Denizli, kumsallı, köpekbalıklı Filipinler gezisi

runaway turk
Aug 9, 2017 · 4 min read

Durun gün gün anlatayım.

Birinci gün: Spontane gezileri seven bir çift olarak (bu noktada tembel bir çift deyip geçebiliriz), uçak biletlerimizi almayı erteledikçe erteledik. Öyle bir noktaya geldi ki, YA BİLET KALMAMIŞSA paniğiyle ucuz bilet sitelerini taradığımızda gerçekten de gitmeyi planladığımız adaya (Cebu) Tayvan’dan bilet kalmadığını gördük. Tembel ama kararlı bir çift olarak aktarmalı biletlerimizi aldık ve 2 saatlik yolculuk süresini 9 saatte çıkarmış olduk. Filipinler’in başkenti Manila’da ikinci uçuş kartımızı çıkarmak için gişeye gittiğimizde, biletlerimizin de spontane bir şekilde iptal olduğunu öğrendik. Havayolu şirketinde çalışan arkadaşlara şu şekilde derdimi anlatmaya çalıştım:

izinsizce kullandım, kusuruma bakma Umut Sarıkaya ❤

Ama işe yaramadı. Yeniden bilet alıp biraz daha fakir şekilde Cebu adasına vardık. Oradan da Cebu adasına çok yakın küçük bir ada olan Bantayan adasına vapurla geçtik. Bu kısımlar hafızamda pek yok, elime geçen her fırsatta uyuyordum. Sadece Pasifik okyanusunun vapurumuzu hunharca salladığını ve denizde ceviz kabuğu misali ilerlediğimizi hayal meyal hatırlıyorum.

Bantayan genelde yerel halkın tatile geldiği bir ada, sakin bir yer. Ayrıca çok güzel plajları var ve altın rengi kumlarıyla daha gitmeden kalbimizi kazandı. Tayvan güzeller güzeli bir ülke olsa da yaşadığımız şehir plaj yönünden pek iç açıcı değil (gri kumlar ve depresif deniz). Bu yüzden otele varır varmaz PLAAAJ diyerek denize koştuk, ama deniz yoktu. Kumsal gittikçe gidiyor, ama denizin derinliği bir türlü 5 santimetreyi geçmiyordu. Bu 5 santimetre derinlikteki sularda ise her tarafta denizyıldızları dolanıyordu. Başta “Aman karaya vurmasınlar” diyerek denizin bir noktadan sonra derinleştiğini umduğum taraflarına iteklediğim bu hayvanların keyfini kaçırdıktan sonra, çoğunun beni umursamayarak çiftleşmekte olduğunu fark ettim. Ben can çekiştiklerini sanırken gelecek nesillere olan görevini yerine getiren bu canlıları yalnız bırakıp bisiklet kiralayarak etrafı keşfe çıktık.

2-4.gün: Ertesi sabah plaja tekrar gittiğimizde deniz gayet güzel bir noktada başlıyor ve denize girmeyi doğa yürüyüşüne çevirmeyen bir şekilde derinleşiyordu. Filipinler’de gelgit etkisinin büyük olduğunu da böylece anlamış olduk. Benim anladığım başka bir şey de, beyaz insanların neredeyse vampir olduğu oldu. Birkaç saat yüzdükten sonra gölgeye çekildiğimizde, canım sevgilimin İskandinav kökenli cildi alev almak üzereydi. Benim orta doğulu cildimin pek bana mısın demediği güneş miktarı, sevgilimi ıstakoza çevirmişti. Sonraki günlerde sırtında bitirdiğimiz aloe vera kremlerine rağmen, gezinin kalanını kırmızının elli tonu şeklinde geçirdi nar tanem.

mangrov ormanları

Bantayan adası küçük olmasına rağmen, doğal güzelliği bol bir yerdi. Yüzülecek yer altı mağaraları, gezilecek ufak doğa parkları ve çok hoş mangrov ormanları vardı. Mangrovun ne olduğunu burayı görene kadar bilmiyordum ben. Suların içinde büyüyen ağaçlara mangrov ağacı deniyormuş. Deniz iyi huyluysa sal ile, değilse bambu patikalar üstünde gezebiliyorsunuz bu güzel yeri.

5–6. gün: Bantayan adasındaki kafa dinlemeli günlerin ardından, tatilin heyecanlı kısmına geçtik. Bana kalırsa alabora olmaya çok yaklaştığımız bir diğer vapur yolculuğunun ardından Cebu adasına dönüp bu adanın güneyine, Samboan adında küçük bir kasabasına doğru yolu çıktık.

Tavsiye veren gezginlerden olmayı pek istemem, herkes kendi keşfini kendi yapmalı sonuçta. Ama Filipinler konusunda şunu demesem olmaz. Bu ülkeyi gezecek arkadaşlar, büyük şehirlerden kaçın. Şehir merkezleri, estetik güzelliğinin olmamasının yanı sıra, kavgalı gürültülü ve tatil için fazla kaoslu yerler genelde. Kaosun da güzel olanı var tabii ama Filipinler’in şehirlerindeki kaos pek o kaostan değil açıkçası. Ama küçük yerleşim yerlerine gittikçe doğa inanılmaz güzelleşiyor, insanlar tatlılaşıyor. Bambaşka bir deneyim oluyor Filipinler.

Neyse uzatmayayım, Samboan’a vardığımızda gece olmuştu. Göz gözü görmüyorken bile çok güzel bir yere geldiğimizi anlamıştık. Ertesi sabahın ışıklarıyla daha da iyi anladık. Uçurumun kenarına inşa edilmiş bu otelin her yerinden manzara akıyordu. Burada keyifle tembellik ettik, yazdık, çizdik, yüzdük. Aslında ben dizimi geçen her su kütlesine atlarken sevgilim yazdı, çizdi desek daha doğru olur.

7–9. gün: Sabah erkenden kalkıp Oslob’a doğru yola çıktık. Köpekbalıklarıyla yüzeceğiz diye nasıl heyecanlıyız. Tabii köpekbalığı deyince insanın kafasında Jaws müzikleri çalıyor. Ama balina köpekbalığı adındaki bu tür, büyük beyaz köpekbalığının (Jaws) iki katı büyüklükte olsa da 1.5 metrelik ağzına insan eti koymuyor. Huyu suyu güzel, gayet barışçıl canlılar.

Biz de bu iyi huylu dev balıkları göreceğimiz için heyecanla can yeleklerimizi giydik ve sallarla denize açıldık. Çok da fazla açılmamıştık ki, saldaki görevli can yeleklerimizi çıkarıp suya dalabileceğimizi söyledi. Tam da o sırada dev bir köpekbalığı salımızın yanından ağır ağır geçti. Biz de peşinden atladık suya. Şansımıza inanamıyoruz bir yandan. Vardığımız dakikada bir köpekbalığı görmüşüz, koşturuyoruz hayvanın peşinden. Görevli saldan uzaklaşmayın diye sesleniyor ama biz BU FIRSATI KAÇIRAMAYIZ KÖPEKBALIĞI GÖRDÜK diye kaptırdık gidiyoruz. O sırada bir gölge geçti yanımızdan ve bizim köpekbalığının yalnız gelmediğini fark ettik. Hatta baktık ki sayıca bizden bayağı üstünler ve her tarafımızı sarmışlar. Hani umurlarında olduğumuzdan değil, yollarının üstünde olduğumuzdan sarmışlar. Tabii onlar umursasa da umursamasa da inanılmaz güzel bir duyguydu. Her tarafta köpekbalığı vardı ve huzurla dev cüsseleriyle sürtünecek yakınlıkta geçiyorlardı. Bazen o kadar yakından geçiyorlardı ki istemeden çarpışıyorduk. Birkaç kere köpekbalığının birine bakarken diğerinin ağzının önünden çekildim son anda. 1.5 metrelik ağızlarını insanlara karşı kullanmadıkları için epey mutlu hissettiğimiz anlar yaşadık. Onlar sudaki daha küçük canlıları atıştırıp bizi görmezden gelirken biz de durumun keyfini çıkardık. Bize göre gezinin en unutulmaz günü bu oldu.


Tatilin kalanında adadaki ufak tefek şelaleleri turladık, türlü hamaklarda kitap okuyup keyfimize baktık, bu sırada Tayvan’ı vuran iki tayfunu atlatmış olduk. Sonra tatil boyu “ekehe ekehe ne kadar da ucuz bir ülke” diye sırıtarak gezdiğimiz Filipinler, havaalanında bir tür “ne sömürdünüz be” vergisi alarak bir miktar kalbimizi kırdı. Ama yine de her fırsat bulduğumda farklı bir adasına giderek tekrar tekrar ziyaret etmek istediğim bir ülke haline geldi benim için. Yolu dünyanın bu tarafına düşen tüm arkadaşlara da tavsiye ederim. Ama açık tenliyseniz güneş kreminizi unutmayın, güneşi bir ayrı çarpıyor ❤

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

runaway turk

Written by

Stories from the places I’ve been

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade