Bible Reading, 1831, Eduard Karl Gustav Lebrecht Pistorius

Okumak Mutlu Eder mi?

Bir terapi yöntemi olarak kitap okumak

Faik İzan
Apr 27, 2018 · 5 min read

“Birini zenginleştirmenin iki yolu vardır: ona daha fazla para verin veya arzularına gem vurun.” — J. J. Rousseau

Ötede, sallanan sandalyesine kurulmuş kitap okuyordu. Kafamı biraz eğdim, açımı ayarlayıp gözlerimi kıstım ve kitabının kapağına baktım: Hacı Murat, Tolstoy. Kitabın sağ elindeki yarısının inceliğinden son sayfalara geldiği anlaşılıyordu. Göz ucuyla onu izliyordum. Bir ışık hüzmesi zarifliğinde odaya yayılan heyecanını, satırları telaşla takip eden gözlerinden fark etmemek mümkün değildi. Birkaç sayfa daha çevirdi. Nihayet kitabı bitirdi, arkasını çevirip şöyle bir kapağına baktı, inceledi; sanki ilk kez görüyor gibiydi. Ardından kitabı kapatıp yanındaki sehpaya bıraktı ve bana döndü: “Sonunun böyle olacağını tahmin etmemiştim, çok acıklı.”

Romanları, o aşina olduğumuz yavan Hollywood filmlerinden ayıran da “mutsuz” sonlara cesurca yer verebilmeleri olsa gerek. Öyle ki bu birbirinin kopyası filmlerden yeteri kadar izlemiş olan bir izleyici onlardan yeni bir tanesini izlediğinde, henüz filmin ilk dakikalarından sonunu kolayca tahmin edebilir. Amerikan rüyasına bir şüphe düşürmek istemeyen bu filmler mutlu sonla bitme konusunda epey dikkatlidir; “Ne olursa olsun sonunda her şey güzel olacak.”

Romanlarda ise böyle bir gelenek veya zorlama yoktur. Örneğin, az önce adı geçen Tolstoy’un Hacı Murat’ı, vahşi ve üzücü bir şekilde son bulan tüm romanlar arasında birçok kişi için özel bir yere sahiptir; okuyucuyu dehşete düşürür, iğrendirir, üzer… Bu açıdan bakıldığında roman yazarı okuyucusuna herhangi bir toz pembelik sunma baskısı hissetmediğinden, kalemini bir “mutlu son” kalemtıraşından geçirmek zorunda da hissetmez. Bu konuda roman yazarının, senaryo yazarından daha özgür olduğu varsayılabilir.

Bahsettiğim bu mutlu son meselesi kendisini en çok Hollywood aksiyon filmlerinde gösterir. Kahramanımız dakikalarca dayak yer, ezilir, türlü hakaretlere uğrar. Seyirci onun bu mazlumluğu ve ezilmişliği karşısında onunla ister istemez duygusal bir bağ kurar. Bu ruh hali içerisindeki izleyici kötü durumdaki kahramanın kalkıp tekrar dövüşmesi için içten içe ona tezahüratlar eder, destek olmaya çalışır. Tam da en çok dayak yediği, kan revan içinde kaldığı noktada bir mucize olur ve kahramanımıza bir kuvvet gelir. Kalkıp sanki az önce kemikleri kırılan o değilmiş gibi daha büyük bir enerjiyle dövüşmeye başlar. Sonuçta tüm düşmanlarını tarumar eder, iyiler kazanır ve mutlu son…

Hollywood filmlerinin bu yavanlığı (elbette bu niteleme bir genellemeden öteye geçmiyor) izleyicinin bilinçaltını sinsice etkiliyor olabilir. Bu filmlerden fazlaca izlemiş olan kişi artık kendisi de hayatında bir mucize bekler hale gelir. Öyle ki bu kişi hayat tarafından yeterince hırpalanmış, yorulmuştur ve tüm bunları mutlu sona yaklaştığına dair bir işaret olarak alır. Ama beklenen olmaz. Haftalar, aylar ve yıllar geçer fakat gelecek olan mucizeden henüz bir ses yoktur.

Meselenin absürtlüğü de tam burada olmalı. Çünkü mucize gelmekte ne kadar gecikirse, kişinin ona olan inancı da o derece artar. O mucize gelecektir, gelmelidir, başka yolu yoktur. Çünkü filmlerde hep böyle olur.

Elbette buradaki Hollywood filmleri örneği modern dünyadaki mutlu sonlara inanmamızı sağlayan tüm araçların bir metaforu olarak görülmeli. Kişi bu tür filmleri hiç izlemiyor olabilir, fakat herkesin, hayatının kusursuzluğunu sergilediği Instagram hikayeleri onun Hollywood filmi, o fotoğraflardaki gülen yüzler de onun elde edip kendi yüzüne koymayı beklediği mucizedir. Bu noktada, Hollywood filmleri, Instagram hikayeleri veya Vogue dergisi arasında pek bir fark yoktur.

Kitaplar ise biraz daha farklıdır. Örneğin, Maxim Gorki okuyucusuna yetim olmanın en acı yönlerini hiçbir şekilde tıraşlamadan anlatır. Dostoyevski Ölüler Evinden Anılar’da bir kürek mahkumu olmanın nasıl bir şey olduğunu açık yüreklilikle gözler önüne serer. Veya Anne Frank hatıra defterinde ölümün ensesinde yaşamanın, bir kaçak olmanın ne demek olduğunu anlatır bize. Bunlar ve bunlar gibi sonsuz sayıda kitap bize bir mutlu son vaadinde bulunmadan olan biteni tüm açıklığıyla anlatır.

Dramın yoğun olarak betimlendiği bu tür kitapları okumanın kişiyi karamsarlığa sürükleyeceği (sahte mutlu sonlara inanmak, karamsar olmaktan daha sağlıklıymış gibi) iddia edilebilir. Peki, böyle olumsuz bir etki gerçekten de mümkün olabilir mi?

Kitaplar filmlerden farklı olarak bize yalnızca kelimelerden (tek başlarına kaldıklarında ruhu olmayan anlamlar) oluşan bir imgelem sunup bunu hayal etme kısmını bize bırakırlar. Filmlerdeki gibi ani ses yükselmeleri, farklı görüntü açı illüzyonları, insanı şoke eden yönetmen ustalıkları yoktur. Filmler, izleyicinin hayal gücüne pek bir boşluk bırakmazlar. Onlar hazır duygu durumlarını bir paket halinde sunarlar. Böylece izleyici de o an arzu ettiği duygu durumuna göre romantik, korku veya komedi gibi alttürlerden istediği bir paketi seçer ve sinema koltuğundaki yerini alır.

Örneği biraz daha genişletelim. Kitabın yanan bir ateş sunmaktan çok küçük bir kıvılcım sunduğunu düşünelim. Eğer kitabın sunduğunu bir kıvılcım olarak kabul edersek bir filmin sunduğu alev alev yanan ve izleyicinin gözünü alan büyük bir ateş olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla okuyucu kendisine verilen kıvılcımla hayal gücü doğrultusunda birçok pozitif fikir kurgulayabiliyorken, izleyici bu noktada kendisine verilen ateşle ne yapacağı konusunda o kadar da esnek değildir.

Sonuç olarak en acıklı kitabın kıvılcımını almış olan okuyucu, kendi içinde bir ders çıkarma, bir empati kurma ateşi yakabilir. Elbette bu, okuyucunun bilinçli olarak değil, istemsizce yaptığı bir davranış olur. Böylece okuyucu, zor hayat hikayelerindeki kahramanların zorluklarıyla karşılaştığında onların durumunu anlar hale gelir ve bunu kendi hayatına kopyalayabilir. Böylece okurken tanık oldukları onun zihninde bir tecrübe olarak yankılanır ve kendi kötü tecrübelerinde bunu bir terapi aracı olarak kullanmış olur.

“ΨΥΧΗΣ ΙΑΤΡΕΙΟΝ”

Yani “Ruhun şifa yeri.” Thebai’deki bir kütüphanenin girişine iki binden fazla yıl önce Antik Yunanlılar tarafından kazınmış bu yazı. Dolayısıyla bu terapi fikri pek yeni bir fikir değil. Günümüzde de bu yöntem bibliyoterapi adı altında uygulanıyor. Bu yöntemle “bibliyoterapistler” kişilere duygu durumlarına göre kitap önerir ve onların bu kitapları okuyarak o anki zorlukları atlatmalarına yardımcı olmaya çalışır.

Kitap okumak hayatın gerçeklerini unutmamak adına bizim için bir hatırlatıcı görevi görebilir. Her bir sayfayı okuyup zihnimizde işlediğimizde, pazarlama dünyasının bize sunduğu ideal mutluluk masalına karşı bir nebze de olsa bir antidota sahip olmuş oluruz.


Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Faik İzan

Written by

Deneme, inceleme, öykü ve tüm bunların bir karışımı: www.faikizan.com • İstanbul

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade