Dijital Defterinizle Kendi Kendinize Terapi
Daha önce de yazmıştım. Adına günlük deyin, fikir defteri deyin, düşünce defteri deyin ama küçük bir defter tutmak sahiden çok önemli.
Fikirlerinizi unutmadan kaydetmek, bir çatı altında toplamak için vazgeçilmez bir yöntem. Bu işi ertelemeyin, geciktirmeyin; mutlaka pratik olanından bir tane defter edinin derim.
Bu yazıda bahsedeceğim defter türü ise kendi kendinize terapi yapabileceğiniz dijital bir defter. Dijital defter önerisinin sebebi ise hem yazdıklarınızın mahremiyetini korumak hem de yazmak açısından daha kolay olması.
Gerçi, diğer taraftan mürekkebin yumuşacık bir kağıtla buluştuğu andan alınan bir haz var ki, aslında vazgeçilmez olanı o. Ama “ya biri okursa” endişesi veya deftere yazarak düşünce hızınıza yetişememek durumu dijital deftere yazmayı daha elverişli hâle getiriyor.

Bu Dijital Defter Ne İşe Yarayacak, Anlatayım…
Psikoterapi seanslarına gidip anlatmak yerine, içinizi güvendiğiniz bir yere yazarak döküyorsunuz. İnsanın düşüncelerini, yaşadıklarını, sevinçlerini, öfkesini içinde çok biriktirmeden dışarıya çıkarmaya ihtiyacı var.
Kendi adıma düşündüğümde, çoğu kere psikoterapi seanslarına başlayayım istedim. Olmadı. Denk gelmedi. Büyük ihtimalle denk gelmiştir de, içimi bilmediğim bir yabancıya dökme fikri hatta endişesi onun denk gelmemesini sağlamıştır diye tahmin ediyorum.
O nedenle, sadece defterimle benim; ikimizin arasında kalan bu yöntem beni çok rahatlatıyor.
Yazarken daldan dala atlıyorum. Kayıtlarım da ruh halim gibi biraz inişli, çıkışlı. “Olsun, tam da ben işte” diyorum.
Yazar Jack Gantos’un bir kitabında okumuştum; özetle çevireyim:
Günlüğünüze yazmak çevrenizdeki dünyaya daha dikkatle bakmanızı sağlar. Güzel günlerin, kötü günlerin, utanç verici günlerin, düşmanlarınızın, öfkeli düşüncelerinizin ve çok daha fazlasının farkında olmanızı mümkün kılar.

Düzenli yazınca kafanızda sorunlar büyümüyor. Tıpkı birine anlatmış gibi anlatıp rahatlıyorsunuz. Tek farkı karşıdaki muhatabınız yorum yapmıyor; sadece dinliyor. Zaten hangi üzüntümüzü anlatıp, karşımızdakinin yaptığı yorumlarla yüzde yüz bir rahatlama sağlayabildik ki? Çünkü çoğu zaman isteğimiz sadece birine anlatmak oluyor; onun yorumlarını almak değil. Hatta çoğu zaman mantıklı bir tavsiye de duymak istemiyoruz.
İşte minik, ketum defteriniz tam da burada bütün hünerlerini göstermeye başlıyor. Adeta bir sünger gibi ona anlattıklarınızı içine çekiyor ve yıllarca kendisinde saklamaya söz veriyor.
Yazmanın faydalarına gelince…
- Hani bazen olur ya, kafanızda büyüttükleriniz anlattıkça küçülür. Önemsizleşir. Tıpkı onun gibi, kafanızda kara bulutlar gibi öbek öbek büyüyen öfkeler ve kızgınlıklar da yazdıkça önemini kaybediyor. Ben bunlara kafa yoracak kişi miyim, bu kadar boş zamanım yok ki şeklinde hissediyorsunuz.
- Dilerseniz yazdıklarınızın üzerinden birkaç gün veya birkaç ay geçtikten sonra geriye dönüp okuyabilirsiniz; o size kalmış. Eğer okursanız, gün be gün kaydettiğiniz ilerlemeyi görüyorsunuz. O gün canınızı sıkanlar çoktan buharlaşıp uçmuşlar. Eğer bir de o yaşadığınızı nasıl aşmanız gerektiği konusunda kendinize küçük hedefler koyduysanız, o hedefleri gerçekleştirip gerçekleştirmediğinizi görüyorsunuz. Gerçekleştirebildiyseniz kendinizle gurur duyuyorsunuz. Motivasyonunuz artıyor.
- Bazen düşüncelerinizin kaynağını bulamazsınız ya hani. Anlattığınız kişi/arkadaşınız da düşüncelerinizin içine tam sizin gibi giremediği için anlattıklarınızı tamamen kendi perspektifinden yorumlar. Kendinizi arkadaşınızı ikna etmeye çalışırken bulursunuz. En kötüsü de kendi duygularınızın, hislerinizin kaynağını tespit etmeye çalışırken artık tamamen farklı bir boyuta kaymış olursunuz.
- Ya da bazen yanlış olduğunu bildiğiniz bir şeyi yapmak istiyorsunuzdur. O sırada amacınız mantıklı şeyler değil, biraz cesaretlendirici sözler duymaktır. O duyguları sizin gibi hissetmeyen muhatabınız elbette size cesaretin değil, mantığın yolunu gösterecektir.
İşte böyle durumlarda ne yapmanız gerekiyor biliyor musunuz?
Yazmanız.
Kimseye ihtiyacınız yok. O an hissettiklerinizi somutlaşana kadar yazmanız gerekiyor. Atmayı planladığınız adımların artılarını, eksilerini sıralamanız; ta ki içinizdeki ses “şöyle yap” veya “bunu yapma” diyene kadar bunu sürdürmeniz lâzım.

