Momo Neredesin Momo? (1)
Bizden olmayan bir çocuğun özlemiyle…

Momo benim hayatımda okuduğum en güzel kitap,yazarı Michael Ende. Hakkında söylenecek, yazılacak çok şey vardı ben de dedim ki neden herkes duymasın? Temel noktalarından bahsedip, altı çizili satırlarımı paylaşarak bu harika kitabı zamanı kısa olan insanlara özetlemek istedim. Size çok şey katacağından eminim. Keyifli okumalar!
Kıvırcık saçlı esmer bir kız çocuğu, insanları dinlerken göz bebekleri büyüyen ve dinlemenin büyüsünü bilen, herkesin hayran olduğu minik kız. İnsanın ona anlattıkça anlatası geliyor. Dinlemeyi bilen insan kalmadı malum. Nereden geldiği, kim olduğu belli değil ama sanki herkese benziyor.
Sıcacık bakışları olan bu kız çocuğu, günün birinde tatlı bir kasabadaki eski bir açık hava tiyatro sahnesine gelir, kuytu bir deliğe yerleşir orada yaşamaya başlar, önceleri yadırgasalar da sonrasında halk da ondan çok etkilenir, ona sahip çıkar ve beraber sevgi dolu yaşarlar. İki yakın arkadaşı olur Momo’nun; Peppo ve Gİgi. Peppo düşünerek konuşan, çok yavaş hareket eden yaşlı bir çöpçüdür. Peppo, sorulara yanlış cevap vermemek için uzun uzun düşünürmüş. Peppoya göre dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordur.
Momo ve arkadaşları insanlığı yeniden keşfediyordur sanki. Bir gün Peppo Momo’ya hayat yolculuğunu şöyle anlatıyor:
“Bazen insanın karşısına upuzun bir yol çıkıyor, öyle uzun ki insan bu yol hiç bitmez sanıyor. O zaman acele etmeye başlıyor insan. Her önüne baktığında yolun hiç kısalmamış olduğunu fark ediyor. Daha hızlı daha gayretli çalışıyor, sonunda nefesi kesilip güçsüz kalıyor. Ve yol hala upuzun bir şekilde onu bekliyor oluyor. İnsan yolun tamamına bakıp hemen bir karar vermemeli. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes. İşte hayat o zaman zevkli olur. Sonra bir bakarsın ki adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.”
Acele ederek hep bir yerlere yetişme telaşı içinde nasıl yolculuğun tadını alacağız? Durup dinlenmeden yaşarsak, erkenden yolun ortasında nefesimiz kesilmez mi?
Momo’nun diğer yakın arkadaşı ise Gigi, sürekli yeni hikayeler uyduran bu yüzden çoğu insanın ciddiye almadığı gülüp geçtiği hikaye anlatıcısı, şair.Tarihi yerlere gelen turistleri gezdirir ve onlara her seferinde aynı mekan ile ilgili başka bir hikaye anlatır. Ama tarih kitaplarında böyle yazmıyor, diyen bir turist çıkınca da ona şöyle der: “Tarih kitaplarında yazılanların doğru olduğu ne malum, belki de uydurmadır ne biliyoruz? Hem doğru ya da yanlış ne demek ki? Bin veya iki bin yıl önce neler olduğunu kim bilebilir?” Böyle söyleyince turistler de ona hak verir, hikaye dinlemeye devam ederlerdi.
Gigi günün birinde zengin ve ünlü biri olmanın hayalini kurardı. Masallardaki kadar güzel bir evde yaşamak isterdi. Başkaları ona gülerken, başaracağım derdi hep. Ama nasıl yapacağını o da bilmiyordu çünkü sıkı çalışmaya pek katlanamazdı. Şöyle derdi Momo’ya:
“Zengin olmak marifet değil, her isteyen zengin olabilir. Birazcık zenginlik için hayatlarını ve ruhlarını satanların haline bir baksana ne hale gelmişler! Yok. Ben onlar gibi olmak istemem. Varsın cebimde kahve param olmasın. Ama yeter ki hep aynı Gigi olayım!”
Her hikayede olduğu gibi bu hikayede de kötülük kasabanın kapısını çalar. Duman adamlar…
….Bölüm Sonu…
Kitapta anlatılan tatlı bir masal ile şimdilik bu bölümü bitireyim. Truva atını andıran bu masalla sizi baş başa bırakıyorum. Sevgiyle, şiirle ve umutla kalın!
İmparatoriçe Strapazia Augustina ülkesini Titrekler ve Çekişirler’in saldırılarına karşı korumak için sayısız savaş yapmış, en sonunda galip geldiğinde onların kökünü kurutmaya kararlıymış. Ama bir süre sonra bağışlayabileceğini söylemiş, karşılığında Kral Sasatraksolos’un altın balığını istemiş.( İmparatoriçe bir gezginden duymuş büyüyünce altına dönüşecek bir balığın kralda olduğunu.) Haberi alan kral bıyık altından gülmüş ve balığını yatağının altına saklayıp kraliçeye kıymetli taşlarla bezeli bir kase içinde balina yavrusu göndermiş. Altın balığın çok küçük olacağını düşünen imparatoriçe gelen balığı görünce biraz şaşırmış ama altına dönüşeceğini hatırlayıp sevinmiş. Kralın elçisi, balık büyümeden kesinlikle ona dokunmamalarını yoksa altına dönüşmeyeceğini tembihlemiş.
Yavru balık günden güne büyüyormuş ve inanılmayacak kadar çok yiyormuş. Ne kadar büyürse o kadar iyi diyen imparatoriçe onu kendi banyo küvetine yerleştirmiş. Çok geçmeden orası da dar gelmeye başlayınca imparatorluk havuzuna koymuşlar. Taşıması da öyle zormuş ki, imparatoriçe taşırken ayağı kayan bir askeri astırmış. Balık onun için çok önemliymiş. Fakat sonunda havuz da dar gelmeye başlayınca imparatoriçe devasa büyüklükte bir akvaryum yaptırmış. Sürekli, ne kadar büyürse o kadar iyi, dediği için bu söz kamu duvarlarına tunçtan harflerle yazılmış.
İmparatoriçe gece gündüz akvaryumun köşesinde oturup balığın altına dönüşmesini bekliyormuş, gece altına dönüşür dönüşmez biri onu çalar diye çok korkuyormuş. Ne akrabalarına ne askerlerine kimseye güvenmiyormuş. Merak ve korkudan dolayı yemeden içmeden kesilmiş. Zayıflamış, iğne ipliğe dönmüş ama yine de balığı izlemekten vazgeçmemiş. İmparatoriçe artık devlet işlerini de boş vermeye başlamış. Titrekler ve Çekişirler de bunu bekliyormuş. Kralın kumandasındaki bir orduyla saldırıya geçip bütün ülkeyi kısa sürede ele geçirmişler. Kraliçe gerçeği öğrendiği zaman üzüntüsünden akvaryuma atlayıp boğulmuş. Kral ise balinayı kestirip günlerce halka ziyafet verip, zaferini kutlamış.
Görüyorsunuz ya her şeye inanmak insanın başına neler açıyor…
Hamuş Melike
Facebook | Twitter | Instagram | Slack | Kodcular | Editör | Sponsor

