores, feeding on information about themselves and the world around them! Instagram: informavoreffect

More from Medium

Chibi Builds: Village Makeover Part 4

A Story of 7Span

Software Driven Labor