Doğan Aydın
Oct 21, 2017 · 3 min read

Sade bir yaşam, sade bir hayat, sade bir iş, sade bir doğum günü, sade bir düğün, sade bir inanç mümkün mü ?

O kadar büyük bir pazarlama aktivitesinin içinde son kullanıcıyız ki, çarklar sade olmamamız ile dönüyor ve bu sıkışık hayatlarımız ile bunu kırmamız pek mümkün değil sanırım.

Tüm sistem büyüme endeksli varlığını sürdürüyor. Bu şirketler için de böyle, insanlar için de.

Bir girişim kurdunuz, ilk adımlarını attı ve son kullanıcıya ulaştı diyelim. İlk müşterinizi buldunuz. Peki bu girişimin yaşaması için ne gerekli? Öncelikle sürdürülebilir bir gelir. Bunu mümkün kılmanın başında, daha fazla müşteri geliyor. Madem öyle, sizde başlıyorsunuz daha fazla müşteri kazanmak için kapı kapı gezmeye ya da dijital medyayı kullanmaya. Siz müşteri kazanıyorsunuz, müşteri kitlenizi artırıyorsunuz, peki bu durumda rakipleriniz ne yapıyor. Onlar da benzer şekilde müşteri kazanmaya çalışıyor. Sizin onlardan aldığınız gibi onlar da sizin müşterinizi elinizden almaya çabalıyor. Yani ortada bir pasta var ve bu pasta üzerinden daha fazlasını kapmak isteyen firmalar var. Nasıl daha fazlasını alacaksınız? Diğerinin pastasından parça kaparak, yani büyümeniz lazım. Aksi durumda diğer taraf sizin parçanızı alacak.

Ne demek istiyorum: İstesenizde istemesenizde daha büyümeniz lazım. Pastadan daha fazlasını almanız gerekiyor. Aksi durumda diğeri sizin payınızı alacak ve sizi silecek.

Aslında denklem basit bir noktayı vurguluyor. BÜ-YÜ-ME-Lİ-SİN.

Daha fazlasını istemelisin, bunu hayatta kalmak için istemelisin. Daha fazla üretmeli, daha fazla tükettirmelisin. Bunu pasta içindeki ya da pastanın dışındaki müşterileri tüketmeye teşvik ederek yapmalısın.

Peki bu şirketler için tamam da, insanlar için nasıl bir alaka?

Şirket dediğimiz aslında insanlardan oluşan bir grup, konuya şirkette çalışan insanlar olarak bakıldığında, şirket yaşamalı ki insan yaşasın. Diğer taraftan bireysel insanlar olarak baktığımızda da pek bir fark yok. İnsanlar da bir bakıma şahıs şirketleri gibi. İnsanların işlerinde sattıkları şey: Zaman, kendi zamanları. Zamanlarını daha değerli satmak için daha yüksek maaşlı çalışmaları gerekiyor. Bunu yapabilmenin ilk yöntemi: Pozisyonlarını yukarıya taşımak. Ancak yukarı taşınacak pozisyon bir iken, talibi birden çok kişi oluyor. Dolayısı ile pozisyona ulaşmak için insanlar bir şekilde birbirlerini zedeliyor ve kendilerini öne çıkarmaya çalışıyor.

Bu, şirketler ya da zamanını satan insanlar tarafı. Diğer taraftan üretilen ürünü tüketen insanlar olarak biz, garip bir şekilde bu tüketim çılgınlığının karşı tarafında değil, aynı safındayız.

Bugün yürüyüş yapacağım diyip dışarı çıksanız muhtemelen yanınıza almanız gereken bazı şeyler şunlar olacaktır:

  • Yürüyüş için özel spor ayakkabı
  • Yürüyüş için özel t-shirt
  • Yürüyüş için özel short
  • Yürüyüş için özel çorap
  • Telefonunuz
  • Kulaklığınız
  • Telefonunuz iPhone ise kulaklık için dönüştürücü
  • Telefondan dinleyeceğiniz şey bir podcast ise internet paketi
  • Yürüyüşünüzü kayıt altına almak isterseniz ilgili mobil uygulama, internet
  • Telefonu aldınız ancak nasıl taşıyacaksınız? Telefonu kolda taşımak için gerekli aparat.
  • Para harcarım diye cüzdanınız
  • Eğer akıllı saat kullanıyorsanız saatiniz.
  • Terinizi silmeniz için havlu bileklik

Oldu mu size basit bir yürüyüş, sadelikten uzak kompleks bir hazırlık süreci. Bunların hepsi gerekli mi? İhtiyaç mı? Aslında hiç biri olmadan da yürünmez mi?

Bu ihtiyaçı üreten ve ihtiyaça çözüm bulanlar şirketler. Biz de bu ihtiyaçların tüketicileriyiz.

Şunun cevabını bilmiyorum: Bunların hepsi gerçekten ihtiyacımız mıdır? Ya da başka bir ifade ile bu ihtiyaçlar gerçek olmanın dışında, bizim adımıza iyi şeyler midir. Yani yürüdüğün güzergahın kaç kilometre olduğunu kayıt altına almak ya da yürüyüş için üretilmiş özel çorap giymek iyi midir? Konuya bireysel konfor ve çıkarın dışında doğanın faydasına yönelik bakılacak olursa bu üretimin, tüketimin doğa için, insanlığın geleceği için iyi midir?

Hayvanlardan Tanrılara — Sapiens kitabında Yuval Noah Harari’nin güzel bir tespiti var. İnsanoğlunun tarımı bulması insanlık adına iyi bir devrim midir yoksa bir lanet mi? Evet insanoğlunun avcı toplayıcı olma zorumluluğunu kaldırdı ve belirli bir bölgede güvenli bir şekilde yaşamasına imkan sağladı ancak bu onun adına iyi mi oldu? Sanırım onda da bunun cevabı yok.

Basit bir üretimden, üretilen mahsülden daha fazlasını elde etme çabası, fazlayı depolayabilme, depolanan mahsülü depolayacak yerin ihtiyacı, fazla mahsülü satacak satıcıların ihtiyacı, malın satış için ulaştırılması, bozulmadan varlığını sürdürebilmesi ve kendi malını satabilmek için başkasının müşterisini kazanma ihtiyacına giden bir yol.

Hepimiz sonsuz büyüme hevesimiz ile son noktaya doğru yol alıyoruz. Bu şekilde sadelikten bahsetmek pek mümkün değil sanırım.

Benzer soruya, Koray Candemir’in çok sevdiğim “sade” şarkısı ile yorumu:

Saygılarımla,

Doğan Aydın

Eklemek isterseniz:

Linkedin Profilim: https://www.linkedin.com/in/doganaydin/

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Doğan Aydın

Written by

Software developer, CTO, History book lover, Cyclist, EU4 and HIO4 video games fan, Junior writer, Traveler

Türkçe Yayın

Düşünce ve fikir hürdür. 'Türkçe Yayın' her düşünce ve fikri duyurmayı amaçlayan özgür blog platformudur.

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade