Tanısan Seversin Aslında…

Görsel kaynak: https://theconversation.com/how-trees-communicate-via-a-wood-wide-web-65368

Günlük hayattaki kullanımının karşılığını pek sevmem aslında bu iddianın. Ne var ki, insanın tanıdığına karşı enazından tahammül noktasındaki etkisi açısından hakkı var!

Tanıdığımız insanlara karşı çok büyük bir genelde; daha duyarlıyız, daha anlayışlıyız, daha vicdanlıyız, daha yardım severiz. Bire bir tanımasak da hikayesini dinlediğimiz insanlar için de geçerli bu. Elbette hikayesi iyi(likle) yazılmış insanlar için…

Doğayla olan kavgamızı tatlıya bağlamak için de faydası olur muydu onu daha iyi tanımamızın? Mesela, sana bana yakınlığında “onların da canı var” bilgimizden öte çok gidemediğimiz ağaçları bir gün birbirleriyle konuşurken görsek, göç edişlerine tanık olsak, korkularına, sevinçlerine, sevişmelerine şahit olsak… Onları gerçekten tanısak sever miydik aslında?


Almanya’da Orman Müdürlüğünde yirmi yılı aşkın süre memur olarak çalışan Peter Wohlleben, memurluktan sonraki hayatını da bir köyde, köylülerce ona tahsis edilen ormanlık bir alanı yöneterek sürdürmüş. Ağaçlara olan aşkı, merak ve tecrübeleriyle de birleşince “Ağaçların Gizli Yaşamı” adı altında harika bir eser ortaya çıkararak, hepimize büyük iyilik yapmış. Bu sene başı itibariyle Türkçe’ye de çevrilen kitaptan alıntılayacağım aşağıdaki birkaç hikayeden sonra dahi karşına çıkan ilk ağaca muhtemelen dünkünden farklı bakacaksın.


Afrika savanındaki zürafaların, şemsiye yapraklı akasyaların yapraklarını yemeye başladıktan sadece birkaç dakika içerisinde bu akasyaların yapraklarına zehirli maddeler pompalayarak zürafaları kendilerinden uzaklaştırdıkları bilgisine epey şaşırmıştım. Ama bu zehirli madde yanı sıra komşu ağaçlara kriz durumunu haber vermek için uyarı niteliğinde bir gaz salgıladığını da öğrendiğimde şaşkınlığım hayranlıkla birleşmişti. Komşu akasya bu mesajı alarak, zürafa daha kendisine gelmeden yapraklarına zehirli maddeyi pompalayarak kendini güvene alıyormuş. (Zürafa da aç kalacak değil elbette, o da öğreniyor! Bu mesajı alması zor bir noktadaki, uzaktaki ağaçlara doğru yöneliyor yaprak ısırığıyla acıyı hissettiği an. Hatta rüzgarın ters yönündeki ağaçlara yöneliyor. Çünkü akasyaların bu mesajı esintiyle arkadaşlarına ilettiğini de biliyor!)

Bu yetenek akasyalara has bir yetenek de değil; kayın, ladin, meşe gibi birçok ağaç türünün aynı güce sahip benzer yetenekleri var. Ve birçok farklı iletişim teknikleri…

Mesela iletişim için yalnızca rüzgara/havaya da mahkum değillermiş. Kök uçlarındaki mantarsı ağlar aracılığıyla yollardaki kimyasal sinyallerle de birbirini uyarır ve hava nasıl olursa olsun bu ağlar ile iletişimlerini sağlarlarmış. Yanısıra bu ağlar ile sadece kimyasal bileşenlerle değil, saniyede bir santimetre hızla ilerleyen elektriksel uyarılarla da iletişime geçerlermiş. Bilim dünyasınca “Wood-Wide-Web” olarak adlandırılmaya başlanan bu iletişim ağında mantarlar fiber optik internet kabloları gibi işlev görüyormuş. Bir çay kaşığı orman toprağı kilometrelerce örgü içeriyormuş ve tek bir mantar asırlar içinde kilometrelerce kare alana yayılıp koca koca ormanları birbirine bağlayabiliyormuş. Bu mantarsı bağlar, bir ağaçtan diğerine sinyaller taşıyarak, ağaçların; böcekler, kuraklık ve diğer tehlikeler hakkında haberleşmesini sağlıyormuş. Henüz gizemi tam olarak çözülemese de, seslerle iletişime geçtiklerine yönelik dahi önemli bulgular elde edilmiş. Laboratuvar ortamında tahıl fideleri (ağaçları laboratuvar ortamına taşımak mümkün olmadığından yakını olarak tahıl fideleri seçilmiş) üzerinden yapılan bir deneyde, 220 Hertz’de fide köklerinin sese tepki verdiğini ve köklerin uçlarını sesin yönüne çevirdiklerini keşfetmişler.

Ağaçların zayıf ve güçlü taraflarını kendi aralarında eşitlemesi, çoğalmayı en az bir sene öncesinden planlamaları, üreme için ihtiyacı olan enerjiyi doğru kullanabilmek için yapraklarını dökmeleri, susadıkları zaman çığlık atmaları, bahar aylarında ağaca stetoskop dayadığınızda içtiği suyun sesini dahi duyabilecek olmanız, ölmüş ve yere sere serpe uzanan bir ağacın dahi uzun yıllar hayvan ve bitki türleri için vazgeçilmez oluşu, sincapın sonra yerim diye sağa sola gömdüğü meşe palamutlarını nereye gömdüğünü unutmasının aslında meşelerin çoğalması için ihtiyacı olanı onlara vermesi, ağacın üst üste belirli bir ılık gün sayısını sayarak baharın geldiğine emin olması, göç etmeleri ve daha onlarca davranışı onları bize daha yakın hissettirmeleri için yetmez mi?


Kuşkusuz onları daha iyi tanımanın birçok bünyede onlara bakışı değiştireceği kesin. Ama tanıtımlarını haklarında yazılmış bir kitapla ve makalelerle yeterince kişiye ulaştırmak pek mümkün değil. (bknz. okuma oranları)

Bu noktada da 25 yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra köyüne, Artvin Macahel’e dönen ve arıcılık ile uğraşmaya başlayan Fehmi Avcı ilham veriyor. Aşağıdaki yaklaşık üç dakikalık hikayesinin bir yerlerinde şöyle bir isyanı var Fehmi Avcı’nın

İsraf çok kötü bir şey, etmemek lazım! Otele açık büfeye gittiğin zaman dolduruyorsun tabakları, sonra yarısını bırakıyorsun. Öyle yok! Yiyebildiğin kadar al, bir daha git al kardeşim, çöpe yok.
Çünkü bir arı ömründe 1 gram bal yapar!

Arının bir ömüre yalnızca bir gram bal yaptığı bilgisine, o açık büfelerden bal alırken hemen yanına iliştirilmiş bir levha üzerinde rastlasak sanki elimiz o tüm cömertliğini bir kenara bırakırdı.

Ve ağaçların o muhteşem uygarlığından harika bilgileri de yaşamın içine katmamız, hem onlara hem bizlere çok iyi gelirdi kuşkusuz.

Podcast| Youtube | Slack | Facebook | Twitter | Instagram | Kodcular

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.