Kartallar Yalnız Uçar

Yaş ilerledikçe insanın sorumlulukları ve hayata bakış açısı da değişmeye başlar. Bu geçiş dönemlerinin insan hayatında etkisi en hissedilir olanlarından bir tanesidir belki anne ve baba olmak. Eğer hayatı tanımışsanız, çocuğunuzun sahip olacağı en önemli özelliğin sağlam ve düzgün bir karaktere sahip olmak olduğunu daha bebekliğinden itibaren düşünmeye başlarsınız. Ama çocuklarınız için düşündükleriniz arasında aslında sizin de kendi karakteriniz için dikkat etmeniz gereken ne kadar çok şey olduğunu gördüğünüzde şaşırabilirsiniz. İşte bu düşüncelerimi anlatacak bu yazım. Hayır, bebekler hakkında konuşmayacağız; ve hayır, buradan kızıma, onu ne kadar çok sevdiğime dair, kızımdan başka herkesin okuyacağı ve ne kadar iyi bir baba olduğumu gösteren bir mektup yazmayacağım. Onu bu tür şeyler ile ilgilenen diğer değerli insanlara bırakıyorum. Bu yazı ise, daha ciddi olacak.

İnsanlar sosyal varlıklardır. Aksi halde binlerce yıldır sağ kalmaları pek mümkün olmazdı. Dolayısıyla varlığımızı oluşturan taraflarımızdan bir tanesi de bir gruba duyduğumuz aidiyet hissidir. Diğer insanlar ile ortak noktalar aramak sureti ile onlar ile bağlantı kurmaya çalışmak, işte bu aidiyet hissimizin tatmini ve belkide biz farkında olmadan hayatta kalma mücadelemizin sonucudur. Bu, su içmek, yağlı ve şekerli yemeklere karşı daha çok iştah duymak, aile kurmak vs. gibi diğer hislerimize benzerdir. Kısacası, varlığımızın devamı için varlığını kontrol edemediğimiz dürtüler ile donatılmış durumdayız. Her ne kadar bu hisleri yok edemesek bile, onları kontrol altında tutmaya çalışmak, bizleri benzer dürtüler ile donatılmış diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerimiz arasındadır. Tehlikeli olan bu dürtülere sahip olmak değil, onları kontrol altında tutmamak ve dolayısıyla onları yanlış şekilde kullanmaktır. Bu dürtüleri kontrol altında tutma ihtiyacımız ise, kendimize ve başkalarına zarar vermeyi engelleme istediğimizden ve eğitimimizden dolayıdır. Aksi halde yiyemeyeceği kadar kuzuyu boğazlayan kurtlardan farkımız kalmaz. Bunun bir sorun olmasının sebebi ise, toplumsal dokunun bozguna uğraması ve anarşinin baş gösterme riskidir. Bu ise zamanla dünyayı insanlar için yaşanılmaz kılacağı gibi, ilim ve tekniğinin gelişmesine engel olacak ve insanların açlık, hastalık, vs. gibi sorunlar ile boğuşmak zorunda kalmaları ile zamanla belkide yok olmalarına kadar gidecektir. Bundan dolayıdır ki, çoğu kutsal din ve benzeri mesajlara sahip diğer beşeri öğretiler, insanlara bu duygularını kontrol altına almalarını öğretmeye çalışmış ve bu şekilde toplumların ayakta kalmasını sağlamayı arzulamışlardır.

Bu uzun girişten sonra, benim yoğunlaşmak istediğim konu daha çok grup psikolojisi ve bunun insan üzerinde ki olumlu ve olumsuz etkileri olacaktır. İnsanların sahip oldukları aidiyet hissi kendi içinde bir problem değildir. Bunu problem yapan, insanın ait hissettiği grup için neleri feda etmeyi göze aldığı ve kendisinden hangi ülkü uğruna nelerini feda etmesinin istendiğidir. Bir insan, doğduğu andan öleceği ana kadar içinde bulunduğu toplumun etkisi altında kalacaktır. İnsan olarak kalabilmesi ise, içinde yaşadığı toplumun kendisine dayattığı zararlı davranışlardan kendisini ne kadar beri tutabildiği ve doğruluğu kanıtlanmış ve zamanla bir ahlak halini almış değerleri ne kadar yaşabildiği ile ölçülecektir. Dünyada iz bırakabilecek bir lider oluşu ise, içinde yaşadığı toplumu, bu zararlı davranışlardan kurtarıp kurtamadığı ile belli olacaktır.

