Oralet Bey’in Gözünden

U-zak-ta. Uzakta. Ne mi? Hah. Her şey. Evet, yalnızca her şey. Gidip bulmam gereken her kimse uzakta. Görmem, konuşmam gereken, köşebaşındaki çaycıda oralet ısmarlamam gereken uzakta. Bana magnolya yapmayı öğretecek olan uzakta. Sabah gidip akşam döneceğim yer, otobüs durağı, hatta pazar tezgahının yanına usulca bırakılan mandalina kabukları bile… Mandalina kokusuna bayılan küçük çocuğun tezgahın önünden geçerkenki derin nefesi, annesinin zorlukla çekiştirdiği pazar arabası uzakta. Kaldırım kenarına oturup sigara içen konfeksiyon işçisi, nargilenin közünü yenileyen kafe çalışanı, kazakları katlayıp düzenleyen tezgahtar uzakta. Tam beş yıldır, tam beş yıldır uzaktalar. Senin gibi.

Onlara uzakta dediğimde seninle aramızdaki mesafeyi anlatmaya müsait kelime bulamıyorum. Tam beş yıldır. Geçivermiş. Daha dün gibi kavgalarıma koşuşun ve ben şimdi, şimdi seni son gördüğüm yaştayım.

Azalıyor mu ne aramızdaki mesafe? Söylemiyorum anneme üzülmesin diye. Ama git gide yaklaşıyorum sana, geri kalan her şeyden daha da uzaklaştığım gibi.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.