Kırk Yıllık A.Ş. -Bölüm 2-

Kafka’ya Selam Olsun

Huşuya ermek, huşu içinde yaşamak… Huzur ile huşu arasındaki fark neydi acaba? Sadece bir şey hissetmeden durabilmek mi? Ya da gece kabus görmeden uyanmak mı? Ne olduğunu bir türlü çözemiyorum. Huşu ya da huzur -farkını hala bilmiyorum- bana ifade ettiği tek şey kelime. Huşu belki de içindeki boşluğun yok olmasıdır ya da yalnızlığı istemek; daha doğrusu sahip olduğun yalnızlıkla iyi anlaşabilmek. Ne güzel olur bir şeyleri isteyip bir takım şeylere arzu duymak. Fakat dediğim gibi bunlar bana oldukça uzak şeyler.

Korna sesi beni kendime getirdi. Kırmızı ışıklar benim huzur arayışım için her zaman bir durak olmuştur. Belki de yaklaşık altmış saniyelik duraklar olduğundan bir türlü kendi iç yolculuğumu tamamlayamamıştım. Korna seslerinin daha fazla gelmemesi için hemen gaza bastım. Sanırım bazı insanlar kornaya basmak için fırsat arıyorlar; seslerin çıktığını iki yaşında anlayan çocuklar gibi. Çocuklar ses ile ilk defa dünyaya hâkim olurlar, bir şeylere vurunca oluşan titreşimin çıkardığı ses onlar için kontrolün ta kendisidir. O zamana kadar sadece kendi seslerini kontrol edebilirken sonrasında hemen hemen her nesneden ses çıkartabilirler. İşte bu yüzden bazı insanlar istedikleri şeyi sadece ses çıkararak elde ederler. Yeri gelince bağırırlar, yeri gelince ellerini masaya vururlar, yeri gelince hafifçe öksürürler… Buna saplanmış insanlar sessizce sabır gösteremezler; bu yüzden sarı ışık yanınca hemen ses çıkarmaya başlarlar.

Evimin yolunu tutarken ajandama baktım; bugün cumaydı. Yani içecek rakım vardı. Ayrıca alınacak listemde bir şey yoktu. Hiçbir yere uğramam gerekmiyordu. Düzen ve rutinlerin kölesi olmuştum. Her gün üç kadeh rakı içer, sigaramı yetmiş beş dakikada bir yakar, her gece 23.45’de yatakta olurdum. Neyi ne zaman yapacağımın belli olması beni anksiyete krizlerinden koruyordu; olabildiğince az değişiklik yapmaya çalışıyordum hayatımda. Böylece ses çıkarmadan hayatıma hükmedebiliyordum ya da ben öyle zannediyordum.

Apartmanın önünde her zamanki park yerime arabamı bıraktım. Apartmana şöyle bir baktım; mimari zevkten yoksun olmak ile ilgili bir çalışmaymış gibi gelir bana hep eskimiş dış cephe. Merdivenleri hem aydınlatsın hem de şık dursun diye konulmuş boydan boya bir karış eninde sekiz cam boşluğu, içinde çimen yerine çatlamış beton ekilmiş bahçe ve o beton örtüsünün üstünde duran komşu çocuklarına ait oyuncak arabalar gözüme ilk çarpan şeyler olurdu. Daha sonra apartmanın adının ve yapım yılının yazılı olduğu tabela ve altında çirkin bir kapı gelirdi. Apartman babamdan iki yaş büyüktü yani baya eski. Ne zaman yılı görsem aklıma önce babam sonra eskilerin ne kadar zevksiz olabildiği gelir. Kapıdan geçince ancak iki kişinin sığabileceği bir merdiven karşılıyor. Bütün iç karartan bakışlarıyla yavaşça çıkmaya başladığım bu merdivenleri ikişer ikişer atlayarak bitirdim. Evimin kapısı apartmanda dikkat çekecek kadar yeniydi. Geçen sene yaşanan hırsızlıktan sonra ev sahibi değiştirmiş. Evin içi ise apartman ile aynı derecede eski; girer girmez sizi dar bir koridor -evet apartman ve onunla ilgili her şey dar- ile selamlıyor. Sağ tarafta içine masa bile sığmayacak küçüklükte bir mutfak, sol tarafta salon, hemen karşımdaki duvarın sağına yatak odası, sol tarafına ise banyo serpiştirilmiş. Ev benim için ideal büyüklükteydi; sonuçta gelenim gidenim yok, tek başıma yaşıyorum. Üstümdekileri çıkarıp askıya astım, don atlet dolabı açtım, dünden kalma taze fasulye ve pilav vardı. Isıtmak için birer tabak alıp mikrodalgaya koydum. Üç dakikaya ayarlayıp bir sigara yaktım. Sigaradan son nefesi aldıktan üç saniye sonra fırın ses çıkarıp benim üzerimde hâkimiyet kurdu. Ben de bu sese itaat edip ona doğru yöneldim. Tabakları salondaki masaya koyup ekmek ve kaşığı almak için mutfağa girdim. Mutfak dolabının arkasındaki duvar yine dökülmüştü. Hafta sonu temizliği için ekstra bir iş daha çıkmıştı. Duvar dökülürken bembeyaz oluyor sanki kar yağmış gibi bir havası vardı. Yemeğimi yiyip bulaşıkları hallettim, eşofmanlarımı giyip rakımı doldurdum. Elimde kadehim ağzımda henüz yakılmamış bir sigara ile pencereye oturdum, ayaklarım beşinci kattan sarkıyordu. Karşımdaki apartman manzarasına bakarak rakı ritüelime başladım. Arkada Kris Jenner’in I Love My Friends parçası çalıyordu. Kumandayı alıp radyo istasyonunu Radyo Slowtime’a getirdim. Teknoloji güzel şey, ayağa kalkmadan istediğin zaman değiştirebiliyorsun. Şarkılar daha dingindi, İngilizce bilmediğimden anlamıyordum fakat hoşuma gidiyordu kadının söyledikleri. İki kadeh sonra bu ritüel de bitti, diş fırçalama ve yatağa girme vakti yaklaşmıştı. Yatakta haber sitelerini kontrol ettim, her zamanki gibi iç daraltan şeyler bahsetmeye gerek dahi yoktu. Radyoyu kitap okuyan bir kanala getirip gözlerimi yumdum.


Sabah uyandığımda garip bir ıslaklık hissettim, terlediğimi düşünüp ayaklarımla battaniyemi itmeye çalıştım ama olmadı. Bir gariplik vardı, ayaklarımı hissetmiyordum. Sadece ayaklarım da değildi; kollarım ve bacaklarımı da hissetmiyordum. Islaklık hissi giderek artıyordu, yataktan kalkmam gerekiyordu. Sağa doğru yuvarlandım, battaniyeyle birlikte düştüm yataktan. Battaniye altımda kalmıştı, kafamı havaya kaldırdım, boyumdaki halkalar sıkıştı. O an bir çığlık atmaya çalıştım, sesim yoktu ama halkalarım vardı. Vücudum insan vücudu değil kocaman bir sülük vücuduydu. Uzun, kara, halkalı bir sülük… Yataktan düşünce kendimi kıyafet dolabına doğru sürükledim; sülük de olsam işe gitmeliydim. Rutinlerimi bugün de tamamlamalıydım. Kıyafetlerimin hiçbiri bana uygun değildi. Aslında kıyafete ihtiyacım da yoktu. Çünkü saklamak zorunda olduğum bir mahremim de yoktu. Kolum, bacağım ve mahremim yoktu ama bir sürü dişim vardı. Dişimi fırçalamak için elim yoktu. Sanırım tek yapmam gereken dışarıya çıkmaktı. Bir şekilde işe gitmem lazımdı; müşterilerimi bekletemezdim. Ağzımla kapıyı açıp merdivenlerden yavaşça akmaya başladım. Dışarı çıktığımda herkesin elinde bir gonk vardı. Biri gonguna hızlıca vurdu. Sonra beni tutup sol elinin üstüne koydu ve ‘’hadi em’’ dedi. Dişlerimi geçirdim, emmeye başladım; ağzımı doldurup yutuyordum. Ağzımın içi kanla değil yalnızlıkla doluyordu ve yalnızlığı emdikten sonra çekilip umursanmadan fırlatılıyordum. Üstüme para konuluyordu, cebim yoktu ama vücudumdaki nem parayı üstüme yapıştırmıştı. Sonra bir gonk daha… Bu sefer boğazına yapıştırıyor bir kadın, emiyorum. Sonra bir başkası, bir başkası daha ve bir başkası… Uzun, kara, halkalı vücudum üzerime yapışmış paradan görünmüyordu. Gonk sesleri susmuştu, yalnızlığı emilecek bir sürü insan vardı ama mesai bitmişti.

Herkes gitmişti, bir kişi hariç. Uzakta benimle alakası olmadan öylece duruyordu. Yere bakıyordu; 1.65 boylarında, beline kadar gelen örgülü siyah saçları, bir ölüye yaraşır derecede beyaz teni vardı. Dizine kadar çizmeleri, onun üstüne dizinden dört parmak yukarıda eflatun elbisesi ve kollarını kapatmak için giydiği siyah kısa bir ceket ile duruyordu öylece. Saçları ceketi kadar siyahtı neredeyse, saç ile ceket bir bütün oluşturmuş ve fark edilmez bir hale gelmişti. Sürünerek yanına yanaştım, kafasını yavaşça kaldırıp bana tiksinerek baktı. ‘’Haldun hiç değişmemişsin hala iğrenç bir yaratıksın’’ dedi. Benim olduğumu nasıl anlamıştı acaba? O Şebnem’di. Şebnem yalnızlığımın doğum yeri olan kişi. Geçen yıllara rağmen hala güzeldi, tiksinirken attığı bakış sırasında dişleri görünmüştü, gülüşünü etkili kılan düzgünlükteki o dişleri… Benim ona olan hasretim gibi onun da bana karşı olan nefreti hiç azalmamıştı. Bir sülüğe bakar gibi bakıyordu, aslında şu anda bir sülüktüm zaten. Konuşmak istedim ama sesim yoktu, bir şey diyemeden öylece ona baktım. Sülük kalbim hızla atıyordu, acaba bütün sülüklerin mi kalbi vardı yoksa sadece benim mi vardı? Yalnızlığını emmek için ona doğru bir hamle yaptım. Olağanca hızıyla geriye doğru sıçradı ve ‘’uzak dur benden pis yaratık!’’ diyerek çığlık attı. Zaten elinde bana hükmedecek bir gongu da yoktu, neden öyle bir atakta bulundum ki? Giderek nefes alışım hızlanıyordu yine onun gözünde kendimi bir adım daha küçültmeyi başarmıştım. Daha hızlı nefes alıyordum, kalbim daha hızlı atıyordu; evet anksiyete krizine giriyordum, hem de bu sülük halimde. Kalbi bilmiyorum ama anksiyetesi olan tek sülük ben olmalıydım. Şebnem uzaklaştı. Vücudum ufalıyormuş gibi hissediyordum. Hayır sadece bir his değildi, gerçekti. Vücudumdaki paralar nemi emiyordu, giderek büzüşüyordum. Artık vücudum ruhumun içine sığamayacağı kadar buruşmuştu; şuurum giderek kayboluyordu. Gökyüzüne bakıp ‘’elveda dünya’’ demek istedim fakat sesim yoktu. Kafamda tek cümle canlandı ‘Ölüm huşuya giden yoldur’. Neden sülükler konuşamaz ki zaten? Dünyada söyleyecek bir şeyleri mi yoktu, bu yüzden mi bir dil evrimleşmemişti? Belki de sesi olan bir sülük oluşmuştu fakat bunun gereksiz olduğunu anlayan doğa hemen onu elemişti. Gözlerimi açık tutamıyordum yavaşça her şey bulanıklaşmaya başlıyordu ve…

O an yataktan sıçradım ve gerçekten bir ıslaklık vardı. Ellerimle vücudumu yokladım, bu sefer ellerim vardı ve gerçekten terlemiştim.

‘’…Gelgelelim kadın anlatmasına izin verilmediğini anlayınca, acelesi olduğunu hatırlayıp gücenmiş olduğunu hissettirerek, hadi kalın sağlıcakla, dedi. Aniden döndü ve arkasından kapıyı vahşice çarparak çıktı. SON.’’
‘’Gregor Samsa’nın başından geçen Dönüşüm adlı hikayeyi okuduk bu gece. Kafka’ya selam olsun. Tatlı rüyalar.’’

Radyodan gelen bu sesle rüyamın sebebini çözdüm. Kendimi geriye doğru bıraktım; gözlerimi yumdum, yavaşça şuurumu yitirmeye başladım ve karanlık…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.