Distopik Kurguda Ezberi Bozmak

İngilizce dilde ilk uzun metraj filmi The Lobster’da Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos özgün bir distopik film için sazı eline alıyor.

Distopya, önce toplum ile otorite ilişkisinin, sonra ise birey ile otorite ilişkisinin medyanın beyhude umut satmalarının aksine sarpa sarmaya devam edeceğinin anlaşılacağı erken 20. Yüzyıl dönemlerine kadar kendini bir kozada saklamış, vakti gelince de pek çok yazarın kalemi ve pek çok yönetmenin kadrajı ile kelebek gibi hayat bulmuş bir edebi janr. Tabi kelebek ile benzerliği sadece güzelliğinde değil, aynı zamanda kısacık ömründe de bu türün. 20. Yüzyılda sayılamayacak kadar başyapıta (edebiyatta Golding’in Sineklerin Tanrısı, Orwell’in 1984'ü, Bradbury’nin Fahrenheit 451'i; sinemada Fritz Lang’ın Metropolis’i, Kubrick’in A Clockwork Orange’ı, Ridley Scott’ın Blade Runner’ı…) tema olduktan sonra, 21. Yüzyılın henüz ilk çeyreğinde mali kaygıları sanat kaygısına baskın gelen anlayışın altında can çekişiyor bu tür. Distopya için hayli kısır geçen bu dönemde Lanthimos’un The Lobster’ı, alıştığımız, artık kayda değer olmayan sıradan distopya kurgularının dışına çıkarak bize post-modern bir seyir ziyafeti sunuyor.

Distopik sinemada en önemli unsur gizem. Distopya hakkındaki gizemli kısımların seyirciye ne kadar açık edileceği, ne zaman açık edileceği filmi inşa ederkenki en temel noktalar. Distopyanın nasıl oluştuğunu açıklamak için izlenen yol, genellikle hikayenin içine tek vazifesi “açıklamak” olan derinliksiz karakterler koyup çocuğa anlatır gibi anlatmaktır (türün zirvesi Matrix bile sık sık bu sıradan ve ucuz dili kullanır). Kimi zaman ise izleyiciyi distopyanın nasıl oluştuğuna dair tamamen bilgisiz bırakmayı tercih eder yönetmenler (The Road’daki gibi). Ancak The Lobster alışılagelmiş bu iki yolu da benimsemiyor. İnce eleyip sık dokuyarak bilgi kırıntıları veriyor izleyiciye -ki burada seyirci yerine izleyici kelimesini de özellikle tercih ediyorum-. Bu bilgi kırıntılarını toplamak izleyiciye düşüyor. Toplayabilirseniz, filmin izini sürebilirseniz, ortadaki işin ne kadar muazzam olduğu daha iyi anlaşılıyor. Şimdi distopyadaki gizem perdesini aralarken filmin nasıl bir yol izlediğini kendi çıkarımlarım çerçevesinde inceleyeceğim. Yazının bu noktasından sonrası için bir SPOILER UYARISI bırakıyorum.

Hiçbir insanın karakteri birbirinin aynı değil, her kişi renk paleti gibi bir iç dünyaya sahip. En basit, en düz insanın bile karakteri yeterince komplike. Haliyle iki insanın bir araya gelmesi, aralarında bir bağ kurulabilmesi için, kişinin, partnerinin karaktersel özelliklerindeki bu “farklılıkları” ne kadar tolere edebileceği ve orta yolu bulabilmek için kendinden ne kadar taviz verebileceği ilişkinin kurulması ve yürütülebilmesi için hayli önemli bir gereklilik. Bu günümüzdeki durum. Ancak herkesin birey olarak değerinin farkında olduğu bu post-modern dünyada, insanlar çift olarak bir arada bulunmaya yönelik tavizleri vermeye yanaşmıyorlar. Evlilikler sorunsuz yürümüyor, çoğu sonlanıyor, çiftler üremeye yanaşmıyor, ilişkiler bir şekilde bitiyor.

Çok değil birkaç yüzyıl geriye gitsek dünyanın genelinde evliliklerin, toplumun en küçük birimi olan ailelerin, alenen faşist temellerle sürdürüldüğünü görürüz. Taviz ve tolere diye bir şey yoktur, zira ilişkideki kişiler birey olduğunun farkında değildir, çift olarak daha değerli, daha erdemlidirler. Toplumun en küçük birimindeki bu faşistlik, topluma sirayet ederek bir zincir, bir döngü oluşturur: Evlilik kurumunun terk edilmesi çoğunlukla mümkün değildir, mümkün ise de aile kurumunu terk eden kişi toplumda “yalnız” başına hayatta kalacaktır. Yani aile faşist ve otoriterse, toplum faşist ve otoriterdir, haliyle rejim ne olursa olsun toplum, topluma en azından asgari uyum gösteren iktidarlar tarafından yönetildiği için, iktidar faşist ve otoriterdir. Tersten okumayla, faşist ve otoriter bir iktidar kurabilmek için, toplumun faşist bir otoriteye zemin hazırlayan, onunla mutabık kalan bir yapıda olması gerekir, toplumu dönüştürmenin yolu da, ailedir.

Filmde bize sunulan dünyada tıpkı geçmişte olduğu gibi ilişkilerde tavize yer yok. Bunu filmin başında, otele biseksüel olarak kayıt yaptırmanın mümkün olmadığı (herkes ya gey ya da hetero olarak kaydedilecektir), buçuklu numara ayakkabıların bulunmadığı (sadece tam sayılı numaraların bulunduğu) peş peşe sahnelerde söylenerek vurgulanıyor. Bireyler artık, tıpkı geçmişte olduğu gibi, birey olarak değerlerinin farkında değillerdir, çift olamayanlar ise yine geçmişte olduğu gibi toplumdan tepki görmektedir. Bu tepki (distopyadaki diğer her reaksiyon gibi) somuttur: Tedavi için Otel’e sürülmek. Otel’e gelen kişinin bir misyonu vardır, kısıtlı süre içerisinde Otel’deki biriyle çift olmayı başarabilmelidir. Başarabilmek ifadesi özellikle otel görevlileri tarafından sıklıkla tekrarlanır.

Modern dünyada kişilerin karakterleri hayli komplike olduğu için partnerler arasında farklar ortaya çıkıyor ve ilişkinin sürebilmesi için bu farklardan tavizler vermek, bu farkları tolere etmek gerekiyor demiştik. Filmdeki ortamda bireysellik çöpe atılmıştır ve çift olmak toplumun üyesi olabilmek için aranan birincil şarttır. Otel müdürü odaya ilk girdiğinde sürekli yanında gezdirdiği partnerini de tanıtır. Burada kadının yaptığı kısa konuşma filmin başından beri neler döndüğünü tam anlayamayan izleyici için hikayeye giriş niteliği taşır. Kadın ilk olarak adama şayet eş bulamazsa hayvana dönüştürülecek olmasının kötü bir şey olmadığını belirtir, çünkü hayvan olsa bile yine de dönüştüğü hayvan olarak ikinci bir eş bulma şansı olacaktır. Distopyamızdaki en mühim unsurun ve hatta distopik toplumdaki yegane erdemin “bir eş bulmak” olduğunu vurgulamak için olağanüstü bir cümledir bu, filmdeki ince düşünceliliğe güzel bir örnektir. Sonra kadın devam eder ve bulması gereken eş ile “uyumlu olması” gerektiğini vurgular. Bu uyum modern dünyadaki karakter uyumu değildir. Somut bir uyumdur. O somut uyumu sağlamak, ilişkinin kurulabilmesi için en önemli unsurdur.

Aynı diyalog içerisinde distopyamıza dair bir ipucu daha verilir, uyum sağlayamayan ve kendine eş bulamayan insanların neden hayvana dönüştüklerine dair fikir verir: Dünyada bütün hayvanların soyu muhtemelen tehlike altındadır ve eş bulamayan insanlar hayvanlara dönüştürülerek hayvanların devamlılığı sağlanmaktadır. Bunu, adamın ıstakoz olmak istediğini söylemesi üzerine kadının “Güzel seçim, herkes köpek olmak istiyor bu yüzden tüm dünya köpek dolu, diğer türlerin ise nesilleri tükenmek üzere.” demesinden anlıyoruz.

Bireylerin değeri olmadığını söylemiştik, herkesi eş bulmaya iten faşizan unsurlar bunu yaparken doğayı kendisine örnek alıyor. Yani çift olamayan insanların hayvana dönüştürülmesi boşuna değil. İnsanı insan yapan o karakter karmaşıklığı artık öylesine törpülenmiştir ki, eş bulmak için dahi aranan “somut uyum” hayvanidir. Yani, eş bulamayan kişinin doğrudan hayvana dönüştürülmesi bir yana; eş bulan kişilerin de aslında “insani” bir yönü kalmamıştır artık. Bu insanların, hayvanlarda çiftleşme öncesi görülen partnerini koklama, partnerine dans hareketleri yapma, dişinin dövüşen erkekler içinden güçlü olanı seçmesi gibi somuta dayanan refleksler göstererek eşlerini seçmeleri gerekir. Filmdeki bu uyum anlayışına göre örneğin iki kişinin de “ayağı aksıyorsa” onlar uyumludur ve çift olmaları mümkündür. Yani, kişi ya bu hayvani uyumu yakalayıp bir eş bulacak, ya da eş bulamadığı için doğrudan hayvana dönüştürülecektir. Öyle ya da böyle, herkes hayvanlaşmıştır.

Günümüzdeki rehabilitasyon merkezlerine benzeyen Otel’de, kişilerin sosyalleşme partilerinde aynı kıyafetleri giymesi de somut uyum arayışına bir örnek.

Karakterlerden biri sürekli burnu kanayan bir kızla uyumlu olduğunu ispat etmek için burnunu bir yerlere vurup kanatmaya başlar. Aslında kızla çocuk iyi anlaşmaktadır, fakat bunun bir önemi yoktur, önemli olan somut uyumdur. Ancak çocuğun bu yaptığı yaratılmış yeni ilişki şeklinin ve insanları hayvanlaştırmanın mantığına terstir. Karakterden taviz vermek diye bir şey yoktur, somut uyum elzem olandır, fakat somut uyumu varmış gibi göstermek de bir fedakarlık, bir tavizdir. Hayvanlaştırılmış bir ilişkide böyle bir tavizin yeri yoktur. Kurt ile penguen birlikte olamaz. kurdun ilişki kurmak için tırnaklarını törpülemesi anlamsızdır.

Film iki bölümden oluşuyor. Çoğu distopik bilim kurgu hikayesinde olduğu gibi ilk bölüm boyunca distopyanın günümüzden farklılıkları açıklanıyor, günümüz insanına oha dedirtecek unsurlar kullanılarak distopyanın iğrençliği, korkunçluğu vurgulanıyor. Ancak özellikle sinemada bu tarz filmlerin ikinci bölümü “karakterin olayı çözmesi, sisteme baş kaldırması, en sonunda da sistemi çökertmesi” şeklinde klişe bir olay örgüsüne sahiptir. (Son dönemden birkaç örnek vermek gerekirse: Equilibrium, The Island, In Time, Total Recall)

Ancak bu film, ikinci bölümünde bizi bu faşist otoriteden kurtarıp, tam aksi yönde ama aynı derecede faşist bir topluluğun kucağına bırakır. Filmi bu kadar değerli ve özgün kılan da bence bu hikaye tercihidir.

Hikayenin akışı içerisinde artık olaylar tırmanıp kahramanımız distopik otoriteye karşı cephe aldığında senaristin iki seçeneği vardır:

1- Karakter yukarıda adını saydığımız filmlerin hepsinde olduğu gibi otoriteye karşı “normalleşme” mücadelesi verir. Bu mücadele, açıkça belirtilmese de şu an günümüzde yaşadığımız gerçek dünyaya dönmek için verilen bir mücadeledir. Dolayısıyla izleyici kolayca bu mücadeleyi benimser ve destekler, bu yolla hikayenin antagonist ve protagonistleri arasındaki çizgi daha da belirginleştirilir.

2- Daha gerçekçi bir yol izleyerek, karakterin ve karakterle birlikte otoriteye karşı baş kaldıran kimselerin de aslında “otoritenin ürünü” olduğunu unutmaz ve ortaya çıkacak direniş buna göre şekillendirilir.

Klişelere alışmış izleyici filmin ilk bölümü boyunca, ikinci bölümde 1 numarada anlattığımız şekilde bir senaryo akışını görmeyi umar. Ama yönetmen filmi bu klişe distopyalar arasına sokmak yerine filmin gerçekçi ve dürüst atmosferine zarar vermez.

Filmin ikinci bölümünde karşılaştığımız aykırıların, filmin deyimiyle yalnız-gezenler’in “otoriteyi yıkarak normale dönmek” gibi bir misyonları kesinlikle yoktur. Dediğim gibi, onlar da otorite tarafından yetiştirildikleri için otoriteye tamamen uyumlu karakterdedirler: Hayvanlaşmışlardır. Yalnız-gezenler arasında oluşacak herhangi bir çekim kati surette yasaktır. İnsani bir özellik olan o taviz, tolere unsurlarını toplumdan dışlanmış bu kimselerde de bulamayız. Hatta, topluma karşı fikirleri itibariyle “devrimci bir azınlık” oldukları için onların yöntemleri daha da katıdır. Birbiriyle öpüşen kişilerin dudaklarını keserler mesela.

Yani, yönetmenin yarattığı toplum ve iktidar hastalıklı derecede “çift olma” saplantısını haizdir. Bu toplum ve iktidara baş kaldıranlar ise aynı derecede “tek olma” saplantısındadır. Ortası, seyircinin kabul edebileceği bir makul ideoloji yoktur. Tam da bu sebeple çoğu seyirci filmin soğuk atmosferine girememiş, karakterleri benimseyememiştir. Lanthimos’un filmini özgün kılabilmek için yaptığı bir fedakarlıktır bu.

Artık bizim gariban karakterin hikayesi iyiden iyiye bahtsız bedeviye döner. Otel’de kaldığı sürece hiç kimseyle ilişki kuramayan karakterimiz, Otel’den kaçıp aşk, flört, seks ilişkisi kurmanın kati surette yasak olduğu Orman’a gelir gelmez birine aşık olur.

Burada filmin muallakta kalan sonuna dair kendi fikrimi sunayım.

Filmin sonunda adam kesinlikle kendi gözünü çıkartacaktır. Yönetmenin sahneyi tam orada kesmesinin sebebi izleyiciyi ikilemde ve bilmece içinde bırakmak değildir. Orman hayatına dönüp yeni bir faşizan topluluğun içinde kalan karakter, bu sefer aşık olmasının yasak olduğu yerde aşık olurken insani bir eğilim göstermez aslında. Yine hayvanlarda olduğu gibi somut uyumu aramaktadır ve aşık olduğu kadının en mühim özelliği tıpkı adam gibi miyop olmasıdır. Bu öylesine mühimdir ki, adam, kadını başka bir adamdan kıskandığı zaman “O da miyop mu!” diye celallenir hatta gidip adamı test eder miyop mu değil mi diye. İkilinin aralarında bir ilişki olduğunu sezen yalnız-gezen liderinin kadını kör ettirmesinin de tam olarak sebebi budur; kadın kör olursa artık miyop olmayacaktır, miyop olmazsa da ilişkisi sona erer.

Bize abuk görünen bu somut uyuma koşulsuz iman, karakterimize hiç de abuk görünmemektedir. Yani, bir ilişkiyi kurmak için partneri ile somut bir özelliğinin uyum göstermesi gerektiğine o da tam anlamıyla inanmaktadır. Bu bireyin toplum normlarıyla bağlılığının ne kadar derinlerde olduğunu göstermenin harika bir yoludur. Adam aslında kadına aşıktır fakat birlikte olmaları için ikisinin bir ortak somut özelliğinin olması gerektiğine öylesine derinden inanmıştır ki oturup bir saniye olsun günümüz dünyasının normal ilişkileri gibi kadınla kendisi kör olmasa da birlikte olabileceğini düşünmez. İkisi de kör olmadığı müddetçe ilişki kurmalarının mümkün olmadığına inanır. Kadınla tekrar somut uyumu yakalamaları için adam gözünü çıkartmayı göze alır. Faşist otorite adamın ruhuna ve aklına en derinden işlemiştir.

Buradaki bir başka nüans, asıl incelik şudur: Karakter, sürekli burnunu kanatan tip gibi salt topluma karışabilmek için, kabul görmek için değil; gerçek aşkı için kendisinden taviz verip gözünü çıkartır. Bu iktidarın kesinlikle tolere edeceği bir şey değildir, zira otelde dahi biriyle ilişki kurmak için o kişiyle benzerliği varmış gibi davranan yani ilişkinin kurulması için taviz veren kişi “hiç kimsenin dönüşmek istemediği bir hayvan olmakla” cezalandırılır. Ancak karakterin kendisi de bunun farkında değildir, ilişki kurabilmesi için “gerekli olan bir unsuru” tamamlamaktadır o. Haliyle yaptığı hareketin devrimci niteliğinin farkında değildir, karakter toplumun kendisine dikte ettiği şekilde davranır, toplumun parçası kalmaya devam eder.

Sonuç olarak bu film sıradan aksiyon bilim kurgu distopyalarıyla karşılaştırılamayacak kadar tutarlı ve özgün bir filmdir. Metin yazımında ince işçilik çok üst düzeydedir, seyirci tüm film boyunca neler döndüğünü tam olarak anlayamaz çünkü neler olduğu ufak tefek cümleler içerisine serpiştirilmiştir. Ayrıca bir distopya eserin barındırması gereken, günümüz toplumuyla çarpıcı farklılıklara da filmde çokça rastlarız. Yan karakterler filmde çok güçlüdür, özellikle taş kalpli kadın karakteri mükemmel bir yaratıcı yazarlık ürünüdür.

Kusur bulması zor bir filmdir The Lobster. Beğenmeyen kimseler filmin soğuk atmosferine girmekte ve hikayenin izini sürmekte zorlanmışlardır muhtemelen. Yoksa ben orada burada filmi filmdeki ince işçiliği övmekten yoruldum. Tek kelimeyle muazzam.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.