Türkçe Yayın
Published in

Türkçe Yayın

Dehanın Nörobilimi: Yaratıcılık, Çevre ve Gen İlişkisi #2

Yazımın ilk kısmını okumak isterseniz: Dehanın Nörobilimi-#1

Not: Bu yazı “ Nancy Andreasen/ Yaratıcı Beyin- Dehanın Nörobilimi” ve “Siddhartha Mukherjee- Gen” adlı kitaplardan aldığım notlar ile oluşturulmuştur.

Ayrıca bu konu hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, aşağıdaki bolca referans aldığım Nörobilimci Nancy Andreasen’ın videolarını incelemenizi tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi okumalar ve dinlemeler!

Secrets of the Creative Brain
Dr. Nancy Andreasen on the brain and creativity Part 1

Genler ve çevrenin etkileri, yirmi birinci yüzyılda hâlâ canlı bir tartışma konusudur. Bazıları bu kutuplaşmanın en aşırı uçlarında durup, ya genetik etkilerin ya da çevresel etkilerin, tek başına kişilik ve yaşamı­mızı belirlediğini söylese de, bilim insanlarının çoğu bu iki gücün dinamik bir etkileşim içinde olduğunun far­kındadır. Yani kimliğimizi her ikisi de belirler.

Fotoğraf Kaynağı: J.Sayuri- Human Brain Art

Çevresel faktörlerin insan beyninde yaratıcı fikirlerin oluş­masını nasıl etkilediğini incelemek için “Dehanın Nörobilimi” adlı kitapta anlatılan iki örneği gelin beraber inceleyelim! Bu iki örnek, çok fazla ismini duyduğumuz ve “dahi” olarak nitelendirebileceğimiz iki kişiyi mercek altına alarak inceleniyor aslında. Bunlar kim mi? Tabii ki Leonardo da Vinci ve Michelangelo Buonattori!

Heyecanlandınız mı? O zaman başlayalım.

Rönesans ve özellikle en önemli merkezi Floransa, insanlık tarihinin en etkileyici ve çok yönlü iki dehasını çıkartan şehirdir: Leonardo da Vinci ve Michelangelo Buonattori. Peki bu nasıl olmuştu?

Büyük Rönesans sanatçılarının çoğu hiç beklenmeyecek yerlerden çıkmıştır.Ne kalıtsal özelliklerinde, ne de ilk çocukluklarının geçtiği çevrelerde yaratıcı, sanatçı ya da mucit olacaklarını önceden sezdirecek bir şey yoktur. Ama birisi doğal yeteneklerini keş­fedip, onları beslenebilecekleri bir çevreye yerleştirmiştir.

Ezeli rakip olan bu iki adamın ortak birçok yönü vardı. Her ikisi de yaratıcılığın fazla önemsenmediği; ti­caretle uğraşan nispeten sıradan ailelerden geliyordu. Ancak her ikisi de yaratıcılıklarını -önce ressam, daha sonra bilim adamı olarak- ifade etmek için içten gelen bir şekilde ifade etti. Kendilerinden önce gelen Cimabue ve Giotto gibi, her ikisi de ilk sanat eğitimlerini Floransa’da büyük sanat­çıların çırağı olarak aldı. İkisi de çok farklı alanlarda fazlasıyla yetenekliydi. İkisi de doğayı dikkatle inceleyen çalışkan öğ­rencilerdi. Sanat ve bilim arasında, ikisi de hiçbir sınır görmüyordu. Başarılı mucitlerdi. Yoğun bir tutkuyla uzun saatler boyunca bıkmadan çalışırlardı. Her ikisi de mükemmeliyet­çiydi ve tatmin olmadıkları çalışmaları tamamlamakta güçlük çekiyorlardı. İkisinin de çalışmaları varlıklı ve soylu ailelerce desteklendi. Her ikisi de uzun yaşadı ve son ana kadar bir şeyler üstünde çalışmaya devam etti.

Photo by Blaz Erzetic on Unsplash

Leonardo (1452–1519) İkiliden yaşama ilk ayak basandı, Michelangelo’dan bir nesil kadar daha önce dünyaya gelmiş­ti. Floransa’ya yakın küçük bir kasaba olan Vinci’de, mütevazı bir sosyal konumda olan, noter Ser Piero da Vinci’nin gayri meşru oğluydu. Leonardo’nun resmi eğitimi çok sınırlıydı. Örneğin, o dönemdeki kültürlü erkeklerin kullandığı Latince ve Yunanca dillerini öğrenmemişti. Annesi kasaba yakınların­daki Anchiano’dan gelen bir köylüydü ve Leonardo çocuklu­ğunun ilk beş yılını annesinin ailesiyle birlikte geçirmişti. Ser Piero’nun yasal eşinin kısır olduğu anlaşılınca, kısa süreliğine taşındığı baba evinde, resme olan yeteneği fark edildi. Ayrıca ut çalarak hem beste yapan, hem de şarkı sözleri yazan, yete­nekli bir müzisyendi. Ser Piero, gelecek vaat edip etmediğini anlamak için, oğlunun çizimlerinden bazılarını Floransa’nın önde gelen ressam ve heykeltıraşlarından biri olan Andrea del Verrochio’ya götürdü. Çocuğun yeteneğinden gözleri ka­maşan Verrocchio, Ser Piero’ya Leonardo’nun ressam olması gerektiğini söyledi. Bunun üstüne Leonardo, Verrocchio’nun atölyesinde çalışmaya başladı.

Ne yazık ki, Leonardo’nun verimli sanatının çok az örneği günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bunun farklı nedenleri vardır. İlk nedenlerden biri, çoğu işini yarıda bırakmasına neden olan bir mükemmeliyetçiliğidir. Bir diğeri, yeni boyama teknikleri­ni keşfetme merakı yüzünden, başarısız olan tekniklerde tab­loların bozulması, hatta tamamen silinmesidir.

Yeni teknikler deneme merakı ve mükemmeliyetçiliği, Mona Lisa ile beraber en ünlü tablosu olmasına rağmen, Son Akşam Yemeği’nin ya­pımında da başına dert oldu. Leonardo bu çalışmayı Milano Dükü Ludovico Sforza için yapıyordu. O dönemdeki birçok Son Yemek tablosu gibi, onunki de manastırın yemek odasında yer alacaktı. Leonardo içlerinden birinin İsa’ya ihanet edece­ğini öğrenen havarilerin o anki yüz ifadelerini vermeye çalış­mıştır. Her birinin yüzünden, şaşkınlıktan kedere kadar, çe­şitli karmaşık ve güçlü hisler okunur. En önemli iki yüz İsa ve Yahuda’nın yüzleridir. Leonardo, bu tablo üstünde çalışırken, sık sık tabloya bakakalır ve bazen yarım gün boyunca yalnızca düşünür. Vasari’ye göre, manastırda yaşamayan işçileri bahçe­de saatlerce çalıştırmaya alışık olan başrahip, Leonardo’nun bu görünürdeki aylaklığını ve yavaşlığını düke şikayet eder. Leonardo da düke gerçekte ne yaptığını açıklar:

Dâhi insanların, çalışmıyor göründükleri zamanlarda, aslında en üretken anlarını yaşadıklarını, çünkü o anda daha sonra forma döke­cekleri kavramları zihinlerinde şekillendirmekle meşgul olduklarını anlatmaya çalışır.

Leonardo resim, heykel ve müzik dışında birçok başka alan­ da da üstün başarı göstermiştir. Aynı zamanda bir mühendis, mucit ve bilim adamıydı. Kırsal bölgeden Floransa’ya taşınır taşınmaz, Arno Nehri’ni yeniden düzenlemek ve üstünde duracağı bir dizi basamakla San Giovanni Kilisesi’ni yükseltmek için projeler yapmaya başlamıştı. Tasarladığı kaldıraçlar, vinç­ler, nehir yataklarını temizlemek için tarak makineleri ve dağ­larda tünel açan araçlar çizimlerinde görülmektedir.

İnsan anatomisini ciddiye alan ilk bilim adamlarından bi­riydi. Günümüze kadar gelen ve İngiliz kraliyet ailesinin sahip olduğu anatomik çizimleri, insan bedenini kesip inceleyerek uzun mesai harcadığım gösteriyor. Ayrıca çok sevdiği ve sa­natında öne çıkan hayvanlar olan atların anatomisiyle de çok ilgiliydi. Aynı dönemde yaşayan çoğunluğun tersine, o üç boyutlu düşünürdü.

Kısacası, Leonardo örnek bir “Rönesans adamıydı”. Birçok farklı alanda üstün yaratıcılık göstermişti: Sanat, müzik, mü­hendislik ve bilim. Yapılanmış ve bölmelere ayrılmış çağdaş dünyamızda biz, neredeyse otomatik olarak sanat ve bilim arasında bir bağ olmadığını varsayarız. Kişi ya bir ihtisas alanında ya da ötekinde olmalıdır. Ama Leonardo her iki alana karşı da mükemmel bir uyum içinde ilgi ve yetenek olabilece­ğini, aslında ikisinin birbirini beslediğini ve zenginleştirdiğini gösteren canlı bir örnektir. Anatomi bildiği için, bir insanın ya da atın hem içinin, hem de dışarıdan görünümünün resmini bakmadan çizebilirdi. Böylesi yaratıcı bir dehayı ve çok yönlü­lüğü besleyen şey neydi? Bunu birazdan göreceğiz.

Şimdi bir de Michelangelo Buonarroti’yi (1475–1564) inceleyelim.

Fotoğraf: Vikipedi

Michelangelo iyi bir aileden geliyordu, ama ailede sanatla ilgilenen yoktu. Floransa’da bir büyük ressamın, Ghirlandaio’nun atölyesine çırak olarak verildi. Yetenekleri hemen fark edildi. Michelangelo, Muhteşem Lorenzo olarak bilinen Medici’ nin, Floransa yaşamında en etkili insan olduğu dönemde ya­şadığı için özellikle şanslıydı.

Ghirlandaio’dan heykel bah­çesinde çalıştırılmak üzere gelecek vaat eden gençler yolla­masını istemişti. Michelangelo da bunlardan biriydi. İlk önce kil üzerinde çalıştı ve sonra da mermerden bir faun (Pan) hey­ keli yaptı. Lorenzo onun yeteneğinden o kadar etkilendi ki, Michelangelo’yu prenslere layık evinde yaşaması için davet etti.

Taş ustasının eşinin emzirdiği çocuk, hayatının yeni bir ev­resine girmişti. Lorenzo’nun evinde yaşananlar gerçekten muh­teşemdi. “Floransa Akademisi” olarak tanınan şehrin en aydın zihinleri, düzenli olarak burada buluşup, felsefi fikirleri tartışıyordu.

Spirito Kilisesi başrahibinin tedarik ettiği cesetleri parça­lara ayırarak anatomi çalıştı. Bu anatomik çalışmalar ona Leonardo’nunkine benzer temel bilgiler kazandırdı. Onun da Leonardo gibi, bu ayrıntılı “bilimsel” çalışmalarından gelecek kuşaklara pek bir şey kalmamış olsa da, içlerinden bazıları günümüze kadar gelmiştir; ancak anatomi bilgisi hem resimlerinde, hem de heykellerinde açık olarak görülmekte­dir.

Üç yıllık bir dönemde tamamlanan Davut, Michelangelo yirmi dokuz yaşındayken bitmiştir. Michelangelo’ya özel bir görev verildi. Floransa Cumhuriyeti kurulmuştu ve şehir demokrasiye geri dönüşünü bir heykel­ le kutlamak istiyordu. Heykeli yapmak için de Michelangelo seçilmişti. Heykeli yapması için verilen mermer blok dokuz metre boyundaydı, ancak hasarlıydı. Bu yüzden de bir insan heykeli olamayacak kadar dar görünüyordu. Bu mermer par­çasının içinde Davut’un bedenini görebilme sorununu çözme­si gerekiyordu.

Şistine Kilisesi’nin tavanındaki Yaratılış freski ile çok sonraki bir tarihte mimberin arkasındaki duvara yaptığı büyük Son Yargı freskidir. Michalengelo, yapımına 1508’de başladığı Yaratılış’ı, hemen her gün yerden met­relerce yüksekteki iskelelerin üstünde sırtüstü yatarak, dört yılda tamamlamıştır. O yamuk mermer bloğun içinde Davut’u görmek zihinsel bir beceriyse, zorlu fresk tekniğinde her gün yalnızca küçük bir parçasını yapabilmekle sınırlıyken, dev ta­vanın tümünü zihninde tasarlamaya ne demeli?

Sistine’in tavanı çoğumuz için mükemmeliyetçi yaratının varabileceği en son noktadır. Tanrı gerçekten de uyanmakta olan Adem’e uzanmış, O’na doğru uzanan parmağından kendi Tanrısal yaratıcı gücüyle yaşam yollamaktadır. Heykeltıraş ve ressam Michelangelo, ayrıca bir mimar, mühendis ve şairdi.

Peki Nasıl Bir Çevre Yaratıcılığı Besler?

Leonardo ve Michelangelo gibi, Vasari’nin kitabında yer alan diğer elli sanatçı da sanatsal yaratıcılığın olmadığı çev­relerden geliyordu. Peki, böyle yaratıcı bir dehanın ortaya çıkmasını sağlayan şey neydi? Yaratıcı olmalarını sağlayacak ortam aile çevrelerinde yoktu. Başka bir yerden gelmişti. Michelangelo ve Leonardo doğuştan “yaratıcı bir doğaya” sahip gibi görünüyor. Ancak, bunu geliştirmelerini sağlayacak “çev­re” olmasaydı, yaratıcılıkları ortaya çıkamayabilirdi. Yaratıcı insan beyni, zihni ve ruhunu böylesi verimli bir şekilde kullan­malarına yardımcı olmak için, Leonardo ve Michelangelo’yu -ve diğer Rönesans sanatçılarını- çevreleyen güçler neler ola­ bilirdi? Yazar, yaratıcılığı besleyen kültürel çevreyi oluşturmak için şu beş koşulun gerçekleşmesi gerektiğine inanıyor. Şimdi bunları tek tek sıralayalım:

1- Özgürlük, Yenilik ve Sınırda Olma Hissi

Rönesansa kadar, sanatçılar bir tek ustalarının yaptıklarını kopya ediyor, filozoflarsa ‘Kilise Babaları’nın me­tinleri üstünde çalışıyordu. Rönesans ruhu ise eski ve baskıcı sınırları ortadan kaldırmak, henüz yapılmamış olanı yapmak, yeni fikirler üretmek, yeni ifade yollan bulmak, yeni teknikler denemek; insan, doğa ve dini algılamada yeni yollar keşfet­mek demekti. Böyle bir ortamın özü de fikir özgürlüğüdür.

Yaratıcı beyinler yaratmanın en iyi yollarından biri fikir öz­gürlüğünü teşvik etmektir. Yaratıcı insanın maceracı, araştır­macı, belirsizliklere karşı tahammülü olan, sınır ve engellere karşıysa tahammülsüzlük gösteren bir birey olduğunu önceki bölümlerde görmüştük. Yaratıcı süreç zihindeki karmaşık fi­kirlerden doğar, yeni bir şey ortaya çıkana kadar düşünceler dönüp dolaşarak birbirine çarpar. Nöral düzeyde daha önce var olmayan bağlantılar şekillenmeye başlar ve bunlardan ba­zıları tehlikeli olabilecek kadar yenidir.

Pico della Mirándola gibi alimlerin sloganı şuydu: “Her çeşit bilgi beni ilgilendirir.”

2- Yaratıcı Bir Toplulukla İletişim

Yaratıcı beynin tek başına gelişmesi daha zordur. Yaratıcı sürecin yaratıcı bir ürünle sonuçlanabilmesi için, yalnızlık el­ bette çoğu zaman gereklidir; ama bu süreci tetikleyen unsur genelde başkalarıyla etkileşim ve fikir alışverişi içinde bulun­ maktır. Floransa’da sanat, ustaların yönettiği ve birçok yete­ nekli gençle dolu stüdyo ve atölyelerde üretiliyordu. Herkes başkalarının yaptıklarını inceleyebiliyordu. Kendi atölye­ lerini, hem de başkalarının atölyelerini gezebiliyorlardı. Çağ­ daşlarının yeni yaratılarını görüp, geliştirilen yeni teknikler hakkında fikir sahibi oluyorlardı. Aynı zamanda, daha önceki nesillerin yaptıklarını da araştırabiliyorlardı. Bir tek sanat ala­ nında bile şehir dâhilerle, orada burada dolaşan ve içlerinden en iyileri seçilen fikirlerle doluydu

Kısacası, başka yaratıcı insanlarla çevrili olduğunda, yaratı­ cı insanın daha üretken ve daha özgün olması beklenebilecek bir şeydir. Çünkü yaratıcı beynin yeni bağlantılar kurması ve yeni fikirler üretmesi açısından uygun bir ortam sağlamakta­ dır.

3- Özgür ve Adil Bir Rekabet Ortamı

Daha önce gördüğümüz gibi, yaratıcı insan bireyselleşmiş ve kendinden emindir. Diğerleriyle rakip olduğunda yapabileceğinin en iyi­sini yapmaya çalışacaktır.

Rönesans Floransası’nda daha dolaylı rekabet alanları da vardı. O zamanlar sanatta, çoğu dinden alınmış ve önceden belirlenmiş çeşitli temalar vardı: Çarmıha Gerilme, Son Yemek, Pietö, Meryem ve Bebek İsa, Davut ve Calut gibi. Bu önceden belirlenmiş konuların varlığı sanatçıların yeni yaklaşımlar geliştirebileceği temel bir yapı sağlıyordu. Böyle bir yapının varlığı aslında yaratıcılığı geliş­tiren bir kaynaktır, çünkü konular üstünde yeni çeşitlemele­rin geliştirilebileceği referans noktaları içerir. Bu gibi yapılara başka alanlardan örnek olarak sone, senfoni, opera, komedi ve trajedi ya da epik şiiri gösterebiliriz. Belirlenmiş konuların oluşu da rekabetin oluştuğu başka bir alan sunuyordu.

4- Ustalar ve Hamiler

Yaratıcı kişilik bağımsız ve bireysel olma eğilimindedir, an­cak yaratıcı insan doğrudan eğitim ve destek yoluyla yardım görür. Yüzyıllar boyu, yaşça büyük bir uzmanın kendinden genç bir çırağı kanatları altına alarak, başarılı olması için ge­rekli zihinsel ve hatta sosyal nitelik ve beceriler konusunda eğittiği usta-çırak sistemi, yalnızca erkekler için de olsa uy­gulanmıştı

Ustalık başlı başına bir sanattır. Bir taraftan, önceden belirlenmiş sanat tarzlarının ve eserlerinin sağladığı gibi bir yapı sağlayarak, eğitim ve öğretim yapılmasını gerektirir.

Öte yandan, iyi bir usta, yeteneği kendisininkinden üstün olan bir öğrenciyi de fark edip ödüllendirmeyi başarabilmelidir. Vasari’nin anlattığı, Michelangelo’nun meleğini gören Verrocchio’nun fırçayı bırakmasıyla ilgili hikaye çoğuna göre uydurmadır. Öyle de olsa, güzel bir ahlak dersi veren çok gü­ zel bir hikaye. Hep dedikleri gibi, öğrencileri kendisini geç­meyen öğretmen kötü bir öğretmendir.

Sanatçı ve bilim adamlarını destekleyen varlıklı kişiler olan hamiler de yaratıcılığa önemli katkıda bulunuyor olabilir.

Muhteşem Lorenzo tüm zamanların en büyük hamilerinden biriydi, yetenekli gençleri bulup onlara kucak açar, hatta evin­ de yaşatırdı. Onlara mali destek yanında, psikolojik destek de verirdi. Böylece Floransa’nın yaratıcı ortamında bir “topluluk”

Yaratıcı insanların kendine güveni kibre varacak ölçüde tam da olsa, aynı zamanda sürekli kendini eleştiren, mükemmeliyetçi bir yapıları vardır ve bu son iki özellik yara­tıcılıklarına ket vurabilir. Hamiden gelen manevi ve mesleki destek ve güçlerle baş etmede önemli bir beslenme kaynağıdır.

5- Ekonomik Refah

Birçok yaratıcıyla dolu büyük yaratıcılık dönemleri, aynı zamanda ekonomik refah dönemleri de olmuştur. Bu, yaratı­cılığı geliştiren ortamın olmazsa olmazı değilse bile yardımcı olduğu kesindir.

Ekonomik refah yaratıcılığı birçok şekilde besler. Zihni uyaran, fikirlerin kaynayıp mayalanmasını sağlayan kültürel kaynakların bir araya getirilmesini sağlar: Eski sanat koleksi­yonları, kütüphaneler, insanların toplanıp tartışabileceği ve fikir alışverişinde bulunacağı salon ve bahçeler gibi. Yaratıcı topluluğu oluşturan çok sayıda insanı cezbedecek mali kay­nakları sağlar. Kullanacakları malzemeler için fon oluşturur: mermer, boya, kağıt, ahşap, cam vb. Sanatçılara iş alanı ya­ratır ve para kazanmalarını sağlar. Ayrıca ekonomik refah dönemlerinde büyük şehirler ortaya çıkar ya da var olanlar kendilerini mimari açıdan yeniler, bu yüzden başlı başına bir esin kaynağı olan görsel bir ortam vardır.

Çevrenin Önemi

Bu beş unsur “yaratıcılığın beşiği” olmuş diğer dönemle­re de damgasını vurmuştur. Fikir özgürlüğü, kültürel hayatta canlılık ve heyecan 4 ve 5. yy Atina’sında, 19. yy Paris’inde, 19. yy sonu 20. yy başı Amerika’sında, aydınlanma dönemin­ de, Tudor ve Elizabeth dönemlerinde İngiltere’de ve devrimci Amerika’da belirgin özellikler olmuştur. Bir araya gelmiş ya­ratıcı insanlar topluluğu, özgür ve adil rekabet, usta ve hami ilişkileri ve az ya da çok ekonomik refah da öyle.

Bireyin içine doğduğu çevre önemlidir. Leonardo ve Mic­helangelo iki yüzyıl erken ya da geç doğmuş olsalardı, bize bıraktıkları mirasa şu anda sahip olmayacaktık.

Lorenzo olmasa, Michelangelo heykeltıraş olamazdı. 1 1 . Julius Şistine tavanını resimlemek görevini vermese, fresk yapmaya başlamayacaktı. Leonardo da, Michelangelo da aynı “yaratıcı bir doğaya” sahip olacaktı; ama kendilerini destekleyen bir çevrenin sağladığı olanaklardan yoksun kaldıklarında, bu ya­ ratıcılık hiçbir zaman ortaya çıkamayabilirdi. Aynı şey diğer büyük ustalar için de geçerli: Phidias, Platon, Aristoteles, Mo­net, Van Gogh, William James, Wright kardeşler.

Yazar tam bu noktada şöyle bir cümle kuruyor : “Burada sö­zünü ettiğim dehalarla kendimi karşılaştırmak haddim olmasa da, daha önce de söylediğim gibi; eğer bir asır önce doğmuş olsaydım, ben de bir nörobilimci ve bir doktor olamayacak­tım. Nörobilim zaten yoktu; kadınlarınsa bırakın tıp okumala­rı, yüksek öğrenim görmeleri bile pek rastlanmadık bir şeydi.”

Kısaca, çevre önemlidir!

Yaratıcı beyin, doğuştan yetenekli insanlarda beklenmedik şekilde ortaya çıkabilir. Belki bir de katılımsal olarak yaratıcı­ lığı miras almış insanlarda ortaya çıkabilir. Göz önünde tutmamız gereken gerçeklerden biri, yaratıcı insanların çoğunda bunun “doğal” olarak var olduğudur;ancak yaratıcılıklarının tümünün genetik unsurlara dayandığı hakkında elle tutulur hiçbir kanıt yoktur. Genetik anlamda, onlar, yara­tıcılıkları “bir anda” ortaya çıkan ve çok küçük yaşlarda bile doğuştan yetenekli görünen insanlardır. İçlerinde bastırıla­maz bir yaratıcı güdü ve tutku vardır.

Belki de bizim bilmediğimiz uzak ataları yara­tıcıydı ve yaratıcılığa yatkınlıkları onlardan miras kaldı. Belki bu ataların nesiller boyunca sahip olduğu sıradan yaratıcılık, sonunda genetiğin sıradışı bir kombinasyona ulaşmasını sağ­lamıştır. Belki müthiş zenginlikte bir çevre bu farkı yaratmış­tır

Leonardo ve Michelangelo vakalarında, yalnızca yakın aile geçmişini biliyoruz. Her ikisinin de babası tüccar sınıfının alt tabakalarından gelen ve yoksul düşmemek için çalışan insan­lardı (Eğer bir önemi varsa, Michelangelo’nun hem annesi, hem babası soylu sınıfla uzaktan akrabaydı). Leonardo’nun genetik kartları, tüccar bir babayla okuma yazma bilmeyen köylü bir annenin birleşmesiyle oluşmuştu. Michelangelo’nun kartları sosyal sınıf açısından benzer iki insanı birleştirmişti.

Aile geçmişlerine dair bildiklerimiz hem anne, hem baba tara­fında yaratıcılıklarını açıklayacak hiçbir özellik içermiyor. Yine de belki, tüccar sınıfından olmaları aylaklar sınıfında olanlar­dan daha fazla azim gerektiriyordur. Erken yaşlardan beri her ikisi de göze çarpacak derecede ve yaşlarının ötesinde yetenekliydi. Leonardo resim çiziyor ve kopuz çalarak müzik yapıyordu; her ikisinde de çok iyiydi. Michelangelo’nun resme özel yeteneği vardı. İkisi de doğuş­tan yetenekliydi; çevrelerini gözlemleyip zihinlerinde yara­tılan görüntüleri, kimseden öğrenmemiş olmalarına karşın, kağıda geçirerek yeniden üretebiliyorlardı. Bu doğalarında vardı. Resmi eğitim derseniz, ikisi de çok az görmüştü. Dünya hakkındaki önyargılardan, katı kural ve yapılardan özgürleşmeleri sağlanmıştı.

Peki şehirde değil de, kırsal böl­gelerde yetişmiş olmaları, böylece yer ve gökyüzünü daha ge­ niş algılamaları ve değişik hayvan yaşamlarını gözlemlemeleri daha yaratıcı olmalarını mı sağlamıştı? Mümkündür.

Tabii, bizim şu anda anlayamadığımız genetik etkilerle beyinlerine kodlanmış, doğuştan gelen yetenekleri de vardı. Merak, yeni deneyimlere açık olma ve özgüven gibi bilişsel ve kişilik özelliklerinde bu ortaya çıkıyor. Bu özellikler çevresel unsurlarla, büyük olasılıkla her iki adamda da, artmış olabilir çünkü insan beyni “plastiktir.” Yani, yaşam boyu çev­reyle olan yoğun etkileşim sonucunda şekillenir.

Sonra, ilk ergenlik dönemlerinde, her ikisi de gelecek vaat eden yetenekli sanatçılar olarak fark edildi. İkisi de zamanın büyük sanat ustalarına çıraklık yaptı. Çabucak “tekniği kapıp” ustalarını geçtiler. Yaşamları boyunca sürecek kariyerlerine hemen başladılar. Her ikisinde de özgün, bağımsız ve yaratıcı olma güdüleri vardı. Büyük olasılıkla, ikisi de daha çok küçük yaşlarda birer “deha” olduklarını anlamıştı.

Kalıtım konusunda, bu kitapta örnek olarak gördüğümüz dehalar da pek farklı değildir; yani hepsi doğuştan yetenek­lidir. Özel bir yaratıcılığı olmayan ve özel eğitim almamış bi­reylerden oluşan ailelerde “yaratıcı bir doğaya” sahip olarak doğmuşlardır. Tüccar babası ve bildiği “çok az Latince, on­ dan daha da az Yunancasıyla” Shakespeare’i düşünün.

“Doğa”, yaratıcılığa karşı kalıtsal bir yatkınlık olarak da tanımlanabilir. Yaratıcılığa yatkınlığın aileden miras alındı­ğını destekleyen bazı kanıtlar vardır. Ama bunlar kesin kanıt­lar değildir ve yakın zamanda kesinleşmeleri de pek mümkün görünmemektedir. Şu andaki tüm kanıtlar kulaktan dolmadır.

Aslında tüm bunların hepsi tek bir sonuca çıkıyor: dehanın kalıtsallığını kanıtlamak için iyi tasarlanmış daha faz­la deneysel ve bilimsel çalışmaya ihtiyacımız var.

İkinci olarak, “doğa” ne kadar önemliyse, yaratıcılığın filiz­lenmesi için “çevre” de o kadar önemli, hatta gereklidir. Be­yin bir insanın doğumundan yetişkin yaşamının sonuna kadar çevresindeki dünya tarafından şekillendirilir.

Ayrıca Dr. Nancy Andreasen’in yaptığı bir çalışmaya göre de, yazar ailelerinde görülen yaratıcılığın her zaman için edebi olmayışı. Bazıları yine edebiyat alanında başarılı olsa da, birçoğu sanat, müzik, dans, matematik ya da bilim gibi farklı alanlarda yaratıcılık gösteriyor. Yaratıcı olunan alanlardaki bu çeşitlilik genetiğin rolünü tartışılabi­ lir kılıyor. Yaratıcılık öğrenilebilen bir özellik olsaydı, diğer aile bireylerinin de yazar olması beklenebilirdi. Ama değiller.

Bu ailelerde yaratıcılığın birçok şekilde ortaya çıkışı genetik olarak geçen, kişinin özgün ve araştırmacı olmasını sağlayan “genel bir yaratıcılık unsurunun” varlığını düşündürüyor. Bu unsurdan payına düşeni alan birey, daha sonra; kendi fizik­sel becerilerine, aileden ve öğretmenlerden gelen desteğe, fiziksel ve çevresel daha birçok etkiye bağlı olarak farklılaşıp bir kompozitör, kemancı, dansçı, matematikçi ya da biyolog olabiliyor.

Yazımı şu anda okumakta olduğum Siddharta Mukherjee’nin “Gen” kitabından bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum:

“ Kimlik, hem doğa hem de gıda tarafından, hem genler hem çevre tarafından, hem içsel hem dışsal girdilerle beslenir. Burada tarihin, toplumun ve kültürün iç içe geçmiş bilgi derecikleri genetiğin sularında karışarak bir haliç oluşturur. Bazı dalgalar birbirini sıfırlar, bazılarıysa güçlendirir. Hiçbir kuvvet tek başına diğerlerine baskın çıkamaz, ama toplam etkileri bireyin kişiliği dediğimiz benzersiz engebeli araziyi meydana getirir.”

“Doğa veya gıda diye multak ifadelerle veya somut ifadelerle konuşmak abestir. Bir özelliğin veya gelişiminde asıl söz sahibinin doğa mı- yani genler mi- yoksa gıda mı-yani çevre mi- olduğu sorusunun cevabı, bağlama ve hangi özellikten bahsettiğimize göre değişir. Örneğin SRY geni insel anatomiyi ve fizyolojiyi tamamen kendi bildiği gibi belirler; yani doğa ne diyorsa o. Cinselik kimlik, cinsel tercih ve cinsel rol seçimleri ise genlerin ve çevrenin etkişimiyle, yani doğa+gıda ile belirlenir.”

Diğer bir yazıda görüşmek üzere!

--

--

--

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog ailesidir.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store
Informavore Effect

Informavore Effect

Bilgi tüketmek ve keşfetmek için. /Humans are informavores, feeding on information about themselves and the world around them! Instagram: informavoreffect

More from Medium

Want to Role-Play As A Jedi?

Yankees should be confident in Higashioka

The Return and Implications of Yik Yak, the Real-life Gossip Girl app.

The Chip Story