“Ya Okunursa” Korkusu
Tabii ki hepimizde “ya okunursa” korkusu oluyor. E malum, bazen iç sesimizi kimsenin duymasını istemiyoruz. Fanteziler, ürkütücü düşünceler veya saçma korkularımız… Başkasının bunları öğrenmesine de gerek yok zaten.
O yüzden herkesin kolay erişebileceği bir deftere değil de, biraz daha erişilmesi zor bir yere yazmak daha güven verici. Daha önce de söylemiştim, ben bir e-posta hesabımın taslaklar bölümüne, tarih atarak yazıyorum. Biraz “kendime mektuplar” gibi oluyor.
Geçen yazıdan sonra Mehmet Talha Uludağ Daygram uygulamasını; Duygu Dülger OneNote’u; Abbas Tekin de DayOneApp’i önermişti. Sağ olsunlar. Şifreli olmasından bakımından, bunlar da gayet pratik dijital günlük işlevi görebilir.

Freud ve Jung Günlük Tutmak Konusunda Ne Diyor?
Kişisel gelişim için otobiyografik günlük tutmayı tavsiye eden psikiyatrist sayısı gayet fazla. Freud da akıl sağlığı için günlüğün işlevinin altını çizdiği bir düşünceyi “Diary of a Young Girl”ün önsözünde belirtiyor. Jungcular ise hastalarına düzenli olarak rüyalarını yazmalarını salık veriyorlar.
Bir de Japon psikiyatristlerin uyguladığı, günlük tutmayı terapinin bir parçası olarak gören Morita terapisi var. Dr Morita daha sonra kendi adını alan bu yöntemi 20. yüzyılın ilk yarısında, özellikle anksiyeteyi tedavi etmek için geliştiriyor.
Morita terapisi benim ilgimi çeken bir yöntem oldu. Çünkü temel felsefesi, duygulara “panik atak”, “bağımlılık”, “depresyon” gibi isimler koymak yerine, onları kabullenip, davranışlara odaklanmak üzerine kurulu. Davranışlarınızla duygularınızı değiştirmeye çalışıyorsunuz.
Günlük bunun hangi noktasında devreye giriyor derseniz de, duygularınızı kabullenmeniz aşamasında.
İnsan yazdıkça gerçekten ne hissettiğini daha iyi anlamaya başlıyor. Yavaş yavaş o hissin kaynağına iniyor. Kabullenmek ve o duyguyu aşmak için davranış yöntemleri ve hedefler belirliyorsunuz.
Örneğin, sorununuz topluluk önünde konuşamamak mı? Önce o duyguyu tespit ediyorsunuz. Yazarak. Tıpkı çocukluğunuza iner gibi. Yavaş yavaş. Niye konuşamıyorsunuz? İnsanların sadece size odaklanması ve sizi eleştirebilecekleri düşüncesi mi rahatsız ediyor? Ya da konuşmanızın içeriğinin hedef kitlenizi tatmin etmeyeceğinden korkuyorsunuz?
Bunu tanımladıktan sonra eyleme geçiyorsunuz. Sorun belli, o halde takip eden adımlar ne olabilir onları belirliyorsunuz.

Son olarak…
Bütün bunları niye yazdım?
Bende gerçekten işe yaradığı için.
Bazı konularda deneyimler, kitabî tavsiyelerden daha çok işe yarıyor da ondan.
Anais Nin, Virginia Woolf gibi yazarların, Edison gibi bilim insanlarının tuttuğu günlükleri okuyunca şunu görüyorsunuz:
İç sesinizi kaleminizin akışına bırakabildiğinizde, küçücük fikirler değerli ve özgün düşünceleri doğurabiliyor. Yazmak aynı zamanda düşüncelerinizi ve hedeflerinizi disipline ediyor.

Yazar Virginia Woolf’dan esinlenerek, yazıyı şöyle bitireyim:
Kendinizi günlüğe en iyi cümlelerinizi kurma veya en iyi fikirlerinizi yazma yükümlülüğü altında hissetmeyin. Kendinizi özgür bırakın. Her gün 15 dakika verin kendinize. Bu sürede kelimelerle oynayın. Bütün ihtiyacınız olan şey biraz mahremiyet, biraz da düşüncelerinizin akmasına yetecek kadar bir konfor.
Bu da benden olsun…
Bir de yanıbaşınızda uyuklayan kedi ile yeşil çay.
***
İlgili Yazı:

