Küçük Kum Tanesi -1

Koca bir çölde yalnız kalan bir kum tanesinin hikayesi… Kum taneleriyle dolu çölde, nasıl olur da bir kum tanesi yalnız kalır diye soracaksınız. Bu taneciğimizin hikayesi de tam bu sorudan başlıyor aslında. Uzun uzun zaman önceyken…
O gün hava bir başkaydı. Sanki hava sıcak mı esiyordu ne? Küçük kum tanesi normalde gayet serin havası olan çölün bugün neden böyle olduğuna anlam verememişti. Aslında anlam veremediği çok şey vardı. Mesela herkes neden aynı renkti? Renkleri gökyüzüne bakarak öğrenmişti. Çünkü mavi, siyah ve kahverengiden başka bir rengi görmesinin olanağı yoktu. Bir de gece olduğunda anlamlandırmadığı bir renk vardı gökyüzünde. Ona parlak kahverengi adını vermişti. Siyaha da “kopkoyu kahverengi” demiş, maviye ise “kahverenginde olmayan” diye isim takmıştı. Zira bilmediği şeylere ancak bildikleri aracılığıyla değer atfedebiliyordu.
Yaşadığı toplumun içinde yıllardır birey olma çabası veren küçük kum taneciğimiz, o günkü rutin işlerinden olan rüzgarla yolculuğun ilk aşamasına hazırlanıyordu. Rüzgar tarafından savrulmak bir ata geleneğiydi. Gökyüzüyle buluşabileceği yüzeye çıkmayı başarabilenler, bu ata geleneğini günlük rutine çevirebiliyorken, aşağılardaki kum taneleri ise yüzeye çıkmak için can hıraş bir çaba içerisindeydi.
Hayatı ve içindekileri sorgulamaya daha bir kayadaki zerreyken başlamıştı. O gün, rüzgarla olan dansında da aynı soruyla muhatap etti kendini. Neden hareket etmemek için direnmiyoruz? Neden bu anlamsız savruluş?
Rüzgar gitgide hızını artırırken şu zamana kadar görülmemiş, sadece eskilerin “efsane” olarak anlattıkları bir olaya tanıklık edecekti çöl ahalisi. Gökyüzü denen çatı birden bulutlarla dolmuştu. Bu bulutlar ara sıra gözüküyordu fakat ilk defa kutsal kaynakları güneşi kapatırcasına etrafı kaplamıştı. İlk başlarda bunun geçici olacağını düşünseler de, daha önce duymadıkları bir gürültüyle sarsılıp olayın ehemmiyetli olduğuna karar verdiler. Küçük çaplı bir panik havası vardı çölde. Küçük kum tanemiz ise bakışlarını gökyüzüne çevirmiş hayretle olacakları bekliyordu. Derken olan oldu… Çok daha büyük bir gürültünün ardından gökyüzünden dev gibi su taneleri yağmaya başlamıştı. Ortam tam bir kaos alanına dönüşürken küçük kum tanemiz kafasına gelen dev tanelere aldırış etmeden meraklı gözlerle etrafını izliyordu. Oradan oraya can hıraş kaçan akrabalarını, dostlarını gördükçe içinde anlam veremediği olay çok daha şiddetlenmişti. Onun da başına gökten yağan bu ağır şey düşüyordu, fakat bırakın acı vermeyi, kendini daha ferah ve huzurlu hissetmişti küçük kum tanesi. Bedenindeki ıslaklık ona şu ana kadar yaşamadığı duyguları yaşatıyordu. Bu zamana kadar bunu tatmamış olmak hata belki de, diye düşündü.
Tüm bunlar olurken gökyüzündeki bulutlar birden dağılmış ve eski parlak zamana geri dönmüşlerdi. Bu denli büyük bir yıkım hisseden çöl halkı üzerilerindeki “lanetli suyu” atmak için çok büyük bir çaba içerisine girdi. Kendilerini kaybedercesine bundan kurtulmak için gayret gösterdiler ve başarılı da oldular. “Halbuki” dedi küçük kum tanesi, “kimseye zararı yoktu ki!”
Zaman geçti, güneş konumunu sürekli değiştirdi fakat kum tanemiz o günkü ferahlığı bir türlü unutamadı. Ve tüm bu sıkıntıdan, bu bekleyişten vazgeçerek arayışa çıkmaya karar verdi. O gün hissettiği huzuru bulmaya gidecekti. Ufka doğru baktı, her şey kendisi gibiydi… Sonu olmayan bir yol gibi gözüktü gözüne. Daha önce insanlar ve şeytanlar hakkında çok hikaye duymuştu. Onların, atalarının dirayeti karşısında nasıl da dayanamadıklarını defalarca dinlemişti. Karşı koyan kum taneleri miydi, yoksa çölün kendisi mi? Bunu bilmiyordu. Birkaç parça eşyasını aldı ve kimseye haber vermeden yola koyuldu küçük kum tanesi… Olağanca gücüyle sıçrayarak ilk gelen rüzgara bıraktı kendini. Derken yere inmeden bir başka rüzgara, derken bir başka rüzgara… Ne bulabileceğini bilmiyordu, fakat aramaktan asla vazgeçmeyeceğinden emindi.
Çünkü bulabilecekleri, ancak aramasına bağlı olabilirdi. Bunu gayet iyi biliyordu…
Devam edecek…


