Hikayeyi Anlatabilmektir Asıl Mesele
Bir yılbaşı gecesi Belçikalı bir arkadaşımın evinde toplanmıştık. Bir yanımızda çıtır çıtır şömine yanıyor, bir yandan yine arkadaşlarımızdan birinin yaptığı çok lezzetli krepleri yiyorduk.
Sonra hadi bir oyun oynayalım dedik. Herkes sırayla, o güne dek başına gelen en ilginç olayı anlatsın.
On beş kişi falandık. Ortak noktamız aynı üniversitede farklı alanlarda misafir öğretim üyesi olarak çalışıyor olmamızdı. Onun dışında uyruğumuz, dilimiz, olaylara bakışımız, hemen hemen her şeyimiz farklıydı.
Herkes başına gelen ilginç bir olayı anlattı.
Sonra sıra pek de iyi tanımadığım birine geldi. Öyle bir hikaye anlattı ki, ben yıllarca onun anlattığını hiç unutamadım.
Düzeltiyorum: Hikayeyi öyle bir anlattı ki, ben yıllarca onun anlattığını hiç unutamadım.
O gece sıra bana geldiğinde, kendim hangi hikayeden bahsetmiştim onu bile hatırlamıyorum şimdi.
İşte ben, o gün, hikayeleştirmenin ve bir olayı tüm duygularını katarak anlatmanın önemini anladım.
En basit, en önemsiz şeyi bile çekici kılmanın sırrı onu güzel sunabilmekte yatıyordu.
İsterseniz geçen hafta Manş Denizi’ni yüzerek geçmiş olun, hikayenizi güzelce paketleyemediğiniz sürece, kaçan topunu hızla yüzerek yakalayamayı başaran bir çocuğun anlattığı hikaye bile daha ilginç gelebilir kulağa.
Mesele, hikayeye sahip olmakta değil, sahip olduğunu nasıl anlattığında.
Ah O Duygular!
Fransız heykeltraş Rodin, bir söyleşisinde “çizmeye” ilişkin şöyle diyor: Çizdiğiniz şeyin tek başına güzel olabileceği yanlış bir algıdır. Çizdiğiniz şeyi güzel yapan aktardığı gerçekler ve duygulardır.
Rodin’in bu yorumunu resme, fotoğrafa, yazıya, anlatıya hemen hemen her şeye uygulayabiliriz.
Gerçekler, duygular ve güzellik algısı hep yan yana yürür.
Kendinizi o hikayenin içine katabildiğiniz sürece güzel olur o hikaye.
Steve Jobs’ın 2005 yılında Stanford mezuniyet töreninde yaptığı, herkesin bir yerde mutlaka karşısına çıkmış olan konuşma bence etkili hikayeleştirmeye en iyi örneklerden biri.
Steve Jobs, bu konuşmasında hayatının her aşamasında başına gelenleri etkileyici bir sakinlikle anlatır. Dinlerken boğazınız da düğümlenir, yanağınızdan bir damla gözyaşı da süzülür, zaman zaman tebessüm de edersiniz ve tüm koşullara rağmen her ne olursa olsun yola devam etme şevkini siz de duyarsınız.
Bir Kurbağa Dili Mesafesi
Bir yerde okumuştum.
İtalyan bir eskrim ustası öğrencilerine sormuş:
Bir kurbağa bir sineği nasıl yakalar?
Hızlı olduğu için mi? Hayır! Bir temposu olduğu için.
İşte o tempodur, zamanlamadır, ritmi yakalamaktır bir anlatımı da dinlenebilir yapan.
“Anlatmak istediklerimin hepsini dinleyenlerin de duyması gerekiyor mu?” diye kendi kendine sormak, kendini uyarmak gerekir bazen.
Uzun tasvirlerden, uzun girizgahlardan kaçınmak, dinleyenlerin beklediği o düğüm anına onları çok fazla bekletmeden girebilmek meziyet değilmiş gibi dursa da üstünde çalışma ister, bolca pratik gerektirir.
Ve de ritmi kaybetmeden devam ederek dinleyenin kalbine yavaş yavaş süzülmek gerekir.
Unutma ki, seninle seni dinleyen arasındaki mesafe bir kurbağanın dili kadar!

***

