Modern Dünyanın Putları: Irk, Kan ve Toprak

Efe Salihoğlu
Aug 29 · 5 min read

Çağımızda, Asya ve birkaç bölge dışında taş blokla oluşturulan putlar büyük oranda güçlerini yitirdiler. İnsanlar artık genel itibarıyla taştan bir blok yapıp önüne geçip ibadet etmeyi bıraktılar. Fakat nicelik bakımından çok az bir insan topluluğu dışında büyük bir gürûh bu putların yerini başkala kavramlarla doldurdular. Günümüzde; kan, ırk ve toprak birçok mefhumun üstünde tutulan kavramlar. Kan bağına yüklenen kutsallık, liyakatsizliği; ırk bağına yüklenen kutsallık şiddeti, ayrımcılığı ve hiddeti; toprağa yüklenen kutsallık ise savaşları ve kelle almak için koşuşturmayı körükler durumda.

Yalnızca ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde kişiler, kendi kanından olan insanları diğerlerine göre üstün tutuyor, haksız bile olsalar haklı konuma ya da iş hayatında hak etmedikleri yerlere getiriyorlar. Bunun birçok örneğini gerek haberlerde gerekse sosyal medyada görüyoruz. Fakat herkes bunu tek bir partiye, kişiye ya da gurûha yüklemekle hata ediyor. Hayır, bu bir ahlâk sorunudur ve toplumumuzun bütününe yayılmıştır. Maalesef birçoğumuzun gözünde akraba, ebeveynler ve kardeşler durumun yahut olayın içeriğine bakılmadan haklılık payesine sahiptirler. Onlar, güzel yerlere gelmeyi, mal mülk sahibi olmayı, müreffeh bir hayat sürmeyi, acıdan muaf bir yaşamı herkesten çok hak etmektedirler. Neden? Çünkü onlar bizim hayatımızda var olan önemli kişilerdir. Onlar daima yanımızda olmuşlar, birçoğu zor zamanımızda yardımımıza koşmuşlar, elimizden tutmuşlardır. Peki, tüm bunlar diğer insanları göz ardı etmek için yeter sebep midir? Bir işi ehline teslim etmemek için yeter sebep midir? A kişisi ile tartışan akrabımızı, A kişisinin haklarını, duygularını, doğrularını göz ardı ederek haklı bulmak için peki? Maalesef, modern toplumda bunların cevabı evettir. Oysa adil olmak, ahlâklı olmak, gerek meslekî gerek toplumsal etiğe uygun davranabilmek tüm bunlardan çok farklıdır.

Aynı durum ırk konusunda da geçerlidir. Kendi ırkımızdan olan kişileri birçok kez diğerlerine göre daha üstün görmeye teşneyizdir. Bu kişilerin hayatta olması ya da olmaması pek mühim değildir. Atalarımız tarihte genellikle zulüm görmüşlerdir, haksızlığa uğramışlardır ve bunların intikamını almak için mücadele vermişlerdir. Onlar gittikleri yere adaleti, demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlüğü getirmek için mücadele etmiştir. Hiçbirinin derdi insan kanı akıtmak yahut kelle almak değildir. Yoksulluk içinde yaşayan, zulüm gören, demokrasiden uzak bir halkı müreffeh hale getirmek için savaş vermişlerdir. Bugün Amerika’nın tam olarak yaptığını söylediği durum bu değil midir? Peki, bu argümanı yalnızca Amerika mı kullanmıştır? Bunu bir düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Hemen her ülkede, ilköğretim çağındaki çocuklara kendi ülkelerinin dünyanın en güzel ırmaklarına, dağlarına sahip olduğu; tarihin hep haklı noktasında durduklarını, atalarının nasıl kutsal insanlar oldukları öğretilir. Bu öylesine dehşetengiz bir mahiyette yapılır ki bu çocuklar yetişkinlik çağına girdiklerinde bunları sorgulamaktan çekinir, hicap duyar ve adeta büyük bir günah işliyormuş hissine kapılırlar. Yetişkinlik çağlarında kendi ırklarının refahı için diğer insanları gözünü kırpmadan öldürebilecek düzeye gelebilirler. Nietzsche’nin üst insan felsefesinde olduğu gibi, dünyaya huzuru getirebilecek yegâne soyun kendi soyları olduğunu düşünürler. Irk, onlar için öyle bir put haline gelir ki diğerlerine bir hiç gözüyle bakabilmek için herhangi bir sebebe ihtiyaç dahi duymazlar.

Bu şekilde yetişen insanlar, diğerlerinin toprağına göz dikmekte de herhangi bir yanlış görmezler. Onların petrolüne sahip olmak, zengiliklerinden yararlanmak, halklarını sömürmek iyidir zirâ kendi ırkları bunu iyi bir amaç uğruna yapmaktadır. Eğer tüm bu zenginlikler onlara kalırsa kendi ırklarına nispetle bu kişiler akılsız, zayıf ve niteliksiz oldukları için bu zenginlikleri yeterli düzeyde kullanmayacak ve heba edeceklerdir. Dolayısıyla ne kadar toprak o kadar güç anlayışıyla hareket etmek hayatlarının mihrakında yer alacaktır.

Oysa gerçek nedir? Into The Wild filminde Christopher McCandless, Henry David Thoreau’dan şu alıntıyı yaparken çok haklı değil midir: ‘’Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin.” Gerçek, hakikat sevgisi filozofların tüm ömürlerini adadıkları bir sevgi türüdür. Münzevi bir hayata çekilen birçok filozof bu sevginin peşinden koşmuştur. O halde bizce gerçek nedir, diye tekrar sormak gerekiyor. Kanaatimce ırk, kan bağı, toprak gibi kavramların yerine insanlık, adalet, hür düşünce, özgürlük gibi kavramlara değer verilmesi dünyayı iyiliğe getirecek tek gerçekliktir. Bunların peşinde koştuğumuz müddetçe haklıya hakkını, zalime cezasını, yoksula ekmeğini teslim edebiliriz. Aksi takdirde insanlık ve toplum olarak çürümeye mahkumuz. Hepimizin tamamen şans eseri bir ırka bağlı olduğumuzu, bir ailenin içinde doğduğumuzu ve bir toprak parçasının üzerinde yaşadığımız fark etmemiz gerekiyor. Elbette ki onları sevmeli, saygı duymalı ve onları korumak için elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. Fakat tüm bunları yaparken hiçbir toplumu, insanı, canlıyı aşağılamamayı öğrenmeliyiz. Belli değerler etrafında insanlık olarak bir araya gelebilmeliyiz.

Into The Wild, Christopher McCandless’a ait bir kare

“Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘Burası benimdir.’ diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “Sakın dinlemeyin bu sahtekârı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz.” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.” — Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı.

Benim bir ütopyam var: İnsanların birbirlerini ve tüm canlıları çıkarsız, ayrılıksız sevdiği ve saygı duyduğu bir ütopya bu. Sınırların saçmalıktan ibaret olduğu, ırkların savaş meraklısı kişiler tarafından uydurulan bir mefhum olduğu, insanlanların modern dünyamızda herkesin birbirine karıştığının farkında olduğu, kimsenin ötekileştirmediği, dinin kişisel bir tutum olarak algılandığı, insanların fikirlerine yalnızca ‘’öyle düşündüğü’’ için ve ırkına, soyuna, amcasına, dayısına bakılmadan değer verildiği bir dünya devleti ütopyası. Biliyorum, modern dünyanın gerçeklerine hiç uygun değil bu düşüncelerim, evet, gerçekleşmesi imkânsız belki de. Fakat insan hayalleri, umutları ve sahip olduğu fikirler için yaşamazsa var olmasının ne kıymeti kalır ki?

Montaigne’den bir alıntı ile yazımı sonlandırmak isterim, ne kadar güzel söylemiş değil mi:

Bütün insanları hemşehrim sayıyorum. Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum. Dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımdan üstün tutuyorum. Kendi düşüncemle vardığım yeni bilgiler bana, sırf tesadüflerle edindiğim hazır ve gelişigüzel bilgilerden daha değerli gelir. Kendi kazandığımız temiz dostluklar nerede, iklim ve kan dolayısıyla bağlı olduğumuz dostluklar nerede!

Esen kalınız efendim.

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Efe Salihoğlu

Written by

Felsefesever; bilgiyi yalnızca bilmekten ötürü seven Türkçe işçisi.

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade