“O” Şehre Dair Söylenecek Birkaç Söz
Kimisi sonbaharından giriyor, Kız Kulesi’nden çıkıyor. Kimisi sokaklarını, tarihini, sanatını, kimisi multikültürel yapısını, kimisi olanaklarını, denizini, havasını, şusunu, busunu öve öve bitiremiyor. Herkesin söyleyecek en azından birkaç cümlesi var İstanbul’a dair. Ve şunu görüyorum ki en eleştiri dolu en olumsuz cümlelerin içinde bile bir hayranlık gizli bu şehir söz konusu olunca.
Henüz oturup uzun uzun ahkam kesecek kadar çok vakit geçirmedim, sadece 3 haftadır buradayım ama bu 3 haftada yeterince hoşuma gitmeyen gözlemde bulunduğumu düşünüyorum. En azından bu yazının sonunu getirebilecek kadar.
Ağustos’un daha ilk günlerinde ansızın, 1–2 telefon görüşmesi sonrasında belli oldu İstanbul’a gideceğim. Başta sadece 1 haftalığına İsviçreli süpervizöre eşlik etmekti görevim, sonradan “süpervizörün işi bitinceye kadar” oldu görev sürem (yaklaşık 1.5 ay), ondan sonra da işin tamamı sonlanana kadar işleri takip etmek oldu (yaklaşık 2–3 ay).
İlk 2 günüm kalacak yer konusunda bir türlü karara varılamamasıyla hafif çalkantılı geçti ki beni otele götüren taksiciye hiç değinmiyorum, ona sonra geleceğim. İlk gecemi Marriott Hotel’de geçirdikten sonra başka bir 3 yıldızlı standart otele yerleştim.
Otel Ümraniye’de TEM Yanyol üzerinde, şantiye ise Yukarı Dudullu Mezarlığı’nın dibindeydi. Yani İstanbul’a ucundan girmiş, fazla ilerleyememiştim. Bu çevreyi şöyle tarif edebilirim: bir arkadaşıma şantiye ve oteli tarif ettiğimde “akşam üzeri travestiler laf atarsa cevap verme” dedi. Şantiyenin ise karşısındaki park ve mezarlık hava karardıktan sonra zombi ve hortlakların istilasına uğramıyorduysa bile en basitinden narkotik ve ahlak büro ekiplerine mesai yaptıracak cinsten yaratıklarla doluyordu duyumlarıma göre.
Günlerim ise şu şekilde geçiyordu (hala o şekilde geçiyor):
- Sabah kalk, apar topar kahvaltıya in, henüz devam ederken araç gelsin (kahvaltı 7'de başlıyor, 7.20'ye kadar bitiremiyorum)
- Şantiyede tercümanlık yap, başkalarının takip etmesi gereken işleri de takip et, çalış, çalış, çalış…
- Akşam otele dön, yemek ye, bir şeyler okurken/izlerken (yaklaşık 15 dk sonra) uyuyakal ve tekrarla.
Haftasonu Cumartesi de çalış, Pazar da otelden çıkma. Neden Pazar gününü dışarıda İstanbul’un o harikulade güzelliklerini keşfederek geçirmiyorsun diyenleriniz olacaktır, demeyin öyle, durduk yerde birbirimizi kırmayalım. Geçen hafta denedim, gerçekten. Hafta içinde bir akşam çok değer verdiğim insanlarla Kadıköy’de buluşma kararı aldık. Bir motosiklete veya otomobile, hatta en azından bisiklete bile sahip olmadığım için halkın geri kalanı ile birlikte kendimi toplu olarak taşıtmam gerekecekti Kadıköy sokaklarında. Tabi bu noktada otobüsleri kullanmak için karta ihtiyacım vardı ve otel lobisindeki çocuktan ödünç aldım. Kartım vardı, Kadıköy’e hangi otobüsün gittiğini öğrenmiştim ve artık buluşma saatinden yarım saat önce otelden ayrılabilirdim. Nitekim öyle yaptım ve durakta yaklaşık 10 dk bekledikten sonra otobüs geldi, tabi ki ağzına kadar dolu olarak. Binmeye çalışmakla bir sonrakini beklemek arasında gidip geliyordum ama gördüm ki diğer yolcular üç kapının üçüne birden hücum ettiler binebilmek için. Ben de sürüye uydum, yaradana sığındım ve orta kapıdan içeriye kollarımı uzatıp tutatmaçları (bu akşam ölürüm beni kimse tutamaç) kavrayıp kendimi içeri çektim. İlk yarım saat Akbil kartımı güvenli bir şekilde ön tarafa uzatıp geri almakla, telefonum ve cüzdanımın yerli yerinde durup durmadığını kontrol etmekle ve içerinin atmosferine adaptasyon sağlamaya çalışmakla geçti. Sonrasında camdan dışarı baktığımda fark ettim ki pek de yol katetmemiştik, zira asfaltın her noktası taşıtlarla doluydu. Ah dedim, galiba bahsettikleri o meşhur İstanbul trafiği bu ki Avrupa yakasında bile değildim. Alt tarafı Dudullu’dan Kadıköy’e gidecektim. Neyse, lafı fazla dolandırmayayım. Yolculuğum yaklaşık 1.5 saat sürdü ve bunun yaklaşık son yarım saatinde oturma fırsatım oldu.

Rıhtımdaki son durağa geldiğimde ise beni çürük patates kokusu kıvamında başka bir sürpriz bekliyordu: ılık, yapış yapış bir Ağustos sağanağı. Ki üzerimde en ince penye tişörtlerimden biri ve ayağımda ise en sevdiğim siyah süet ayakkabılarım vardı. Şansıma, İstanbul’un havasına, ulaşımına, taşına, toprağına küfrederek ve atabildiğim en büyük adımları atarak yaklaşık 10 dakikalık bir “it gibi ıslanma” yürüyüşü sonrasında kulak mememden dahi sular damlayarak buluşma noktasına ulaştım. Ve yağmur dindi…
Yaklaşık 1 saat geç kalmıştım buluşmaya ve doğa bana kendi yöntemleriyle duş aldırmıştı. Yaklaşık 1.5 saat kadar oturduktan sonra bu sefer de eve ulaşım kaygısı nedeniyle kalktık ve evlere dağıldık. Artık iş çıkış trafiği kalmadığı için otele dönmem yaklaşık 1 saat sürdü. Zaten o gece iki karar aldım: -çok mecbur kalmadıkça taşıtın yoksa hafta içi dışarı çıkmaya çalışma. -çok mecbur kalmadıkça İstanbul’a gitme.
Ulaşımla ilgili sorunlar bu kadar da değil. Diyelim ki toplu taşımada hayatınızın önemli kısmını çürütmek için fazla genç olduğunuza kanaat getirdiniz ve taksi kullanmaya karar verdiniz. Peki taksiler sizin onları kullanmanıza karar verdi mi? Yani, öyle her isteyenin istediği anda yolda veya durakta boşta taksi bulabileceğini düşünüyorsanız biraz fazla iyimsersiniz diyebilirim. Bu durumun önüne geçmek için Über gibi Bitaksi gibi uygulamalar kullanabilirsiniz, tabi oralarda da “available” taksi bulabilirseniz. Diyelim ki yol kenarında bekleyen bir boş taksi gördünüz ve bindiniz, şanslısınız. Tabi taksici hapisten 5 dk önce çıkmış Danny Trejo görüntüsü ve ses tonuyla orta-üst düzey bir psikopat izlenimi yaratıyor da olabilir ama korkulacak bir şey yok, yani umarım yoktur. Bu tarif ettiğim kişi İstanbul’a geldiğim gün muhattap olduğum ilk kişiydi, kendisi sadece geceleri çalışıyormuş :))
Bir de geçenlerde yine yol kenarında bekleyen başka bir taksici vardı. 20'li yaşlardaki bu zayıf, kıvırcık saçlı, kolları façalı arkadaşımıza yolu tarif ettikten sonra fatura da isteyeceğimi belirttiğimde kısık bir ses tonuyla ve irileşmiş göz bebekleriyle (belki de bana öyle gelmiştir) “keseriz kardeşim” dedi ve diğer otomobil/otobüs şoförlerine önleri dolu olmasına rağmen hızlı hareket etmedikleri gerekçesiyle yağdırdığı küfürler eşliğinde yolumuza devam ettik. İnmeden önce tekrar hatırlatmam gerekti fatura almam gerektiğini (kaşınıyorum) ve oflaya puflaya takdim etti bana arkadaşımız. Şanslıydım bence çünkü fatura yerine birkaç pıçak yarası da takdim etmek isteyebilirdi bence o anda, potansiyeli vardı.
Her neyse, anlatmaya çalıştığım şey şu ki çok da başarılı/romantik bir başlangıç yapamadık İstanbul’la. Ne ben onu sevdim, ne de o beni bünyesine kabul edebildi.
Lakin belirtmeliyim ki bu şehrin daha “katlanılabilir” yerleri de varmış, yaklaşık ilk ayımın sonunda Bostancı sahiline gittim. Deniz kenarı, nispeten yeşillik, nispeten daha az kriminal insan içeren ve benim açımdan en önemlisi spor yapan, basketbol oynayan, bisiklete binenlerin olduğu bir semt.

Yine haftalar önce otel odasında başladığım yazıyı haftalar sonra başka bir mekanda, sahilde kayalıkların üzerine uzanırken bitiriyorum. Değişmeyen şey arka plandaki rap müzik, içimdeki yaşama tutunma içgüdüsüyle bıkkınlığın sonu olmayan çatışması, hala ve inatla, biraz da umarsızca nefes alıp vermeye devam ediyor oluşum ve normal durmaya devam edişim.

