Türkçe Yayın
Published in

Türkçe Yayın

Doğum Günü

Tarih: 17.02.1989 / Cuma

Saat: 07.20

Mekan: Şişli Etfal Hastanesi

Yağmurlu bir kış günü. İstanbul’un o sevimsiz ayazının ve yağmur damlacıklarının yüze vurduğu ve kaç kat giyersen giy üşümekten kurtulamadığın o günlerden sadece bir tanesi.

Herhangi birgün.

Sadece bu tarihi unutmayacak iki tarz insan var.

Doğanlar ve ölenler.

Ben ne şanslıyım ki bu gün doğacak olan taraftayım.

Ailemin anlattığına göre, annemin o geceden başlayan ciddi bir sancısı olmuş ve saat 04.00 sularında babamı dürtükleyerek ‘’Kalk kalk geliyor’’ demiş.

Babam da her Türk erkeğinin uyanır uyanmaz bu anlarda verdiği klasik tepkileri vermiş. “Ne, kim geliyor, ne zaman geliyor, aaa çocuk!’’

Babamın Hacı Murat 124'üne atlamışlar ve hayatımın başlayacağı, ve ortalama bir erkek olarak 78,3 yıl yaşayacağım (bir aksilik olmadığı taktirde) anne karnından çıkacağım yere yol almışız.

Hastaneye yetiştiklerinde Annemin yüzü kızarmış, nefes alması zorlaşmış. Hemen doğum hanenin hazır edilmesi emri gelmiş. Annemle babam vedalaşmışlar. Annem soğuk hastane asansörüne binmiş ve tam da o anda suyu gelmiş. Resmen kadın asansöre doğuruyormuş.

Bir fırlama bebek dünyaya geliyormuş.

Normal doğum safası kolay geçmiş, çünkü bok varmış gibi dünyaya adım atmaya çok meyilliymişim ben. Çat diye doğu vermişim. Asansörden daha rahat bir yer olması herhalde benim gibi doğmaya can atan birisi için yeterli olsa gerekmiş.

İçer de kadın bir doğururken dışarıda erkek dokuz doğurur derler.

Bu hesaba göre tam 10 kere doğduktan sonra, gerçekten doğmuşum.

İşte geldim! Kanlı, canlı, küçük ve buruşuk populu, ağlıyorum ve bilerek veya bilmeyerek size günleri geceleri zehir edeceğim.

Olduğum yerde değer verdiğim kişilerin hepsi ağlıyor.

Annem, babam ve ben.

Ve sizi temin ederim ki hepsi birbirinden farklı sebeplerden dolayı ağlıyorlar ama aslında hepsi de tek bir amaç uğruna göz yaşı döküyolar; duygusallığı bir kenara bırakalım.

‘’Biz ne yapacağız şimdi’’

Tarih: 17.02.1990 / Cumartesi

Saat:15.30

Mekan: İstanbul - Altıntepe-Evimiz

Bana sorarsanız eğer ne oldu da bir yaşıma geldim hiç anladım. Yedim, içtim, sıçtım, ağladım, anımsayabildiğim kadarıyla yanımdaki melekler beni güldürdüler arada sırada.

Annem bana meme tuttu ama ben istemedim. O buna üzüldü.

Babam deseniz hep işte zaten, eve ekmek getirmenin derdinde.

Ev soğuk, bundan dolayı gelen hediyelerde genelde kutu gibi ufak kazaklar var.

Bazıları altın takıyorlar bana.

Bir pasta var ama algım çok düşük olduğu için bu pastayı ben hariç herkes yiyor sanırım.

Bana henüz zararlıymış bu.

Ben konuşamıyor, ve konuşulanları da anlamıyorum ama bana size bahsettiğim meleklerim olayları bir bir anlayacağım dilden anlatıyorlar.

Meğerse her sene doğduğum gün beni seven insanlar bana hediyeler getireceklermiş. Ve ben de kendime ait olan pastanın mumlarına üfleyerek bir dilek tutacakmışım.

Valla konu hoşuma gitmedi diyemem, çünkü anladığım kadarı ile yoksul bir aileyiz. Bundan dolayı da gelecek olan her şeyi (pasta denilen şu çekici şey de dahil) kabul ediyorum.

Hızlı bir yaş günü geçiyor. Ben ayakta bile durmaya zorlanırken bir anda bitiveriyor.

Annem, babam ve ben yine ağlıyoruz.

Tarih: 17.02.1992 / Pazartesi

Saat: 14.00

Mekan: İstanbul- Bostancı-Evimiz

Zaman hızlı geçiyor ve bir gözümü açıp kapatıncaya kadar 3 yaşıma gelmiş oluyorum.

Biraz biraz konuşabiliyorum artık. Derdimi anlatabilecek kadar Türkçem var diyebiliriz.

Ba-Ba, An-neş, Ma-ma, Attaaaa, Çiş, Çişşşş (büyük olanı bu) ve geriye kalanları da zaten ağlama yöntemi bile çözüyorum.

Bu sefer geçen sefer ki oturduğumuz evin biraz aşağısındayız. Anne annemlere yakın oturuyoruz. Bu doğum günüm de zaten direk olarak anne annemlerin evinde yapılıyor. Büyüklerimize bu kadar yakın oturmamızın nedeni annemin tek başına bana bakmakta zorlanmasıymış. Bu yüzden bir büyüğünden destek alıyormuş. Babam zaten kendimi bildim bileli hep çalıştığı için arada onu tanımadığım zamanlar bile oluyormuş. Bütün bu hikayeleri daha da fazla bilinçlenmem için sağolsunlar meleklerim anlatmakta.

O melekler ki etrafta fare gibi koştururken kafamın, gözümün bir yere çarpmasını engelleyen.

Konu komşu bolca tanıdığım ve tanımadığım insan var ortamda.

Anladığım kadarı ile yaş artınca çevrendeki bu elim partiye katılan insan sayısı da artmakta.

Bu sefer, kazak ve altın yerine, daha çok ilgimi çekecek olan oyuncaklar geliyor. Yakın zamanda bunları parçalayacağıma eminim.

Annem ‘’hadi oğlum teşekkür et insanlara’’ diyor. Ben de ‘’teşek diyorum’’

Bu kelime bazı şeyleri andırmış olacak ki babam hadi oğlum amcanlara çükünü göster diyor. Ben de minicik bamyamı bütün endamıyla gösteriyorum gelen herkese.

Fotoğraf kamerası ile bu anlar ölümsüzleştiriliyor.

Bu sefer pastam dan biraz da olsa yiyebiliyorum. Meleklerime de uzatıyorum ancak havaya uzatmışım gibi duruyormuş dışarıdan meleklerim bu hareketleri yapmaman gerektikleri konusunda beni uyarıyor. Zaten onların seslerini ve görüntüleri daha az görür ve duyar oldum.

Hatta size daha da kötüsünü söyleyebilirim. Bu sene gelen hediyeler daha güzel de olsa, her şeyin bir bedeli varmış.

Partinin bitmesiyle birlikte, iki meleğimden birisi resmen gidiyor.

Geriye kalıyor bir tane.

Bu sefer annem, babam ağlamıyor ama benim gözüm yaşlarla dolu.

Tarih: 17.02.1997 / Pazartesi

Saat: 13.30

Mekan; Erenköy ilk öğretim okulu-Sınıf

8 yaşımdayım. İlkokul 2. sınıfa gidiyorum.

Konuşmayı sökmüş, matematiği de hiç anladığım evrelerdeyim.

Geriye kalan son meleğimi de iki önceki doğum günümde usulca kaybettim.

Artık kafamı, gözümü ve dizlerimi her yere çarparak eve hep hasarlı dönüyorum.

Korunmasızım. Yalnız başınayım.

Annem ve babam olmazsa ben resmen bir hiçim.

Ama meleklerimin gitmesiyle birlikte başka duygularımın da ön plana çıktığı gerçeğini sizden saklayamayacağım. Sınıfta resmen bir kıza aşık oldum. Onun da benimki gibi minicik elleri var. Ve de gülünce gerçekten sınıfa güneş getirebilen bir hanım efendi tebessümü.

Sınıfın kapısı çalıyor. Bazen bizim gibi hayta öğrenciler 3'lü 4'lü sıkış sıkış oturduğumuz masalarımızın beslenme çantası koyulacak yerlerine, sanki kapı dışarıdan çalıyormuş gibi tak tak ses verirdik.

Eğitim sistemimizin lider hocaları da resmen bu numarayı yer ve kapıyı açmaya giderdi.

Şaka gibi.

Ama bu sefer hakikaten kapı çalıyor. Ve annem geliyor sınıfa.

O yaşta sınıfa annenin gelmesi demek cehennem demektir.

Herkes sana bakar. Gülerler. AA annesi geldi derler. Büyük rezalettir. Sen de ağlayarak anneni yaka paça dışarı atmaya çalışırsın sınıftan. Bundan bir 20 yıl sonra da bu hayvanlığına kızarsın kendinde. Kadıncağız yok yerinden sana hediyeler alıp, pasta yaptırıp seni onurize etmeye çalışırken sen onu sınıftan kovarak karşılık verirsin.

Keşke meleklerim gitmeselerdi. O zaman belki bu kadar da kötü olmazdık.

Cennet sadece çocuklar içindir.

Annem iki tane kocaman pasta yaptırmış. Birisi muzlu diğeri de çukulatalı. Kadıncağız öyle ince ki, kimi çocuk meyveli sever diye bu şekilde düşünmüş. Ve karşılığında ben acayip mutsuzum.

Öğretmen “Hoş geldiniz hanımefendi, sanırım bugün bazılarının doğum günü’’ diyor.

Pastalar yan yana kocamanlar. Kesiyoruz, üflüyoruz. Muhteşem derecede utanıyorum ama sevdiğim kızın bana sarılarak doğum günümü kutlaması ve ikimizinde aynı tabaktan pasta yememiz biraz beni susturmaya yetiyor.

Bir çocuk, bir insan zor büyüyor. Onunla birlikte dertleri de büyüyor. Ufakken bez yetiştirilemeyen bu ufaklığa, şimdi de dersleri belkide pek iyi değil diye dert yanılıyor.

Neyse ki sınıftaki herkes pastalarını yeyince hoşlarına gidiyor ve benimle annem sınıfta diye dalga geçilmiyor. Çünkü onların diyetleri ödendi sussunlar diye. Bazı çocuklar pastadan sonra kusuyorlar. Çünkü zavallılar daha ilk defa böyle bir şey yemişler hayatlarında yokluktan.

Ben bana gelen kazağı, çorabı beğenmezken meğerse ne yaşamlar varmış diyorum.

Yine ben şanslıymışım.

Ve daha da ilginci beni bu sefer ki doğum günümde ciddi ciddi bir dileğim var. Hayır hayır, o kızla evlenmek veya zengin olmamız değil. Daha fazlası.

Bu dileğimi bir kağıda yazıyorum ve üniformamın sol kalp cebime koyuyorum. Bir zaman bulduğumda bu dileğimi denize bırakacağıma söz veriyorum.

Tari: 17.02. 2001 / Cumartesi

Saat: 12.30

Mekan: İstanbul- Bağdat Caddesi-McDonald’s

12 yaşındayım. Eğer bir doğum gününüzü McDonald’s da kutlamadıysanız bu hayatta çok şey kaçırmışsınızdır diyebilirim size.

İlkokuldan mezun oluyoruz artık bu senenin sonunda ve daha da büyümüş sevimsizleşmiş oluyoruz. Yakında sivilceler falan çıkacak yüzümüzde.

Sizi temin ederim ki bundan daha önceki yıllarda yüzüme gülen ama şu anda hepsiyle çok iyi arkadaş olduğumuz bütün sınıf bu soğuk cumartesisini bana adamış durumda. Üst katı kapattık. Balonlar, oyunlar, ve bir sürü hediyem var.

Birinci sınıftan beri aşık olduğum kız da yine orada. Ona bu gün içinde evlenme teklif edip ret yiyeceğim. Çünkü o yaşlarda en maksimum şey evlenmek olduğu için ona bu teklifi yapmayı uygun görmüş olacağım.

Bu sefer yıllarca çalıştığı için artık belimizi düzeltmemizin baş kahramanı olan da doğum günüme teşrif ediyor. Annem ve diğer aile büyüklerim de orada. Gelen arkadaşların anneleri ve babaları da orada.

Gün boyunca mükemmel oyunlar oynayıp mutlu oluyoruz. Ağlamıyoruz. Gülüyoruz bu sefer.

Happy Meal(çocuk menüsü) menüsünü dışında bir şeyler yememize izin veriliyor bu gün.

Kış günü ama güzel güneşli bir gün.

Pastam geliyor ve üflüyorum.

Tek bir dileğim var yine geçen yıllardaki olduğu gibi.

Hediyelerimi kabul ediyorum. Halen arasında çorap çıkan hediyeler canımı sıksa da genel anlamda mutluyum diyebilirim.

Sadece bir anda bir sıkıntı geliyor üstüme, bu güzel gün de bile. Çok ama çok kısa. Bir anda yazdığım notla birlikte kendimi dışarı atıyorum.

Hali hazır da zaten yukarıdaki bahsettiğim evlenmek teklifimin geri çevrilmesi de pekala bunda etkili olabilir.

Caddeden deniz tarafına doğru salınıyorum.

İnsan çok güldüğünde gözünden yaş gelirmiş. Çok ağladığında da gülmeye başlarmış. Bilim bunu çok güzel açıklıyor. İnsandaki yüz kasları ağlama ve gülme anında birbirleriyle tamamiyle aynı. Bundan birisi diğerine bağlandığı için ağlarken gülmeye başlayabilir, gülerken de ağlamaya başlarmışız.

Tam da şu anda kahkalarla ağlarken yazdığım notumu denize bırakıveriyorum, tıpkı bu alışkanlığımı 4 yıl önceki bir ritüele dayandığı o gün gibi.

Tarih: 17.02.2004 / Salı

Saat: 18.00

Mekan: İstanbul-Bostancı-Evimiz

Orta üçteyim. Bu sefer bir ev partisi verelim dedik. Okuduğum okuldaki arkadaşlarımı evimize davet ettik. Çok fazla erkek, az da kız davet ettim. Nedendir bilinmez, hafta içine denk geldiği için mi, beni sevmedikleri için mi, yoksa çağrılacaklar listesini düzgün kurgulayamadığım için mi, ya da bambaşka bir nedenden dolayı mı bilinmez, kimse ama kimse gelmedi.

Buna çok üzüldüğümü hatırlıyorum. İnsan kendi doğum gününe her zaman hazır olamayabiliyormuş bunu anladım.

Bizimkiler gelecek olanlara verilecek bazı hediyeler ayarlamışlardı. Çünkü şu anda paramız vardı bu jesti yapabilecek, eski günlerimizdeki gibi değildik. Evimiz güzelleşmişti. Ama bu sefer de huzur azalmıştı.

Eskiden doğum günlerim samimi geçerdi, şu anda yavaş yavaş herkes için işe döndüğünü hissetmeye başlamıştım.

Kimse çaktırmamaya çalışıyordu bu durumu ama sanırım herkesin düşüncesi aynıydı bu konuda, benim bile belkide.

Ailemle kutladık ve bütün hazırlanma çöpe gitti. Bir kısmını da ihtiyacı olanlara falan dağıttığımızı hatırlıyorum elimizdeki kalan eşyaların, kimse gelmeyince. Çünkü bizim bunlarla işimiz kalmamıştı artık.

İspanyolların bir atasözü vardır. Herkesle arkadaş olan kimseyle arkadaş değildir diye. Görünen o ki ben de bu sözün cambazlığı altında, bu doğum günüm için ezilmiştim.

Filtrelemeden herkesi çağırmak mantıksızdı. Ya da daha da kötüsü ben resmen sevilmeyen biriydim. Her iki manada da beceriksizliğin faturası bana kesiliyordu. Ve daha da kötüsü okula ertesi günler gittiğim zaman utancımdan neden gelmediniz diye insanlara soramayacaktım. Çünkü duyacağım cevaplardan korkuyordum açıkcası.

Gururlu ve vakur bir şekilde mumlarımı üfledim ve yine son yıllarda yapmış olduğum gibi bir kağıda dileğimi yazarak dışarı çıktım. Sahile indim. Dileğimin denizin dibine batışını göz yaşlarımı tutarak izledim.

Tarih: 17.02.2007 / Cumartesi

Saat: 21.30

Mekan: İstanbul-Bostancı Sahil-Rio Club

Dolu dolu 18 yaşındayım. Lise 3 dönemi. O zamanlar lise üç yıllıktı. Yani seneye kısmetse lisedeki can kardeşlerim, dostlarım ve sevgililerimle ayrılma zamanı geliyor demekti. Sonrası heyecanlı bir üniversite hayatıydı, herhalde.

Aileyle ayrı pasta, arkadaşlarla ayrı pasta kesme yaşlarına gelmiş bulunmaktaydık artık.

Club’a önce ev sahibi olarak ben gittim ve gelecek olan arkadaşlarımı beklemeye başladım. Orta okuldaki düştüğüm herkesi çağırma hatasına düşmeden bu sefer elim bir liste hazırladığımı size rahatlıkla söyleyebilirim.

İçerisi çok kalabalık, sigara kokusu havada, çeşitli içkiler var ve çoğu yoğunluktan yerlere dökülmüş, bundan dolayı yerler kaygan. Garsonlar ter ve parfüm karışımı kokuyorlar. Çılgınca bir müzik çalıyor fonda. Yanlış hatırlamıyorsam Kenan Doğulu’dan Çakkıdı remix. Üzerim şık. Kırmızı bir gömleğim var. Masamıza gidiyorum. 29 numara. Üzerinde adımı görünce heyecanlanıyorum-Emilio Santos-. Kocaman kiloluk bir votka, viski ve Şarap var. Cipsler var. Kuruyemişler var. Meyveler var. Ve gece sonu da bir pastamız olacak. Muhteşem!

İnsanlar gelmeye başlıyor. Ellerinde paket paket kocaman hediyeler var. Hediyelerimi tevazu ederek kabul ediyorum. Sonra da yaşımızın ve bünyemizin el verdiği kadarıyla hayvanlar gibi içiyor kızlı erkekli grubumuz.

Dans bile ediyoruz o kadar içmeye ve eğlenmeye. O senenin şarkıları da efsane hani. Serdar Ortaç Dansöz, Usher Yeah, Kenan Doğulu zaten sürekli çalıyor ve daha nice güzel şarkılar.

Çağırdığım kızlardan birisi dans ederken benim ellerimden tutuyor. Ve birlikte bardaklarımızı çarptırarak içkilerimizi yudumluyoruz. Nedense canım çığlık atmak istiyor o an. Kızla dişlerimizi çarpıştırarak öpüşmeye başlıyoruz. Öyle çok istiyoruz o anda birbirimizi. Gelsene benle diyorum ona. Üzerimizi giyip hava almaya dışarı çıkmaya hazırlanırken, pastamın henüz kesilmediği aklıma geliyor.

Hemen klas bir hareketle pastamı istiyorum garsonlardan. Geliyor.

Efsane şarkılar yerini ‘’Happy Birthday’’ şarkılarına bırakıyor ve malum dileğimi tutarak mumlara üflüyorum. Sizleri çok seviyorum ulan diyorum.

Artık kızla dışarı hava almaya çıkabiliriz. Çıkmadan hemen önce barmenden bir peçete ve de kalem rica ediyorum.

Arkadaşlara döneceğiz biz diyoruz ve dönmüyoruz.

Sahilde kızın eli kolumda sallana sallana geziyoruz. Denize nazır bir yerde duruyoruz. Garsondan aldığım peçeteye, yine ondan aldığım mavi tükenmez kalemle, her zaman ki dileğimi karalıyorum. Sarhoş olduğumuz için yüzümüze çarpan soğuk hava ve çiseleyen yağmur damlacıkları mükemmel.

Bu gecenin büyüsüne kapılmış olan yeni kız arkadaşım, o ne diyor.

Dileğim diyorum.

Ne diledin diyor.

Gülümsüyorum. Ve notumu denize son 10 yıldır bıraktığım gibi usulca bırakıyorum.

Denize atlayalım mı bir çılgınlık yapıp bu soğukta diyorum.

Tabii diyor. Ama bir şartla. Dileğinde ne yazdığını söyleyeceksin diyor.

Kulağına fısıldıyorum.

10 yıldır hep aynı şeyi mi diledin diyor. Bundan emin misin diyor.

Denize atlıyoruz.

Tarih: 17.02.2011 / Perşembe

Saat: 14.00

Mekan: İstanbul-Bakırköy-Kültür Üniversitesi-401 Amfisi

22 yaşındayım. Sinema bölümü öğrencisiyim. Lisedeki dostluktan eser yok Üniversite de. Dostluklar sadece diğer kişinin notlarını alana kadar devam ediyor. Kimsenin kimsenin doğum gününden tabi ki haberi yok böyle bir ortamda.

O an ki dersin hocası, Mitolojik hikayelerin günümüzdeki yeri adlı ders, bir tek bilen. Çünkü notlarım çok iyi. O ufak bir browni almış kantinden. Üzerinde de ufacık bir mum var. Eğer mumu üflemezsem muhtemelen mumu oluşturan bileşenler akıp minik pastamı zehirleyecek. Ders arası oluyor beni yanına çağırıyor. Üflüyorum. Sağolun diyorum. Dileğimi diliyorum.

Günün geri kalanında diğer derslere girmek istemediğimi fark ediyorum.

Bakırköy sahile iniyorum. Deniz otobüsüne binip eve geçeceğim, karşıya. Deniz otobüsünün sahile yaklaşıp bizi almasını bekliyorum.

Ulan diyorum kendi kendime. Nereden nereye geldik.Yokluğu gördüm. Sıcak örülmüş bir kazağa kabuldüm. Şimdi birisi örüp getirse gülerim. Meleklerim vardı. Artık yoklar. McDonalds’da ki ilk yediğim menüyü düşündüm. Ne de güzelmiş dedim. Oradaki evlilik teklifi yaptığım kız şimdi kim bilir nerededir dedim. Dileğim bir gün gerçek olacak mıydı yı düşündüm. Hiç olacak kimi gözükmüyordu. Gerçi durarak olduğun yerde hangi dilek gerçek olurmuş ki diye düşündüm. İlk zamanlar herkesin hatırlamasını beklediğim bu özel günü, şimdi hatırlayanımız neredeyse yok diyordum. Sınıftakiler bilmiyordu bile belkide. Bir tek hocam hatırladı, o da başarılıyım diye muhtemelen. İnsanlıktan değil. Ama yinede kutlaması kendimi bana iyi hissettirdi. Lise son sınıfta denize bile girmiştik kış günüz kızla. Sonra 40 derece ateşle haftalarca yatmıştım ama yine de muhteşemdi. Sonra..

Derken, Sokullu Mehmet Paşa adlı ido sahile yanaşırken kornasını öttürüp bütün hayalleri bozuyor. Yazdığım dileğimi denize atıyorum.

Yine.

Sonra biniyorum denizdeki canavara.

Evde ailem pastasını hazırlamış. Sanırım herkes gitse de onlar bu günümü kutlamaya devam edecekler ömrü billah. Herhalde çocuk sahibi olmak böyle bir şey diye düşünmüştüm o gün.

Her koşulda sizinleler.

Tarih: 17.02.2015 / Salı

Saat: 14.30

Mekan: İstanbul-Bağcılar-Özel bir şirketin genel merkezi,ofis

26 yaşındayım. Büyük bir şirkette çalışmaktayım. Yuvaymış, okulmuş, Üniversiteymiş,Yüksek Lisansmış derken şimdi artık kurtlar sofrasındayız. Bu noktada hemen hemen her şeyin bir sebebi var. Siz birisinden bir şey istiyorsanız, karşı taraf sizden iki şey fazla istiyor. Hayatta kalmak zor. Herkes maskeli. Kim dost kim düşman bilinmiyor. Zaman zaman dostlar düşmana, düşmanlar dostlara dönüşüyor. Her şey ve her an, tek bir maille değişebiliyor. Hayatta kalmaya çalışıyoruz. Kim gerçek kim sahte bilemiyorsunuz. Ve daha da kötüsü birilerine güvenmek istiyorsunuz. Ve aptalsanız da güveniyorsunuz.

Bu dönemlerde artık doğum günü kutlamasını kim ne yalanlarla yapacaksa yapsın da bitsin gitsin diye düşünüyorsunuz. Nasıl olsa pastanız zoraki alınmış olacak, ve iş icabı kesilecek, herkesin ağzı tatlanacak ve süreç son bulacak. Öyle mekanik ki. Doğum günleri kutlamaları tamamiyle yaşla doğru orantılı. Siz ufakken pasta büyük, siz büyükken de pastanız git gide ufalıyor. Hem maddi hem de manevi olarak. Çevreniz de bu şekilde olmaya başlıyor. Pastayı kestikten sonra kimle o kesilen dilimleri paylaştığınıza dikkat edip, hesap etmeye başlıyorsunuz. Buna inanın.

Beni bir toplantıya acil çağrıyorlar. Tamam deyip gidiyorum. Ve süpriz!!!

Pastam hazır üzerinde doğum günün kutlu olsun en çalışkanımız gibi asla doğruyu yansıtmayan saçma sapan bir şey yazıyor. Sağolun harbiden hiç beklemiyordum, aa Allah sizi ne yapmasın, iyi ki varsınız nidalarıyla pastayı kesiyorum, paketlerdeki hediyeleri kabul ediyorum ve öpüşüyoruz. Sonrasın da da soğuk bir şekilde sanki 15 dakika önce yaşananlar hiç olmamış (ve bu süre zarfı içinde sırf işten kaytarmak için yanıma gelenleri saymıyorum bile) gibi mailleşmeye devam ediyoruz.

Buz gibiyiz.

Arabamla eve dönerken, bir şey yapmayı neredeyse unuttuğum aklıma geliyor, kurumsal hayat insanı gerçekten de köreltiyor. Bir kırtasiyeye uğrayıp kağıt kalem alıyorum. Dileğimi yazıyorum. Deniz kenarına çekiyorum arabamı. Notumu usulca denize bırakıyorum, bu sırada da kravatımı boynumdan sıyırmaya başlıyorum. Yaşlanıyor muyuz? Özel günler hatırlanırken bile sırf bir amaç uğruna samimiyetsiz bir şekilde mi yapılmakta artık? Yani tam olarak her şey ama her şey karşılık mı? Birisi sizi hatırladığı için sizde onu sevmeseniz bile hatırlamak zorunda mısınız? Her şey edebiyat değil de o ilk okuldaki sevmediğim matematik dersleri kadar mekanik mi gerçekten de? İnsanlar birisi için hazırlık yaparken oflaya poflaya mı bunu yapıyorlar? Sonra hediye seçerken ona, yine mi zorlayarak yapıyorlar bu işi?

Arabaya geri dönüyorum ve bana insanların aldıkları hediyeleri teker teker denize atıyorum.

Saçlarım azıcık beyazlıyor favorilerimden başlayarak. Doğum günleri manasını kaybetmeye mi başlıyor? Şu anda orta son da ki herkesi davet edip gelmeyen arkadaşlarımı ve ailemin boşuna evi süsleyip, benim o anki hayal kırıklığımı tamir etmeye çalıştıkları günü hatırlayarak dişlerimi sıkıyorum. Bu günle o gün arasında iz düşüm olarak pek de bir fark göremiyorum. Bir tarafta canları istemiyor diye kutlamayan çocuklar, bir tarafta da canları istemese bile kutlamak zorunda oldukları için kutlayan yetişkinler. Ve ertesi gün her iki koşulda da hiç bir şey olmamış gibi yüz yüze bakmak zorunda kaldığınız insanlar.

Yazdığım not da denizin dibini boyladığında ben, balıkların bile duyabileceği ve onların bile su yüzüne çıkıp evrim geçirmeye başlayan kurbağalar gibi bana minik tevekküllerini söyleyebilmeleri için bağırıyorum.11

‘’Bu gün benim doğum günüm ulan!!!!!’’

Tarih: 17 Şubat

Şu saatten son kaç yaşıma bastığımın veya saatlerin önemli olmadığı zamanlara yavaş yavaş gelmiş bulunuyoruz.

Elimizde sadece bu günümüz var.

Kıbrıs’ta Girne mağazasında çalıştığım bir dönemdi. Kurumsal hayattan sıkılmış ve sahada vakit geçirmeye karar verdiğim günlerdi.

Herkesten ve her şeyden uzakta.

Burada bir mağazada mağaza müdürlüğü yapıyordum.

Şağolsun personellerim düşünmüş de ufak bir pasta ayarlamışlardı. Sonra ‘’Emilio Bey müşteriler arasında kavga çıktı’’ falan gibi mağazada kıyamet olarak kabul edilen bir cümleyle beni telaşa düşürerek (tahmin etmiştim şaka olduğunu ama insanların da heveslerini kırmak istemedim) apar topar aşağı inmiştim.

Mağaza ortasında çilekli-muzlu bir pasta ve sadece 3 mum. Artık yaşım başını alıp gittiği için şu andaki yaşım kadar mumun koyulması devri biteli çok olmuştu.

Teşekkür ettim hepsine mesafeli bir şekilde.

İnsan her ne olursa olsun böyle günlerde hatırlanmayı bekliyor.

Hediye heyecanlarım, kim hatırlayacak, kim kutlamayacak, kaç yaşında oldum, bir 4 sene sonra kaç yaşında olacağım gibi şeyleri düşünmek yerine, artık bu yaşlarda insani varlığını kabul edip edepli bir şekilde kutlamaları kabul etmeliydim.

Öyle de yapıyordum.

Kasiyerlerden birine, kısacık merasimimiz bittikten sonra, bana bir kağıt ile kalem verir misin dedim.

Sonrası sizin de tahmin edebileceğiniz gibi malum; yürüyerek, yaka bağır açık, denize indim. Bilmem kaç yıllık dileğimi ‘’belki’’, yıllardır olduğu gibi, olur diye kasiyer kızın verdiği kağıda karalayıp denize bırakıyorum.

İnşallah bir gün olur diyorum.

Bunu o kadar sessiz söylüyorum ki kendim bile içimden duymuyorum.

Uzun zamandır görmediğim kadim dostum Pan* geliyor bu arada.

*P.A.N hikayesinden geçen bir karakter.

Kendisi denizden çıktığı için saç baş ıslak. Onu görmek her zaman ki gibi heyecan verici çünkü baya uzun süredir görmüyordum onu.

Bana buradaki zamanımın dolduğunu ve kendi ülkeme dönmenin zamanı geldiğini ve bilmem kaç yıl önce dershane zamanı tanıştığım kızı hala unutamadığımı ve onunla evlenmemin benim için iyi olacağını söylüyor.

Yine de her zaman ki kararı bana bırakıyor içgüdülerim çirkin prensi.

Dönüyorum diyorum.

Pan denize geri gidiyor. Geldiği hızla.

Sahi, neden doğum günümü kutlamadı bu?

Tarih: 17 Şubat

Eşim, Umay ana, kendi elleriyle pastayı yapmış.

Sabah beni öperek uyandırıyor. Uykulu bir şekilde seviştiğimizi hatırlıyorum o gün. Kısa ve randımansız birlikteliklerden.

Ama doğum günüm diye ses etmemişti.

Başka gün olsa kıyamet kopardı, eminim.

Hadi hadi kalk artık diyor. Annenler de gelecekler daha.

Kalkıyoruz.

Annemler zaten gelmiş. Yani içeride aile büyüklerimiz varken, biz yatakta sevişmişiz.

Demek ki bu kısa sevişmemize ses etmeme sebebi meğerse bu günün özelliğinden değil de, içeride bekleyenler varmış diye.

Gerçekten doğru bir kadınla evlenmişim diye şükür ediyorum içinden.

Kız her şeyi ayarlıyor.

Adı gibi.

Topraktan gelen bir anaçlık var bu kadında. İyi ki de var.

Ev yapımı, göz nuru pastayı kesiyoruz. Kutlaşıyoruz olan 3–5 kişiyle evdeki.

Size dediğim gibi yaş ilerledikçe, kutlamalara katılanların sayısı da azalmakta. Ancak bir iyi yanı, siz günün sonunda daha fazla pasta yemiş oluyorsunuz.

Gün boyunca çekirdekçe kutlamalar devam ediyor, bir kaç da hediye alıyorum.

Oldukça da pahalılar. Önemli değil. Önemli olan hatırlanmak.

Akşamüstüne doğru bir anda içime yılların tanıdık sıkıntısı çöküyor.

Biraz daha ak düşmüş saçlarımla BMW’e atlıyorum. Yıllar içinde böcekli evlerden yaşayan, yün kazak hediyeler, çoraplar alan ben, şu anda 5. arabamı kullanıyorum. Kazanıyorum harcıyorum. Bu şekilde de ölüme bir adım daha atmış oluyorum. Her şey ters orantılı bu hayatta.

Yaşlanırken paranız artıyor. Gençken de fakirsiniz. Aslında paraya gençken ihtiyacınız var ama hayat öyle planlı ki en ihtiyacınız olmayan şeylere, hep en alakasız zamanlarda sizi kavuşturuyor.

Üniversiteye giderken bu araba lazımdı bana, şimdi değil. Şu anda da komşuların ördüğü yün kazağı isterdim, daha az üşüyeyim diye.

Bir sahil kenarına çekiyorum.

Notumu yine denize bırakıyorum.

Gözyaşlarımı kendimden bile saklayarak.

Tarih: 21 Şubat

Bu sene doğum günüm gününde kutlanmadı. Buna inanabiliyor musunuz?

Çünkü hafta içine denk geldiği içinmiş. Çocuklarım bu şekilde olmasını istemiş.

Babamın doğum günü hafta sonu olsun ki bir parti yapalım demişler.

Anneleri de onları kırmamak için tamam demiş. Tamam demiş?

Ben yaşlıyım diye mi bütün bunlar?

Gününde olmadıktan sonra ne anladım bu işten ama, sanırım baba ve koca olmakta bunu gerektirir. Huzurlu bir ev için uyumlu olmak zorundasınız.

Hemde hemen hemen her şeye.

Beni inanmazsınız ama, bu yaşımda bir cluba götürüyorlar.

Annem, babam kamburları çıkmış bir şekilde geliyorlar. Kim bilir daha kaç kere onlarla bu kutlamalara devam edeceğiz Allah bilir.

Anne annemle, dedem yoklar.

Karım, ergenlikteki çocuklarım, annem-babam, karımın ve benim 2–3 arkadaşım.

Hediye olarak anne annemle dedemin yaşamasını isterdim.

Ayaklarımız bizi, tesadüfün doğduğu yere götürüyor.

Rio Club’a.

Tee lise zamanlarındaki delice eğlendiğimiz o geceye.

Bu güne kadar ki dileğimi söylediğim tek kızla öpüştüğüm yere.

İçerisi yine aynı kokuyor. Kokular değişmiyor. Asla.

Sanki lise zamanımdaki aşkım yine bir yerden çıkacak gibi.

Yalandan dans ediyoruz. Pastam geliyor. Sadece bir mum var. Mumlar bitince hayatımda mı bitecek acaba? Diye düşünüyorum.

Üflüyorum mumları. Güzel hediyelerimi kabul ediyorum biraz da içki içiyorum ve dışarı çıkıp hava almak istediğimi söylüyorum insanlara, onlara kırmadan.

O gün ki olmasını dilediğim garsona, Hey kardeş bana bir kağıtla kalem getirir misin diyorum.

Tabii ki de o zamanlardan kalan garson değil bu. Ama benim hayalim de yine o gün ki garson. Belki de onun bir akrabasıdır kim bilir.

Yağmurlu bir günde sahile inip derin derin nefes alıyorum.

Bu yaşıma kadar geldim de neyi başardım neyi başaramadım bunu düşünüyorum.

Tam dileğimi yazıp katığı denize bırakacakken bir el elimi tutuyor.

Dur diyor.

Efendim diyorum.

Dileğin gerçekleşti mi diyor? Benim yaşlarda, kıvırcık saçlı güzelcene bir kadın bu.

Sanırım gerçekleşmedi.

İkimizde birlikte kendi yazdığım dileğimi denize bırakıyoruz. Onu içgüdüsel olarak öpüyorum.

Her şeyin hatırına dişlerimiz çarpışarak öpüşüyoruz.

Tarih: Şubat ayı

İyi ki doğdun Emilio Dedeeeee, iyi ki doğdun Emilio Dedeeeee..

İyi ki doğdun, iyi ki doğdunnnnnnn…

İYİ Kİ DOĞDUN EMİLİOOO DEDEEE!!!

Herkes odada. Burnuma ve kollarıma bir şeyler bağlanmış. Karımın eli, elimin üstünde. Buruşuk dudaklarıyla iyi ki doğdun aşkım diyor.

Çocuklarım ve damatla, gelinim de iyi ki doğdun baba diyor.

Torunlarım, iyi ki varsın moruk diyorlar. Şakayla karışık.

Oğlum, kendi neslinin kulağını çekiyor. Yapma ayıp oğlum diyor.

100 yaşında falanım herhalde ben. Ayıp olsa n’olur olmasa n’olur. Oğlumun daha hala öğreneceği çok şey bu hayatta. Daha fazla pasta kesilmesi lazım onun adına.

Keşke annem, babam, dedem, anne annem, teyzem, teyzelerim ve o gün ki soğuk evimizde ki yün kazaklarım olsaydı. Çok üşüyorum lakin şu anda.

Gerçekten bugüne lazımmış çoraplar.

Tam da bugüne.

Evler, arabalar boşmuş. Önemli olan manevi değeri olan şeylermiş.

Hayat metaların değil, manaların üzerine kuruluymuş.

Bunu anlamak için de Mevlana’nın dediği gibi; doğmak için önce ölmek gerekir.

Annemin beni dünyaya getirdiği, ve İbrahim Dayı Bey’in kulağıma Kuran ile fısıldadığı ismimi şimdi, beni 3–4 yaşlarında bırakan meleklerim tekrarlıyor.

Meleklerimi tekrardan görmeyi beklemiyordum.

Oda da ki herkes flu. Sesler net. Ama görüntüler belirsiz.

Hala benim için hazırlanmış pastam geliyor. Benim üflemeye mecalim yok. Sadece bu hayata karşı bir cümle daha kurabileceğim. O cümleyi de bu mumlara üfleyerek harcamak istemiyorum.

Ben hariç herkes pastamı üflüyor. Karım zorla ağzıma pastamı veriyor, tadı insan eti gibi çirkin, bundan dolayı ağzımın yanından çat diye yere düşüveriyor.

Herkes hüngür hüngür ağlamaya başlıyor.

Melekler beni çocukluğumdaki gibi güldürmüyor. Bir şey de söylemiyorlar. Belki de ben bebekken de söylemiyorlardı da onları görmek komik geldiği için gülüyordum ben sadece.

Tuvaletten Pan sürünerek çıkıyor ve bana selam çakarak uzaklaşıyor. Bu anı daha öncesinde çok yaşadım. Hep gider o zaten. Sonrada gelir. Yine gelecek. Belki burada belki başka bir yerde bilemeyiz.

İnsan ne garip. Hiç bir koşulda olduğu yeri bırakmak istemiyor, daha sonrasında da olduğu diğer yere o kadar alışıyor ki bu sefer de daha öncesinde asla bırakamam dediği yere geri dönmek istemiyor.

İlkin anne karnındayken, eğer doğma diye bir olayımız olmazsa inanın ki bana doğmamayı seçerdik. Hayat öyle zor ve acımasız ki. Bir mutlu an için ömrümüzü feda ediyoruz.Kutladığım yer yeni yaşımız bizi ölüme bir adım daha yaklaştırıyor aslında. Bu tantana sadece bunu kapatmanın devşirme bir yöntemi insanlar tarafından bulunmuş olan.

Neden buradayız? Aşık olup acılar çekmek için mi? Sevdiğimiz insanların ölümlerini görmek için mi? Para kazanmaya çalışırken bütün hayatımızı, çocuklarımızın büyümesini kaçırmamız için mi?

Ama yinede hiç birimiz anne karnına dönmek istemezdik.

Şu anda da olduğu gibi zerre ölmek istemiyorum. Ama bu bağlamda ölünce de muhtemelen buraya dönmek istemeyeceğiz.

Bu bir paradoks.

Buna kısaca ‘’Doğum Günü’’ dönencesi diyebiliriz.

Yaş alıp-ölüme yaklaşma-ama yinede mutlu olma.

Bu sene deniz kenarına inip yaka bağır açarak dileğimi denize bırakmak yok.

Açıkcası buna gücüm de yok.

Doktorlar biraz dinlenmem lazımmış zaten başhekimden özel izinle bu odaya pasta sokulmuş falan diyor. Herkes teker teker gözleri yaşlı odayı terk ediyor.

Bir tek karım ve meleklerim odada kalıyor.

Son bir nefesim kaldı. Bunu da verdikten sonra gideceğim, bunu hissedebiliyorum.

Oda daralmaya başladı. Meleklerin dışında arkada bekleyen ve daha önce hiç görmediğim başka bir şey daha var.

Karım, sanki anlamış ve yıllardır içinde tutmuş da doğru anı bekliyormuşcasına bana bir soru yöneltiyor. Çünkü kocasını tanıyor. Biliyor ki bu sorusunu sadece son anımda cevap verebilirim. Ama bilmediği şey yıllar yıllar boyunca, kendimi bildim bileli yazdığım dileğimi bir kişi daha biliyor. Belki de o kişi bildiği için o gecenin ruhuyla, bu dileğim yıldızlara ulaşmıyor, ulaşamıyor.

Ya da ulaşıyor.

Bilinmez.

  • Dileğin neydi Emilio?

Son nefesimi veriyorum.

  • Yazar olmak.

*P.A.N hikayesi için;

https://link.medium.com/jcwXb065C2

--

--

Kelimelerin gücüne inanan “Türkçe Yayın” içerik üreticiliğini desteklemek amacıyla yazarlara ve okuyuculara gönüllü destek sunan, kolaylaştırıcı bir yayındır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store