Kitap İncelemesi: Freud ve Din

Kitap: Freud ve Din
Yazar: Prof. Dr. Ali KÖSE
Yayıncı: İz Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 178
Kitabımız (6) bölümden oluşmaktadır. Öncelikle bölümlerin isimlerini yazalım.
- Yahudilik’ten Ateizme Giden Yol
- Freud Psikanalizinin Temel İlkeleri ve Tenkit Noktaları
- Dini Ritüeller ve Nevrotik Saplantılar: Din Bir Nevroz mu?
- Totem ve Tabu: Dinin İlkel Kaynakları
- Bir Yanılsamanın Geleceği veya Bir Geleceğin Yanılsaması
- Musa ve Tektanrıcılık: Bir Tarih Psikanalizi
Genellikle bölümlerin adlarını yazmam ancak Freud’un hayat hikayesini ve düşünce yapısını ve psikanalizi ispatlamak uğruna dine saldırma serüvenini anlatan sıralama yukarıda ki şekildedir.
Bu kapsamda kitapta Freud’u anlamak için öncelikle onun hayatına yer verilmiş, kendisini etkileyen önemli olaylar, aldığı eğitim, ilgi duyduğu alanlar ve yaptığı çalışmalar aktarılmıştır.
Toplum olarak kulaktan duyduğumuz şeylerle, kişilere karşı ön yargılı hareket etmek konusunda bir numarayızdır. Bunun farkında olan yazar, psikanalizin kurucusu ve psikolojinin öncülerinden olan Freud’un adını duyan birinin direk ‘din düşmanı’ şeklindeki söylemlerine karşılık Freud’un din karşıtı söylemlerinin haricindeki mantıklı ve doğru söylemlerinden söz eder.
Şimdi Freud’un söylem serüvenine başlayalım.
Avrupa’da bilimin gelişmesiyle birlikte fizik, kimya, coğrafya vb. ilimlerle ilgili bilim insanlarının söylemleri, halk üzerinde otorite sahibi olan kilisenin söylemleriyle uyuşmayınca Hristiyanlık her bilim alanı cihetiyle saldırıya uğramış oldu. Darwin’de biyoloji alanında darbeyi indirince o zamanın birçok bilim insanı bu söylemlerden etkilendi. Freud’da bunlardan birisiydi. O da dine psikolojik alanda darbe vurmak istiyordu. Bu yüzden teorilerinin önce sonuçlarını sonra sebeplerini oluşturuyordu ve nevroz ile din arasında ilişki kuruyordu.
İlk başlarda, materyalist düşünceyle birlikte psikologlar, insanın sadece bilinç üstünden oluştuğunu düşünmekteydi. Freud’un yaşadığı dönemde ise bilinçaltı kavramı kullanılmaya başlamıştı. Freud’da bu ikili yapıyı üçlü bir kişilik yapısına dönüştürdü ve id-ego-süper ego kavramları açığa çıktı. İd biyolojik istekleri, süper ego id’in karşısında ve dış çevrenin ölçülerini dikkate alır, ego ise id ve süper ego arasındaki dengeyi korumakla görevlidir. Bu kavramlar o zamandan günümüze kadar birçok psikolog tarafından kabul edilmektedir.

Freud için bu kavramlardan en önemlisi ise id’in ifade ettiği cinsellik dürtüsüdür. Zira Freud’un çalışmalarının temellerinde bastırılmış cinsellik dürtüsü yer almaktadır.
Bu kapsamda, Oedipus kompleks teorisi cinselliğin bastırılması sonucu ortaya çıkan Freud’un en ünlü ve çok tartışılan (tartışmamak imkansız) teorisidir. Teoriye göre 3–5 yaşlarındaki erkek çocuklar annelerine karşı cinsel arzular duyar ve babalarını öldürmek isterler. Ancak babalarının güçlü olduğunu fark eden çocuklar tam tersine hareket ederek babayı öldürmek yerine, onunla özdeşleşmeye çalışır.
“A. Hoche 1930'da daha Freud hayattayken kendi izlenimlerini şu sözlerle dile getiriyordu:
Tuhaftır ki, yıllardır bu konu ile son derece iyi niyetli olarak ilgilenmeme rağmen, annesini arzu edip babasını öldürmek isteyen birisiyle karşılaşmadım. Tanıdığım tecrübeli meslektaşlarımın da benden farklı izlenimleri olmadı. Ama literatürde Oedipus kompleks, uzak denizlerdeki Uçan Hollandalı gibi dolaşıyor. Herkes onun hakkında konuşuyor, bazısı ona inanıyor, ama onu gören hiç yok.”
Freud her zihinsel olayın bir anlam ifade ettiğini öngörmüştür. Bu kapsamda dini davranışları da çocukluk döneminde yaşanılan travmatik olaylara dayandırmıştır. Böylece travmatik olaylara dayalı nevrotik davranışlar, indirgemeci bir yaklaşımla psikanalizin temellerini atmaya başlamıştır.
“Erich Fromm karakter oluşumunda çocukluk döneminin önemli olduğu bulgusunun çok mühim olduğunu, ama bunu hep çocuğun beş yaşına kadar geçirdiği cinsel devrelerle ilişkilendirerek, karakterin temelinin cinsel dürtülerce oluşturulduğunu savunmanın, ortaya konan esas bulgunun anlam ve önemini sınırlandırdığı görüşündedir.”
Freud, daha çok hastalarla çalışmalar yapmakta olup dini ritüellerle saplantılı davranışlar arasında benzerlikler saptar. Benzerliklerin temel noktası ise her ikisinin de ihmal edilmeleri halinde kişide bir vicdan azabına, bir iç sıkıntısına yol açmalarıdır. Bu kapsamda din evrensel bir saplantılı davranış, nevroz ise dini bir sistemdir.
“Freud, benzerliklerle beraber ‘nevrotik davranışlarla dini ritüeller arasındaki bu benzerliklerin yanı sıra bariz ayrılıklar vardır. Bunlardan bazıları iki davranış biçimi arasında mukayeseyi bile abes kılacak kadar açıktır.’ der.
Akabinde benzerlikleri ve farklılıkları göz önüne alarak bir değerlendirme yapması beklenirken Freud:
‘işte bu sebeple saplantılı davranış, yarı komik, yarı trajik olan gülünç bir özel din şeklinde ortaya çıkmaktadır.’ diyerek kendi iddiaları yönünde sonuç çıkarır.”
Freud, nevrozlarla dini davranışların aynı olduğunu ispatlamak için, bu sefer de -sözde- ilkel insanların yaşamlarını inceleyerek totem fikrine ulaşır. Totem yani tanrı fikri yüceltilmiş bir baba imajı demektir. İlkel insanlar gruplar halinde yaşarken aralarında en güçlü olan bir erkek (baba), grup içerisindeki bütün kadınların hakimidir. Eğer oğullar babaya karşı gelirlerse ya hadım edilirler ya da gruptan atılırlar. Ancak birleşerek babayı öldürürler ve babanın etini yerler. Sonrasında her oğul baba gibi olmak için çatışırken anlaşırlar ve orta yolu bulurlar. Bu orta yol sonucunda iki kural açığa çıkmıştır. 1- aynı klandan biriyle evlenme, 2- babayı öldürme… Ancak babanın öldürülmesinden pişman olan oğullar, babanın yerine bir totem -genellikle bir hayvan- koyarak onu yüceltirler. Sonuç olarak totem, korkulan, nefret edilen aynı zamanda saygı duyulan ve kıskanılan primal babanın yerine geçer. Devam eden süreçte ise totem, tanrı yerine konulur. Freud ilkel insanlardaki bu dini davranışlarla, Oedipus kompleksindeki benzerliklere dikkat çekmiş olur.
“Antropologların ilkel kabileleri incelemeleri ve ilk devir tarihçilerinin bu devre ait araştırmaları neticesinde Freud’un tezlerini destekleyecek net bir gözlem veya bulgu ortaya çıkmamıştır. Zaten Freud kendisi de ‘bu primal toplum yapısı hiçbir yerde gözlemlenmemiştir’ şeklinde bir itirafta bulunur.”
Freud, ilkel insanların dini davranışlarının sebeplerini kendi görüşüne dayandırdıktan sonra gelecek için de bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmişti. Bu kapsamda, bilimin gelişmesiyle birlikte dinin tamamen ortadan kalkacağını vurgulayan bir yanılsamanın geleceği isimli kitabını yazdı. Freud’a göre çocuk küçükken babasına ihtiyaç hisseder, çocuk büyüdüğünde ise bu ihtiyaçtan dolayı Tanrı fikri bir yanılsama olarak insanda oluşur. İnsanın Tanrı’ya tabiatın dehşetini durdurmak, ölümle insanı uzlaştırmak ve acıları, elemleri telafi etmek için ihtiyaç duyduğunu belirtir.
“Hans Küng, Freud’u bu noktada değerlendirenlerden birisidir ve ona göre Freud’un çıkarsamaları yanlıştır:
Gerek bir kişiye, gerek bir şeye, gerekse Tanrı’ya yönelik olsun insanın tüm inançları, ümitleri ve sevgisi mutlaka bir yansıtma unsuru içerir. Ama bu, yansıtmanın muhatabı olan nesnenin var olmadığını göstermez. Tanrı’ya inanç çocuğun babası ile ilişkisinden etkilenmiş olabilir. Ama bu, Tanrı’nın olmadığı anlamına gelmez…”
Freud ilkel insanlarla geleceğin dini problemlerini çözdükten sonra ilahi dinlerden Yahudilik ve Hristiyanlığa yönelir. Bununla birlikte Müslümanlık hakkında da söylemleri mevcuttur. Bu kapsamda Hz. Musa Yahudi değil Mısırlıdır. Mısır firavunun dinini tebliğ etmiştir. Sünnet adeti ise İlahi bir emir değil Mısır’lıların adetidir. Hz. Musa Yahudiler’ce öldürülmüş daha sonra ortaya çıkan Medyen’li Musa’yı Yahudi’ler pişmanlık duygusundan dolayı tekrar peygamber yapmıştır. Hz. Musa öldürülen primal baba olmuştur. Hz. İsa ise öldürülen Hz. Musa’ya duyulan pişmanlıktan dolayı kendini feda eden oğuldur.
Müslümanlık için ise, Peygamber efendimizin (sav) (haşa) başlangıçta Yahudiliği kendisi ve halkı için kabule niyetlendiği, primal babanın bu sefer Arapların içerisinden çıkmasının Araplara büyük başarı getirdiği ve Müslümanlar’ın da, dinin kurucusuu öldürmediklerinden dolayı pişmanlık duygusu olmadığından başarılı olduklarını söylemiştir.
“Freud’u değerlendiren H. Philp bu çelişkiye şöyle işaret eder: Çünkü Freud için önemli olan, Musa ve Tektanrıcılık’tan 25 yıl önce yazdığı Totem ve Tabu’da ortaya koyduğu tezleri Musa ve Yahudiler üzerinde de uygulayabilmekti. Freud varlığını kabul etmediği ve bir yanılsama olarak gördüğü Tanrı’dan geldiğini söyleyen, yani semavilik iddiasında olan Yahudi dinini herhangi bir şekilde bertaraf etmek zorundaydı.”


