Ne işi var siyasetin teknolojide, girişimlerde?
Şurada akıllı uslu deneyimlerimizi, gözlemlerimizi, analizlerimizi paylaşmak en makbulü ama; artık durulacak gibi değil.
Siyasetten, güncel politik gündemden bahsetmek iyiden iyiye kötülenir, aşağılanır bir mevzuya dönüştü zaman içerisinde bizim sektörde. Memleketin en iyi üniversitelerine, en yüksek puanlarla girmiş ve ardına mühendislik kariyeri dizmiş veya azmedip kendi başına mesleğini edinmiş öyle ki şimdi etrafına bilgi dağıtan parlak zihinler; her nasılsa politik gündemden bahsetmeyi horlar oldu.
Bunda seviyesizleşmenin, her türlü ahlaksızlığın ve kötülüğün meşrulaştırılmasının etkisi yok değil. Her cenahtan insan grubu benzer bir tutumu kendine düstur edinebiliyor. Bu kirliliği; pek temiz(!), pek steril(!) dünyamıza kondurmak zor, anlıyorum. Yoksa biliyorum ahlak timsali şirketleri, insanları ben de…
Gerçekten bu kadar kolay mı? Kendimize batıracağımız çuvaldızı geçtim, minik bir çöpümüz bile yok mu?
Var.
Ülke adaletsizlikten, ahlaksızlıktan kırılırken; her yerde torpil her yerde rüşvet hala iş yaparken; güvenebileceğiniz tek bir kurum bile kalmamış, eğitime ve bilim kurumlarına dair umudumuzu yitirmek üzereyken; hiç kimseden tek ses çıkmıyor.
Neden?
Sonra hangi sebep sonuç ilişkisiyle beyin göçünden yakınıp, yatırımların azalmasından bahsedip, kendimizi bunun mağduru ilan edebiliyoruz? Haksızlığa ses etmeyenden mağdur olur mu hiç!
Herkes “işim ya azıcık devlete dokunursa, ya fanatik bir müşteri kitlem varsa” korkusundan kelime edemiyor. “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı kaçmasın” derken utanmak bir yana dursun, bu övünülesi bir duruş haline gelmiş durumda. Korkaklık, kendine hem şirketler adına hem bireyler adına “cool apolitiklik” üzerinden bir meşruiyet alanı yaratıyor. Korkaklık hali hazırda pek tabii ki meşrudur da, ne zaman övünülesi bir değer oldu?
Bunun sonu kötü. Bu tutum; cahilliğin, başka bir bağlamdaki entelektüel birikim aracılığıyla olumlanmasından başka bir şey değil. Yaşadığın ülkeyi, dünyayı kapsayan bir görüşün, bakış açın olmadığına dalalet bu tutum. Ve böyleyken maaşın bir sonraki işinde belki %20 artacak da, o metrobüste sıkışmaktan ya da trafikte daralmaktan kurtulamayacaksın. Kazandığın parayı da çocuğunun ‘daha özel’ okuluna yatıracaksın. Temmuzun ortasında bir gün yanıp kavrulurken, öteki gün sele kapılmayı aşamayacaksın. Medeniyet, insanca bir hayat hep biraz daha uzağında kalacak. Nezih bir mekanda kahveni yudumlarken, yanıbaşında savaştan kaçmış insan senden para dilenecek; utanacaksın.
O izlerken iğrendiğimiz, künefeye saldıran eller, bizim ellerimiz! Künefeye değil de olası zenginlik ihtimaline, sınıf atlama ihtimaline saldırıyorlar. En az o video kadar iğrençleşerek, çoğu zaman daha da fazlasıyla.
Her röportajını izlediğimiz, ağzından çıkana ebleh ebleh baktığımız Amerikan teknoloji camiasının liderleri bile, bütün kapitalist ahlaksızlıklarına karşın Trump’a karşı ses çıkarıyor. Bizim bir kulağımızın arkası kaldı, hala susuyoruz.
Sıra bize belki gelmez, sistemin vergi çarkıyız nihayetinde. Sever faşist iktidarlar güzel vergi veren, sessiz kullarını. Lakin her gün kapan daralıyor, bunu görmek ne kadar zor!
Kimseye parti kurun, sokağa dökülün de demiyorum. Olsa ne güzel olur, ama ne haddime! Lakin mevzu; bundan bahsedeni, buna tepki göstereni, ses çıkaranı hor görmeye dayandı. Oysa ayan beyan haksızlıklar gözümüzün önünde, e bari sesinizi duyalım be!
Paul Graham, Jason Fried okuyan gözlerimiz tamam Das Kapital okumasın da, bak şurada Ahmet Şık’ın savunması var, ona baksın bari!
Bugün çok canım yandı. Kadri Gürsel’in evladına kalbim sızı doldu. Hala bu memleket için güzel günleri bir tutam hayal edebiliyorsak; bunu çıkar gözetmeksizin memleket için çırpınanlara borçluyuz. Ve ben bu borcu taşırken çok zorlanıyorum aranızda. Bunu bir ses çıkarma çağrısı olarak addetmeli. Gazetecilere borcumuz var, ahlakıyla siyaset yapanlara borcumuz var, tarihe not düşen yazarlara, tiyatroculara, sanatçılara borcumuz var… Kolay değil yazarak ödemek de, en azından kulaklarda çınlasın:
Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet!