Bir insanın, yaşadığı toplum tarafından, tüm duyguları, aklı, ve mantığı ile ne kadar asimile olacağını görmek isteyenler, o insanın gelişim zamanlarında kurduğu arkadaşlık bağlarına karşı gösterdiği hevese bakabilirler. Kendisini devamlı arkadaşlarına beğendirmek isteyen, onları hiç kırmak istemeyen, kendi hiç bir düşüncesini beyan etmeden, her denilene uyan bir insanın zaman içerisinde var olduğu toplum tarafından tamamiyle asimile edilme riski artmış demektir. Böyle bir insanın ise yaşadığı topluma verebileceği bir şey kalmamıştır. O, kendisine öğretilenler ile bu asimilasyon döngüsünün çarklarından birisi olmuş ve toplum içinde kendisine biçilen rolü yaşamak ile sadece bu çarka yağ taşıyan bir bidon haline gelmiştir. Her ne kadar böyle bir asimilasyon, kusursuz bir toplumda sorun olmayabilirsede, diyalektiğin ütopik dünyasından çıkıp, realitelerin böyle bir toplumun varlığını engelleyici binlerce nedenini görmemiz gerektini bilmek zorundayız. Bundan dolayıdır ki, içinde yaşadığı toplumun ahlakı ile kayıtsız ve şartsız ahlaklanmış insanların, hiç bir farklı görüşü duymaya ve görmeye tahammül edemez hale gelmeleri, ve zamanla da toplumun çoğunluğunu oluşturmaya başlamaları, toplumsal refah, temel hak ve hürriyetlerin, ve bireysel özgürlüğün çöküşünün başlangıcıdır denilebilir.

Her ne kadar yukarıda ki sorunların anlatımlarında aranılan cevaplar rahatlıkla çıkarılabilsede, çözüm üzerine biraz daha kafa yormak faydalı olacaktır. Anne, baba, ve eğitmenler olarak, yeni nesli yetiştirirken, onlara menfi ve müsbet ilimler ve terbiye vermenin yanı sıra, kendilerine özgüven öğretilmek zorundadır. Onlara doğruları söyletecek ve benliklerini her fikrin omurgasız kölesi haline gelmesine karşı koruyabilecek en etkili silahlardan bir tanesi, öğrendikleri bilimlerin ve sahip oldukları terbiyenın yanı sıra işte bu özgüven duygusu olacaktır. Bir arkadaşı tarafından, zararlı bir faaliyet kendisine teklif edildiği zaman, kendisine “Hayır, ben buna katılmak istemiyorum.” dedirtecek işte bu özgüven halidir. Arkadaşlarını sevmek, onlara değer vermek, ve onlara karşı şefkatli olmanın yanında, hakikatlara ters düşen bir iş teklif edildiğinde, sırf arkadaşlarını kaybetmemek adına böyle bir teklife tamam demesini engelleyecek koruma işte bu özgüvenin desteklediği bir karakter olacaktır. Tabi bu sadece, çocuklar için geçerli bir davranış tavsiyesi değil. Sonuçta, yeryüzünde milyonlarca insana her gün zulüm edenler, arkadaşları ile takılan çocuklar değil, içinde bulunduğu topluma karşı şehvet ölçüsünde hissettiği aidiyet duygusu ile kendisinden olmayanı bir çırpıda düşman ve hain ilan edecek saplantılı mantık algısına sahip olan yetişkinlerdir. O zaman buradan çıkan en kısa ders: En tehlikeli arkadaşlıklar, kendisine en çok ihtiyaç duyulanlardır.

Son olarak, konuyu yukarıda ki başlığa bağlayıp yazımı bitirmek istiyorum. Belki bazılarınız, bu bağlantıyı çoktan kurdular. Ama kuramayanlar için ise bir kaç cümle ile meseleyi özetleyeyim. Eğer bir insan, içinde yaşadığı toplumun, grubun, ailenin, vs. sergilediği ve hiç bir değer yargısına ve mantıksal temele uymayan davranışlarına tepki göstermeye başlarsa, zamanla yalnız kalma riskiyle karşı karşıya kalır. Bu durum, hem o insanların saçmalıklarına ortak olmama arzusundan ortaya çıkabileceği gibi, toplum tarafından kendisinin de zamanla dışlanmasından ötürü olabilir. Doğru olanı söylebildiği ve yanlışlar üzerinde başkalarına katılmadığı için bir kartala benzer aslında. Dolayısıyla da, zamanla kartalların kaderlerini paylaşmaya başlar. Düşüncelerindeki derinlik, çoğu insanın anlayamayacağı şekilde gelişmiş ve daha bütüncül olmuştur, ve bu şekilde yükseklerden uçan kartallar gibidir. Ama yukarılar soğuk ve tenhadır. Belki yalnız olmak ilk başta ürpertebilir onu. Ama yukarıdan baktığından, aşağılarda yaşayan ve sayılarına güvenmiş sürülerin, diğer sürüler ile kavgalarını ve birbirlerini parçalamalarına şahit olur. O zaman, yalnız olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını anlar. Hayat anlaşılmak değildir, anlaşılır bir şekilde yaşamaktır…

Bir dahaki yazımda görüşmek üzere.

Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor