Türkçe Yayın
Published in

Türkçe Yayın

“Oruç”

Allah’ım, senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım, sana sığındım. Senin rızkınla orucumu açtım. Hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete. Ey bağışlaması bol Rabbim, beni, ailemi, devletimi, milletimi ve bütün inananları koru. rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden.”

Bu cümle/aslında bir ayet, size bir yerlerden tanıdık geldi mi? Eğer cevabınız evetse veya hayırsa ki ikisi de hiç fark etmez, bizim çocukluğumuz kanallarında, o sıcacık evimizde, çatımızın altında, sobamız yanarken ki, hali hazırda oruç açmak için kıvrandığımız o son dakikalarda; TV’den gelen “O” ses.

Orucumuzu açabiliriz. Tutup tutmadığınızı sadece “O” bilir. Yalancısı da bu masadadır, dürüstçüsü de. İnananı da bu masadadır, inanmayanı da. Allah yolundan bir adım şaşmayanı, iki adım geriden geleni, hiç inanmayı, az inanı, sadece dinlere inanırım ben ya diyeni, ben sadece “O” na inanırım ya diyeni, ben bir inanıyorum bir inanmıyorum da diyeni… Hatta belki inanmayacaksınız ama, Hiristinayı bile bu masadadır bazen. Bazen şanslıysak melekleri, daha da şanslıysak kendisinin bizzat ve bizzat bir dilenci kılığında geldiği de rivayet edilir, ahir zamanda.

Hepsi bu masadadır.

Ondan tutan ile tutmayı da bir tek “O” bilir. İçlerimizi “O” bilir. Ve yine “O” bilir ki, Müslüman bir ülkede “ben tutmuyorum” demektense, tutmasa bile; “tutuyorum” demenin, aslında altında yatan büyük sorgulamasını. Tutmuyorum demek, dayak demektir. Sorgulamak, neden sormak demektir. Haşaa! Sözüm ona, bunun nedenini yaratıcı olan “O” bile ruhumuzla konuşarak sorgularken, gariptir, “O” nun kulları bu soruyu bizim direk olarak yüzümüze sorabilir, ve bundan dolayı da bizi kötüleyip linç edebilir.

Uzun lafın kısası; Müslüman ülkede ya oruç tutarsın, ya da oruç tutuyor muşsun gibi yaparsın.

TV’den bu sesi duyduğumuzda, işte bu düşüncelerde yemeğimi yedim. Size orucumu açtım diyemiyorum, çünkü tutmuyorum. Ama bunu kimsecikler bilmiyor. “O”nun dışında. Bu mini ayeti duyduğumuz kanal, Kanal D. O zamanlar evde ve belkide evlerde en çok izlenen kanaldı. Muhtemelen Mehmet Ali Erbil’in Çarkıfelek yarışmasının bunda payı büyük. Ben heyecanlıyım. Çünkü ertesi günü, hayatımda ilk defa stajyer olarak bir yerde çalışacağım. O gece heyecandan istesem de bir şey yiyemedim — orucumu açamadım. Tek isteğim yatağımda kıvranıp kıvranıp uyuyamamak ve ertesi güne transit bir geçiş yapmak. Uykulu — uykusuz arası bir evrenden.

Yatağıma uzanıyorum. Yine içeride Mali (Mehmet Ali Erbil’in halk dilindeki adı) açık. Sonrasından da Mehmet Ali Birand, sonrasından da usta gazeteci Uğur Dündar TV’de. Hepsini duyuyorum ve açıkça şunu söylemek gerekirse; yatağa yattığım zamandan çok daha fazla heyecanlıyım.

Yarı uykulu, yarı uykusuz bir şekilde, çalışacak olduğum binanın tam karşısındayım. Ellerimden çok fazla terlediğim için sular akıyor. Minik bir dere misali. Sırtımda sırt çantam var, ama bunun sebebi tamamiyle sürekli terlediğim için, üstümü başımı değiştirmem için. Artistikliğine veya ilk iyi bir izlenim kazanabileyim diye asla değil. Tamamiyle hormonel. Hatta hormon-el desek daha doğru olurdu.

Binanın güvenliği ile konuşup kendimi tanıtıyorum. İçerilerden birilerini arıyor ve benim danışmaya gitmemi söylüyor. O kadar heyecanlıyım ki, söylenen her kelime kulaklarımda sürekli fotokopi çekilir gibi, kopyalanarak tekrara düşüyor ve de “Evet Emilio, şimdiki görevin içerideki danışmaya gitmek” gibi sonuç cümleleri ile son buluyor ve beni harekete geçiriyor. Tıpkı bir robot gibi kas katıyım. Hareketlerimin hepsi tuşlarla işliyor. Çevrenin, o alandaki kocaman bahçenin farkında bile değilim. Yanından geçtiğim Subway sandviç dükkanından farkında değilim. Fark ettiğim tek şey, binanın bir gamalı haç gibi olan kocaman logosu. Gri arka zemine, yine aynı şekilde gri bir D ve içinde de bir mavi topçuk olan. Kendimce bir dua ediyorum ve içeri adımımı atmak için sayıyorum. Sağ ile adım atmaya özen gösteriyorum. Ama… İÇERİ girmeden yinede bir kez daha bu 3 aylık periyodumun, yazın en soğuk gününden, en sıcak gününe kadar ki geçecek olan zamanımı değerlendireceğim ve kendime bir şeyler katmayı düşündüğüm yere, bir kez daha bakmak için dışarı çıkıyorum. Bu sefer robot olarak bakmayacağım, resmen kendi gözlerimle heyecanımı bir kenara bırakarak, kendim için, insanlık için bakacağım. Ve evet, artık kapıdan geçmeye hazırım.

Kanal D kapısının dönen kapısından içeri adımı atıyorum.

Danışmada bir kadın var. Birazcık sıra var içeride. Giriş kısmı kocaman ve tavanları görebileceğiniz en yüksek mertebede mimar edilmiş. İçerisi çok soğuk ama yazın ilk günleri olmasına rağmen havanın çok sıcak olduğunu düşünürsek bu serinlik iyi. Heyecandan terlemen ve robot gibi gözlerle etrafa bakışlarım biraz geçti diyebilirim. Çünkü en zoru ilk adımdır. Ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir derler. Her taraf grimsi, soğuk renklerle bezeli. Ama bir rahatlama hakim bende. Güzel.

  • Merhabalar.
  • Buyurun?
  • Ben Emilio Santos. Kültür Üniversitesinden, burada staj yapmaya geldim.
  • Kimlik lütfen.
  • Ah, tabi buyurun.

Kısa ve soğuk, bıkkınlık gelmiş bir telefon konuşmasından sonra;

  • Sizi Fuat Gürül Bey bekliyorlar. 4. Kat 18. Sütün.
  • Tamam.

Yine o stres dolu hava geldi birden. Yine resmen insanlıktan çıkıp, robotik bir hale genleşerek, evrildim. Terden. Aklımdan sayıları unutmamaya çalışıyorum. 4–18. 4–18. 4. Kat 18. Sütün. Ama kapısı var mı? İçeri ne diye gireceğim? Kime ne diyeceğim? Bugün beni erkenden eve sallarlar mı acaba… off off!

Sanırım bu oda. Kapının yanında ismi yazıyor. İçeri girecekken, İçeriden bağrış çağrışla Mehmet Ali Erbil’in ta kendisi çıkıyor. Sikerim lan sizin yapacağınız işi diyor. Kağıtlar, imzalar ve çeşitli mavi klasörlü belgeler havalarda uçuşuyor. O kapıdan can hıraş, sinirli bir şekilde çıkarken, benle göz göze geliyor. Ben korkuyorum beni de kalaylayacak diye ama, neyse ki beni muhtemelen bir böcek gibi gördüğü için, es geçiyor sağ olsun.

Kapıyı açık olduğu halde, çalarak yine de içeri giriyorum. Saygıda kusur etmemek önemli.

  • Ne var, sen kimsin?
  • Eee, merhaba abi. Ben Emilio Santos. Kültür’den, yeni stajyer.
  • Abi derken? Fuat Bey diyeceksin. Birlikte bot mu bağladık seninle askerde de abin oluyorum ben senin?
  • Çok özür dilerim Fuat Bey. Hatta Fuat Gürül Bey. Bu daha iyi sanırım.

Saçları, biraz önceki Mali davasından dolayı, sinirden elektriklenmişti adamın. Bembeyaz bir yüzü, bembeyaz saçlarıyla yarışacak düzeydeydi. Bıraksanız Kanal’ın genel koordinatör yardımcıdır demeyi, bu zayıflıkla ve bir Albino hastası gibi bembeyaz olması ile tabut başı mezarcısı demeyi uygun görürdünüz. Yaşlı biriydi. Sinirliydi. Hayatını işe adamış klasik adamlardan biriydi işte. Çok da fazlasını beklemek hata olurdu.

  • Yerdeki evrakları temizler misin?
  • Tabii ki.
  • Bu Mehmet Ali Bey adamı çileden çıkartır. Neyse, masamda simit vardı sabahtan, yer misin? Aç mısın?

İşte o an.

Ramazandayız. Evet desem, gencecik yaşımda neden oruçlu değilim? Bu yaşta muhtemelen Fuat Gürül Bey gibi ilaç kullanacak halim yok. Bunu da mazeret olarak kullansam kim yer Allah aşkına? Allah aşkına.

Hayır desem, adama, oruç da zaten tutmadığım halde yinede ayıp mı olur acaba? Ve daha da kötüsü sabah evde de bir şey yiyemediğim için, burada gizli saklı yerim diye düşünmüştüm. Simit de çok güzel duruyor, ama yemekte istiyorum.

Sağlı sollu meleklerim kapışma halindeler şu anda. Ye — yeme — ye-yeme.

Yerde yüzüm mavi klasörlere ve kağıtlara dönük bir şekilde. Sırtımda çantamdaki eşyalarımın ağırlı ile. Ama her şeyden çok ta yalanın erdemi ile;

  • Yok almayım Fuat Gürül Bey, ben oruçluyum.
  • İyi sen bilirsin. / Alo Duygu, kızım. Odama Günay Bey’i çağırır mısın?

Dosyaları topluyorum ve Fuat Gürül Bey’in söylediği yerlere yerleştiriyorum. Sonrada karşısındaki rahatsız bir koltuğa kendimi bırakıyorum. O kendisi çatır çutur simitleri mideye indiriyor. Ağzını şapırdatıyor. Çayını yudumluyor.

Acaba oruçluyum demese miydim? Şimdi aslında değildim, n’olursun şu simitten azçık da bana ver mi desem? Ne olacak yani. Ama hayır olmaz. Ben oruçluyum. Bu rolde kalmam gerekir. Söz ağızdan çıktı bir kere. Of!

Göbeği kendisinden önde giden, gözlüklü, kel ve alnı boncuk boncuk terleyen bir adam girdi içeri. Benim karşıma oturdu, bana hafif bir baş selamı vererek, arkadaşı olan Fuat Bey’e simit var mı fazladan dedi. Varmış. Karışıklı çıtır çıtır yediler. Susamları dişlerinin aralarında kaldı. Dilleriyle ve ellerinin serçe parmakları ile onları da yaladılar. Güzelmiş tadı. Meğerse şu sokak başındaki adamınmış. Aklımda bulunsunmuş benimde, ramazan bitince…

Bahçenin, o kocaman çeşitli bitkilerle bezeli bahçenin, arka tarafında bir otopark var. Ufak kırmızı, neviden kalma ufacık bir kırmızı Lada gözüme çarpıyor. Şoför, biri çok şişman, biri de çok zayıf; iki kadın, ve elinde kocaman bir kamera tutan kendinden hallice esmer bir adam. Araba başında beni bekliyorlar. Henüz Kanal’ın köşesinden dönen beni görmediler.

Bir karar anı.

Günay Ağlar Bey bana bugün ki görevimi verdi. Kendisi bütün kameramanlardan sorumlu olan bir yönetici. Bugün, Kanal D’nin bir alt kanalı olan Dream TV için, dış çekim varmış. Ağva’daymış. Oraya gidilecek, orada çekim yapılacak ve sonrasında da geri dönülecekmiş. Yani kısaca bu sıcakta bütün gün yol gidip, orada çekim yapıp, sonrasında da akşama buraya döneceğiz. Yoğun ve yorucu olacağı kesin.

Ondan belkide bu son fırsatım olabilir. Bir şeyleri çaktırmadan yemek için. O girişte aklımda kalan Subway’e bakmak istiyorum. Oradan bir Tikka tavuklu yesem zımba gibi olurum. Herifçioğulları öyle bir simit yediler ki, resmen hamile olan biri aş ererek çocuğunu düşürürdü. Gerçi suç benim ama, bu şartlarda beni bu şekilde davranmaya iten bir yapıda da pekala suç bulunabilir. Gerçi adamın oruç tutmadığı belliydi. Masadaki kalıntılardan bunu anlamam gerekirdi. Ama bu hikayeyi başka birinden de dinleseniz, o da size şunu çok rahatlıkla söyleyebilirdi; o anda bunu düşünemedim!

Hızlıca güzelim sandivicciye doğru gidiyorum. Pek sıra yok. Ama bunun bir sebebi varmış. Sıra bekleyen özel bir müşterileri var. Usta gazeteci Uğur Dündar. Kendisiyle açıkçası, sohbet etmek için can atıyorum. Birazdan yiyeceğim, tavuklu ve belki de içine eksradan eklenecek chhedar peyniri bile ancak bu kadar ben de heyecan yaratabilirdi.

  • Uğur Dündar Bey merhaba.
  • Size de merhaba genç adam. Uğur Bey demeniz yeterlidir, kanaatimce.
  • Tabi ki. Sizi çok seviyoruz efendim. İyi ki varsınız. Valla. EE acaba sırada mıydınız?
  • Ben mi? Ah yok hayır. Ben niyetliyim. Buyur sen seçebilirsin istediğini..
  • Aa yok yok siz beni resmen yanlış anladınız. Ben de niyetliyim tabi ki de zaten. Ben sadece sizi görünce bir selam vermek, istedim. O kadar yani.
  • Bu genç yaşta oruç tutmak ha! Muhteşemsin evladım seni canı gönülden tebrik ederim. Aferin.
  • Ben gidiyim o halde.
  • Ee adın neydi, onu da söylemedin. Hey evladım!

Uğur Bey’in bu lafı, benim kaçar adım oradan uzaklaşırken, kulaklarımda yankılanan hafif bir vızıltı gibiydi artık. Oradan çoktan uzaklaşmıştım. Çünkü oruçlu adamın ne işi vardı yemeyle, içmekle. O güzel ekmekleri, malzemeleri orada koklarken kendimi bulmak; hiç niyetli bir adamı yakışır mıydı kendini zorlamak! Ben oruç tutuyorum, kendimi bunlarla zorlamanın alemi yok. Tamam mı seni salak adam?

Karşımda duruyor minicik bir kırmızı Lada. Ve kızgın gözler. Beni bekleyen.

Güzel kokulu bitkilerin, adeta asfaltın kalın ve yabancı bir çizgiyle ayrıldığı ve dönüşün artık çok zor olduğu o yerde.

Karnım hiç olmadığı kadar aç artık.

Araba o kadar dar ve sıcak ve rahatsız ki. Klima da var yok arası ondan ACT ile gidiyoruz. (AÇ CAMI TEMİZ HAVA GİRSİN) Şoför önde, yanında kameraman, ben iki kadının ortasındayım. En rahatız yerdeyim, çünkü böyle bir adamın sonu ancak bu olabilirdi bu durumda. Arabayı kullanan ve de kamerayı tutan kişilerin isimlerini söylemeye gerek yok, çünkü bazı mesleklerle kişiler artık bir beden, bir uzuv olarak eşitlenirler. Onlar şoför ve kameraman.

Zaten onlarda arabada bana kendileri bu şekilde tanıtmışlardı. Şişman abla, reji olan yani, ismi; Aslıhan Dönmez Hanım. Diğer zayıf olan sunucu da, Şebnem Eğridir Hanım. Sistem şöyle: Ağva’da daha önceden ayarlanmış bir yeşillik alanda (kim bilir ne güzel kuzuları vardır oranın. Etleri. Yemek için.

İnsan aç olunca, hele bir de bu şekilde yalan dolanla işini ilerletince, inanın bana daha bir acıkıyor. Ondan her konuda aklıma gelen tek şey, yemek), Dream TV için çeşitli bölüm çekimleri yapmak. Aslıhan Hanım; ekibi yönetecek, açıları falan belirleyecek, derdimizi tasamızı, çişimizden — kakamızdan sorumlu, kameraman; uygun açılarla ve beyaz tonu ayarına dikkat ederek güzelce çekimlerini gerçekleştirecek, Şebnem; (yaşıt sayılırız ondan ona hanıma gerek olmadığına karar veriyorum) incecik bedenini ve sapsarı kıvırcık saçlarını, sevimli, cekiçi ve güzel yüzünle ve susmak bilmeyen çenesi ile bize programdaki en hit parçalarını yorumlayarak, şoför abi; bizi getirip, götürmekten, arada da uyumaktan sorumlu olacak ve bendeniz ise herkese gerekli yerlerde çeşitli yardımlarda bulanacağım. 8–9 saatlik bir mesaimiz olacak toplamda.

Of!

Yolculuk beklediğimden uzun sürüyor, mekana vardığımızda. Aslıhan Hanım şeker hastası olduğu için, sağ olsun, sürekli bir şeyler yedi yanımda. Özellikle şapır şupur elma yiyişi, sulu sulu beni benden aldı. Şebnem’de durmadan su tüketti o zayıf bedenini korumak için belkide. Şoför ve kameramdan oruçlularmış. Beni sordular. Bende evet ben de oruçluyum dedim. Helal be sana dediler. Sağ olun dedim.

Sonunda “Saklıgöl” diye bir alana geldik. Çekimlerin yapılacağı yer burası. Öğlen saatleri. Otel müdürü bizi güzel karşıladı, ne de olsa medya mensubu sayılırız; şakamız olmaz. Alanın otel kısmından geçtik, dışarı çıktık, yemyeşil gölün kenarında muhteşem bir alana geldik. Bir tek biz varız. Bizim için kapatmışlar. Rahatça çalışabilelim diye bu düşünülmüş, ve tabi ki de bir bedeli olmuş. Bu bedelle birlikte bütün gün İSTEDİĞİMİZ KADAR YEME-İÇME DE programın içinde varmış. Kadınlar şanslı bir gününde. Ama oruç tutan biz, ve özellikle oruçumsu olan ben, herhalde hayatımın en zor gününü geçiriyorum.

İşin komiği, hatta trajikomiği; hakkaten tutan insanlara Allah güç veriyor. Ama benim gibi tutup-tutmadığı, ne bok olduğu belirsiz yalancı kişilere hiç bir güç (doğal olarak) vermediği gibi, işkence haline dönüştürüyor. Keşke yalan söylemeseydim diye düşünüyorum, tam da kameranın kurulumuna yardımcı olurken. Ne olacak ki? Simitte yeseydim, sandivicte. Şu anda bile herkese ben aslında tutmuyordum, yaranmak için öyle söyledim, hadi bana İskender hazırlayın diyebilirim biliyor musunuz? Kadınlar masalarında biz kurulum yaparken, kaşarlı tostlarını yiyorlar. Su ile beslenen Şebnem bile yiyor. O da açıkmış. Ben de çok acıktım. Yalancılık beni resmen daha da çok acıktırdı. Ölüyorum açlıktan.

  • Kameraman abi?
  • Efendim kardeşim?
  • Abi bir şey soracağım da.
  • Ha sor bakayım.
  • Şimdi bir oruç tutuyoruz ya. Allah da bize güç veriyor ya, hani.
  • Eee?
  • Ya benim biraz başım dönmeye başladı da, acaba, hani Allah içimizi biliyor ya, birazcık bir şeyler mi yesem? Sonra kazasını tutarım falan belki. Hani kötüyüm de birazcık.
  • Kardeşim. Saçmalama. Allah gücünü verir.

Ulan verir de, ben tutmadığım için vermiyor işte!

  • Peki abicim. Haklısın. Allah gücünü verir.
  • Kızlarr! Çekim için her şey hazır. Hadi ilk açımıza şuradan başlayalım eper YEMEKLERİNİZ bittiyse?

Reji, Aslıhan Hanım ilgili bilgileri (Brief denilen) kameramana anlatıyor. Kameraman büyük bir ustalıkla açıları ayarlayarak o alandaki yeni güzel yerleri ve aynı şekilde çekici yerleri belirleyerek çekimlerini yapıyor. Şebnem sürekli üst baş değiştirerek, sürekli yeni bir bölüm sunuyormuş gibi yalancı bir kurmaca program sunuyor. Şoför en iyi yaptığı iki şeyden biri olan, uyumayı iki katlı çardağın, üst katında yeşilliklere ve göle bakan bir alanında gerçekleştiriyor.

Ben ne mi yapıyorum?

Ben bir orada bir buradayım. Şebnem’in üstünü düzeltme, üzerindeki mikrofonu ayarlama, kameramana yardımcı olma, Aslıhan Hanım’a sırt masajı gibi çeşitli işlerle meşgul oluyorum. Yani kısaca bir stajyerden beklenildiği gibi; her yerde ve hiç bir yerdeyim. Her işe yarıyorum ama hiç bir işe yaramıyorum. Bir ara tombul Aslıhan Hanım’ın kolunu ısırsam mı acaba gibi düşünceleri de kafamda atmaya çalışıyorum. Neyse ki bu yoğun iş temposunda bir mola veriliyor. Ve bu fantezilerim son buluyor. Başım çok ağrımaya başladı. Ben hariç herkes halinden memnun. Niyetliler zaten niyetli, ruh gibiler. Niyetli olmayanlarda zaten her istediklerini istedikleri zaman yiyip içiyorlar. Herkes kendi doğrusunu yaşıyor yani. Bir tek ben ne havadaki kuşum ne de göldeki balığım. Ne olduğum belli değil. Ondan da çekiyorum.

Mola da kadınlar yine bir şeyler yiyorlar. Ben birazcık dart oynuyorum. Ama sonra var olan az enerjimi de buna harcamanın iyi bir fikir olmadığına karar veriyorum. Bu beni zaten çok susattı. Dilim damağım kurudu. En iyisi çardakta uyuyan şoförün ve moladayız diye de ona eşlik eden kameramaın yanına gitmek. Yani; niyetlilerin safında olmak. Kadınların yanında olup acı çekemeyeceğim, onları izleyerek. Acaba ne yiyorlar?

  • Abi selamun aleyküm. Ne güzelmiş buranın manzarası böyle. Sağında göl, solunda orman. İç içeler.

Kış uykusundan kalkan şoför şöyle bir başını olduğu yerden kaldırıyor.

  • Evet hakikaten de güzel. Yüce Rabbım neler yaratıyor. Çok şükür ki bu güzellikleri bizlere sunduğu ve bizimde görebildiğimiz için.
  • Sorma be keke. Kim bilir ne güzel meyve verir şu ağaç.
  • Hangi ağaçmış o abim?
  • Şurada. Şu elma ağacının yanında, ufak bir fındık ağacı var. Orada fındık var zaten çıkmışlar. Ben ceplerime doldurdum valla, akşam iftar olunca yiyeceğim.
  • Orada şu anda fındık var yani öyle mi? Ee bende alayım o zaman ya ceplerime. Durun abi ben gidiyim de bir yaratan neler yaratmış ona bakayım. Ben de iftarlık alayım. Geliyorum abi hemencecik.

Karşımda. Karşımda duruyor fındık ağacı. Henüz mola bitmedi. Ağacın kocaman reçineli gövdesine vücudumu yüklüyorum ve aşağıya fındıklar düşmeye başlıyor. Bazıları ayarsız düştüğü için yandaki göle düşüyor. Ama bazıları resmen avucumun içinde. Onları hemen cebime sokuşturuyorum. Ve tuvalete gitmek için Aslıhan Hanım’dan izin alıyorum. Git tabii ki diyor. İzin veriyor rejimiz. Aldığım en güzel izinlerden oluyor bu, ve kadıncağızın kolunu yeme fanzetimden dolayı utanıyorum, gülümsüyorum kendi kendime.

Otel çalışanlarına acemi bir selam veriyorum ve kendimi tuvalete kilitliyorum, içerideki. Allah’ım affetsin ama, zaten tutmadığım yalancı orucumu fındık ve musluk suyu ile bozuyorum.

Fındıkları hızlı hızlı kırıp kırıp ağzıma atıyorum. Üstüne de hiç bir şekilde güvenmediğim musluk suyundan içiyorum. Minik minik ama. Resmen çarmığa gerilmiş İsa’ya, askerler tarafından verilen sirke-su karışımı bir bezi onun dudaklarına sürmesi gibi. Sadece sürüyorum. Çünkü zehirlene de bilirim. Her şeyi düşünmem lazım. Bir yalan, belkide sözüm ona, mecburi hatta ve hatta kesimlerce düşünüldüğünde zaruri bir yalan sonucu zehirlenmek de istemem musluk suyundan.

Resmen hiç doymadım. Sadece yalancı orucumu, kendime yakışacak rezil bir şekilde bozdum ve zerre kendimi iyi hissetmeyip, doymuş değilim. Zaten tuvalette bozulan oruçtan hayır mı gelirmiş?

Mola bitiyor. Ve çekimler hız alarak devam ediyor çünkü yavaş yavaş yola çıkıp, iftara anca yetişmemiz gerekiyor. Ben aralıklarla rejimizden izin alıp tuvalette fındık yemeye ve musluk suyu içmeye devam ediyorum. Azar azar ama. Otel’deki çalışan adamlardan bana 5 litre su verin dememek için kendimi zor tutuyorum. İçer de kimsecikler beni görmeden bunu içebilirim aslında ama, yapamıyorum. Çünkü onlarda beni niyetli falan biliyorlar olabilirler. Ya da ben onlara da öyle görünmek istiyor olabilirim. Bunun beli bir nedeni yok. Buraya kadar zaten bunun nedenini anlamadıysanız, hikayenin de geri kalanını okumanıza aynı şekilde gerek yoktur.

Çekim, mola, dart, uyuma, uyanmak, fındık ağacı, musluk suyu, çardak, yeşillik, göl, reji, susmak bilmeyen Şebnem, Hit Türkçe şarkılar, Serdar Ortaç’dan “ne olur gitme, ufak tefek şeylere kızıp gitme”, tekrar reji, kameraman, bum cubuğu, çay saati molası ve güzel kokulu kurabiyeler, temiz su, go-cut çekimleri, veeee; ah!!!

Fuat Gürül Bey’in odasında unuttuğum sırt çantam! Onun içinde su ve yiyecek vardı. Annem kesin koymuştur. Kesin. Bunun henüz ezanın okunmasına 4 saat kala aklıma gelmesi daha da kötü oldu. Çünkü artık ulaşabileceğim bir hedefim, kurtarıcı bir ilk yardım çantam varken; o benden çok uzaklarda Mali’nin şov yaptığı oda da sakince duruyor. Ve ona ulaşmama henüz daha çok var.

Of!

İnanmazsınız, dönüş saati bir şekilde bu cenderenin arasından çıkıp geliyor. Dönmeye çok hevesliyim. En azından sırt çantama ulaşabilirsem, oradaki ne varsa onları yiyebilirim ve eve kadar beklemek zorunda kalmam diye düşünüyorum. Bu yemek, bana mutluluk veriyor. Bir sütlaçı tatlı yapan şey, ona ulaşamamaktadır. Yemesi değil aslında. Arabaya, geldiğimiz düzenle, geldiğimizden çok yorgun bir şekilde oturuyoruz. Rejimiz, Aslıhan Hanım elimize sağlık güzel oldu diyor. Şoförün gözleri kıpkırmızı kış uykusundan kalktığı için ve yola çıkmaya hazır. Kameraman terli. Ben ondan daha da terli. Sanırım bugünün tek güzel şeyi, fındık ağacından sonra, Şebnem’in yorgunluktan kafasının benim omzuma düşmesi oluyor.

Bende açlığın ve susuzluğun, yalancı bir Müslüman olmanın bana verdiği yetkiye-özgüvene dayanarak onun elini tutuveriyorum. Heyecanım, adrenalinim beni dinç tutuyor. Açlığımı unutturmaya çalıştırıyor. Gün boyunca beni beğenen ama benim resmen açlık savaşıyla mücadele ettiğim için görmediğim bir çift göz mü vardı yoksa? Ya da sadece bu tatlı yorgunluk; rahatlamanın ve dinlenmenin tanrıçası Pasithea’nın küçük bir oyunu mudur bilinmez.

İstanbul trafiği geldiğimiz saatten de daha kötü, dönerken. Yanımda Aslıhan yine elma yiyor. Şeker hastası olduğu için. Bütün gün hasta diye yemediği şey bırakmadı otelde. Evet Aslıhan diyorum artık ona çünkü açlıktan gözümün dönmeye başladığı anlar gelmekte.

  • Abi şu arabayı yan şeritten mi sürsen? Emniyet şeridinden?
  • Aslıhan abla sen de Allah rızası için, az şapırdat şunu.
  • Kameraman hey hey horlama be başım çatladı.
  • Sen uyuyabilirsin Şebnem’im.

Gördüğünüz gibi yalancı oruç kafam başıma vurdu ve araba içinde artık kurumuş terimle birlikte terör estiriyorum. Onlarda sağolsunlar, hem gencim hemde oruç başıma vurmuştur diye saygı duyarak idare ediyorlar. Artık bayılmanın eşiğine gelmek üzereyim. Bir ara çok fazla arıza yapınca kameraman beni bozuyor, hemde kızın yanında. “Yaramıyorsa tutmaycan kardeşim sus artık” falan diye. Ama o da oruç kafasında. Hak veriyorum.

Sonuçta herkes herkese saygılı olma kararı alıyor ve oluyor da, çünkü görünen o ki tutan da tutmayan da birbirlerine hak veriyorlar, halden anlıyorlar. Tutmayanlar tutanlara saygı göstermeli. Tutanlarda, tutanlara saygı göstermeli. Ama ya tutanların tutmayanlara göstereceği saygı? Herkesin içini Allah bilmez mi? Neden dinde zorlama olmasa da bazılarımız varmış gibi yaparak benim gibi bir sürü yalancı oruçlu kişi doğuruyor? Kız yüzümü okşuyor sakin ol falan diyor, ben bu konuşmaları serzenişe dile getirirken. Oruçluyum işte kızım falan diyorum. Kafam attı diyorum. Tam Müslüman ve sinirli bir erkek kimliğine bürünüyorum.

Fındıkların etkisi yeni yeni kendini gösteriyor.

Ama;

Sanırım vicdanımın etkisi daha çok ön plana çıkıyor, gözlerim doluyor.

Bu gün ne yaptım ben? Ne olduğumu bile anlamadan, anlasam bile bunu saklayarak, oluşturduğum yeni bir yalancı benlik bedeninde; kaybolmuş salak bir ruhtum işte. Baskı altında.

Kanal D binasının önüne geliyoruz. Gözüme nedense şu anda çok itici geliyor bu bina. Gri, gri, gri ve gri renkten oluşuyor. Can sıkıcı buluyorum. İlk girişteki robot bakışlarım, kendini kopyalayan davranışlarımın hiç biri yok artık. Gayet terim üstümde kuruyan herhangi bir insan kadar rahatım. Araba park etmeden kendimi Şebnem’in üzerinden dışarı atıyorum. Kapıyı açıyorum. Halen Uğur Dündar Bey’i Subway’in orada görmek aklımı karıştırsa da, bu sefer buna kafa yormuyorum. Hemen içeri giriyorum binadan. Merhaba merhaba diyerek katları arşınlıyorum. Son kalan enerjim, susuzluktan kurumuş ve çatlamış olan dudaklarım ve kursağımda ki açlığımla odaya ulaşmaya çalışıyorum.

Odalar görüyorum. Reji odaları, kanalların kendi yayınlarını yaptığı odalar. Ve diğer kurgu odaları. Fuat Bey’in odasına gitmeden, ve çantamın içindeki hazinelere ulaşmadan, size yukarıdaki bahsettiğim gibi, sütlaçı yemeden önce bu odalara bakmak istiyorum. Zaten az kaldı özgürlüğüme diye düşünüyorum.

Odalarda Beyazıt Öztürk kızgın gözüküyor, bana ne sizin iftarınızdan o saate yayında live olmamız gerek diyor. Bir başka kanal odasında Cüneyt Özdemir var, çaktırmadan viski yudumluyor ve yayın akışına uygun bir şeyler söylüyor. Bazı kameramanlar çaktırmadan su içiyorlar. Bir yan odada bir kadın Tay TV de atlar hakkında çok önemli şeyler söylediğine inanan bir tonda bir şeyler aktarıyor. Göğüsleri ağzına kadar açık bir dekolteyle. İzleyenlerin aklını karıştırıyor. Oruç tutuyormuş kendisi, bunu sonradan onunla bir sohbet arasında konuştuğum başka bir günde öğreniyorum. Ya da tutmuyor ama o da bunu saklıyor, bilemeyiz. Okan Bayülgen’i görüyorum, puro içiyor. Selam veriyor, sağa sola. Zühal Topal’ı görüyorum. Çok içten gülüyor midem kazındı biraz fındık fıstık getirin diyor. Cebimden olanı ona veriyorum o anda denk geldiğimiz için, buyurun Zühal Hanım diye. Kadın şaşırıyor bu tepkiye ama bozuntuya vermiyor. Sağ ol diyor. Nihat Hatipoğlu’nu görüyorum. BU DÖNEMİN flash ismi. Hazırlık yapıyor, canlı bir iftar programı sunacak kendisi. Çevresindeki kameramanlar da ne su içiyor, ne de bir şeyler atıştırıyorlar diğer odalardaki gibi. İnsanlar kişilere göre şekil alıyor, kendileri koruyorlar desek yeridir.

Daha bir çok insan ve ruh görüyorum. Herkes programlara hazır. Odaya, hedefe, sütlaca ulaşıyorum.

Tahmin edin ki ne oluyor, çantam oda da yok. Odanın kapısı kilitli. Buzlu camdan içeri bakıyorum ve çantamı göremiyorum. İftara az bir vakit kaldı ve ya çantamı parsel parsel arayarak geçireceğim ya da eve döneceğim. Taksi ile dönmek iyi olur. Servise binersem bir de orada beklemek durumunda kalacağım diye düşünüyorum. Hemen gerisin geri, kayıp ruhların arasından geçerek çıkış kapısına gidiyorum ve zar zor bir taksiyi çeviriyorum. O da beni almak istemiyor çünkü iftara ailesine yetişmesi lazımmış, ama yapma etme ben de iftara aileme yetişmem lazım deyince, kıramıyor mumin kardeşini.

Vites ata ata, herkesin önüne geçe geçe, oruçlular olarak hak yiye yiye evime geliyorum. Hadi Allah kabul etsin diyorum o da bana aynısı diyor ve gaza basarak tozu dumana katarak geri dönüyor.

Eve giriyorum kapıları yumruklayarak artık geriye kalan son enerjim ve yalancı ruhumla.

  • Anneeeeeeeeeee su ver bana su su su!
  • Dur evladım daha 3 dakika var. Zaten yan komşu bizi çağırdı oraya gidiyoruz iftara.
  • Peki ben de geleyim o halde.

Babam lafa giriyor;

  • Sen niyetli misin ki?

Cevap vermeden, veremeden artık sürünerek yan komşunun 14 no.lu kapı zilini çalıyoruz. Kapıyı hemen açıyorlar. Demir kapı ağır ağır açılıyor, sabrım azalıyor. Her şey yavaşlamaya başladı. İnsanlar, kelimeler, ben, onlar, daha çok ben.

  • Ee geç kaldınız hadi hemen sofraya oturun ellerinizi yıkayıp. Az kaldı birazdan okunur.
  • Tabi Nursel Hanım’cım. Hadi geçin.

Diyor annem babamla bana. Hepimiz yerlerimizi alarak miss gibi resmen kuş sütünün eksik olmadığı masaya oturuyoruz. Nursel teyze, eşi, çocukları ve biz hazırız. Tavuğu gözüme kestiriyorum ve peynirli salatayı. Ama önce su içmem lazım hemde 10 litre kadar, bir şey yemesem de olur. Ya da tavuğu bırakıp şu pazılı, tulumlu boşnak böreğine mi dalsam diye düşünürken kapı acı acı çalıyor. Ve ağır çekimde demir kapı tekrardan açılışa geçiyor.

Tam ezan okunduğu sırada gelen bu şansı kişi, tanrı misafiri; Fuat Gürül Bey oluyor. “AA dayı hoş geldin buyur geç, tam da şimdi ezan okunuyor bu ne güzel sürpriz, komşuda burada” diyor. Nursel Hanım teyze.

Onunla göz göze geliyoruz ve resmen birbirimizi hiç tanımıyor ayağına yatmayı seçiyoruz. TV de açık olan Kanal D’den sanal müezzin mikrofonu eline alıyor:

Allah’ım, senin rızan için oruç tuttum. Sana inandım, sana sığındım. Senin rızkınla orucumu açtım. Hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete. Ey bağışlaması bol Rabbim, beni, ailemi, devletimi, milletimi ve bütün inananları koru. rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden.”

Nursel Hanım’ın eşi Bülent Bey;

  • Hadiyin Allah kabul etsin!

Fuat Gürül Bey de buna eşlik ederek sessizce “zorlandık ama çok şükür sonu güzel oldu” diyor

Babam kulağıma çaktırmadan, ben oruçlu değildim, annende değildi diyor.

Aynı anda Bülent amca da Nursel teyzenin kulağına belkide benzer bir şey fısıldıyor, babamın benim kulağıma söylediği şeyi duyup; muzip ve mağrur bir tavırla, bıyık altından gülerek. Fuat Gürül Bey’i bir gülme tutuyor. Kahkahalar resmen bu kutsal anı bozuyor.

Evet belki de kimsenin tutmadığı ama herkesin birbirini tutar sandığı, bu kutsal anı. 1.5 litrelik suyumu ağzımdan kanarcasına döküle döküle içip bitiriyorum. Ve nefes almak için duruyorum. Neyseki “O” herkesin içinden ve dışından geçeni biliyor diye düşünüyorum. Ayağa kalkıp bütün içimden geldiği şekliyle boğazımı temizleyerek, bağıra bağıra sessizce bir çığlık atıyorum:

  • Ben oruç tutmuyordum.

--

--

Kelimelerin gücüne inanan “Türkçe Yayın” içerik üreticiliğini desteklemek amacıyla yazarlara ve okuyuculara gönüllü destek sunan, kolaylaştırıcı bir yayındır.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store