Teşekkürler, Yine Bekleriz

Önce yüzüne çarpan damlaların serinliğini hissetti; üzerine yattığı sol kolunun uyuşukluğuna aldırmadan ve gözlerini dahi açmadan uzanıp pikesini üzerine çekti. Tekrar uykuya dalmak üzereyken bu sefer yağmur damlalarına belediye işçilerinin yol kazma çalışmaları eşlik etmeye başladı.

Üç haftadır balkondaki eski kanepede uyuyordu ama buna ilk kez o sabah pişman olmuştu. Normalde, miladı dolunca yazlığa gönderilen eski ev eşyalarını ailesi ona gönderiyordu; bu kanepe de nice altın günü görmüş, eski model, desenli kumaşı köşelerinden zımba ile tutturulmuş kanepelerdendi.

Yağmurun ve belediye işçilerinin durmayacağını anlayınca kanepeden doğrulup önce pencereyi kapattı. Banyoya gidip de yüzünü yıkamasını gerektirmeyecek kadar ıslanmıştı suratı. Saç diplerini iyice kaşıdıktan sonra balkondan salona geçti. Genel milli mimari anlayışın aksine, kiracı olmasa, salonu hiç düşünmeden balkona katabilirdi. Salona girdiğinde televizyonu açık unuttuğunu görüp iki gün önceki mesai parasının o gece ki elektrik faturasına gideceğini anladı.

Hemen her sabah olduğu gibi çalıştığı kafeye geç kalmamak için on beş dakika içerisinde evden çıkması gerektiğinden eline ilk gelen gömlek ve pantolonu giyerek dışarı fırladı. Otobüs, metro, metrobüs ve sonra tekrar otobüse binerek işe ulaştı.

Son iki aydır, işe artık hevesli şekilde gidiyordu. Bunda ne patronunun, ne yaptığı işi sevmesinin bir etkisi vardı. Tek bir müşteri onu sadece işe değil hayata da bağlamıştı. Sadece kahve ve kahvaltılık bir kaç sandviçin satıldığı kafede üç yıldır çalışıyordu ve “o”na kadar, tek bir müşteriye dahi siparişini gülerek teslim etmemişti. Bu durumun, patron ve iş arkadaşları da farkındaydı ancak artık daha çok tebessüm ettiği için patron, sık sık diğerlerinin vardiyalarında da çalıştığı için de iş arkadaşları ona hiç laf etmiyordu.

İlk karşılaştıkları gün kızın siparişini alırken “İsminiz?” diye sordu. “Rüzgar.” dedi kız da; ama o kızın gözlerine o kadar dalmıştı ki, kalem elinde kalakaldı. Birkaç saniye sonra sessizliği Rüzgar bozdu; “İsmimi bardağa yazacak mısınız?” dedi tebessüm ederek.

“Ben senin ismini şu an kalbime yazdım! Sen bana orta boy karton bardağa isim yazmamamın hesabını soruyorsun güzellik!” diyerek tezgahtan atlayıp kızın ince beline sarılmak ve; “Ailen ileri görüşlü değilmiş, sana Rüzgar adını koymuşlar ama fark edememişler ki sen nereden geçersen; karada kasırga, denizde girdap olur. Kara gözlerinde kim bilir kaç kişi hayatın anlamını ararken kaybolmuştur!” diye devam etmek istedi; fakat tabi ki yapamadı.

“Doğru ya, çok pardon Rüzgar Hanım, hemen yazıyorum isminizi, siz şöyle sıranın sonuna doğru buyurun.” diyebildi.

O günden sonra da her gün onu beklemeye başladı.

Bu hayatta iki eylemin insanı ayakta tuttuğuna inanıyordu; biri özlemek diğeri beklemek. Ona göre hep bir şeyleri bekleyip, o her neyse, ona kavuşunca da o şeyi özlemeye başlıyordu insanlar. Eleştirdiği kaç kişi varsa, Rüzgar’ın adını bardağına yazarken hepsini kendi bünyesinde toplamıştı.

Evden çıktıktan bir buçuk saat kadar sonra işe vardı. Kasa henüz açılmamıştı. Gömleğinin üzerine iş yerinin önlüğünü giyip kasaya geçti. Kafede satılan ve herkesin çok sevdiği meşhur kurabiyelerin aşçısı Buse, her sabah olduğu gibi ona, yani Mert’e, çikolatalı kurabiyelerinden bir tane getirip verdikten sonra tebessüm ederek mutfağa döndü.

Mert kurabiyesinin tadını çıkarırken tatsız Sedat’ın sesi sabahına doğdu; “Ee Mert, Rüzgar bayağıdır gelmiyor. Buse’nin sana olan ilgisi de malum. Artık başka seçeneklere mi odaklansan?” dedi.

  • Ne diyosun oğlum! Ne ilgisi. Saçma sapan konuşma.
  • Ne demek ne ilgisi. Buse’nin senin dışında kimseye kurabiye getirdiğini filan gördün mü?
  • Ben kasadayım diyedir oğlum o. Ben satıyorum sonuçta o kurabiyeleri; ben kendim yemeyeceğim şeyi halkıma nasıl satarım ha?
  • Salak salak konuşma. Bana bir bardak su bile vermedi elleriyle. Hatta iki hafta önce su istediğimde sebil yerine musluktan doldurup getirdi. Aç gözünü oğlum kafasız mısın?
  • Ya Sedat… Bir şey demek istemiyorum. Konuştukça kurabiye parçaları da saçılıyor ağzımdan ama senin ben ağzına sıçayım birader. Geç işinin başına uğraşma benimle.

“Ya doğru söylüyorsa?” diye içine kurt düşmüştü. Eğer öyleyse artık Buse’nin kurabiyelerini alıp yememesi gerekiyordu ancak bir taraftan da kendi yemediği kurabiyeleri halka yedirme fikri onun bütün etik tabularına havan atışı gerçekleştiriyordu. Sedat, sessizliği tekrardan bozdu;

  • Mert, Rüzgar gelmeyeli ne kadar oldu? Bir şeyi teyit etmek istiyorum da.
  • Bu sabah itibarıyla on gün dört saat kadar oldu. Neyi teyit edeceksin?
  • Tamam ettim abi. Sen ruh hastasısın.

“Evet. Annem babam değil ama ruhları akraba olacak ki; çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerimin hepsinde ruhum hasta ve yaralıydı. Belki bir rüzgara ihtiyacım vardı ama nemden kavrulduğumuz yaz günleri gibi, perdeleri azıcık oynatacak bir rüzgar bile esmedi betonarme gönlümde çoğu zaman.” demek istedi; sonra bu diyeceklerini Sedat’ın anlamayacağını fark etti;

  • Ya hadi bi siktir git Sedat.

dedi.

Müşteriler gelmeye başladı. Rüzgar dışında herkes onun için birer kahve bağımlısından farklı değildi. Yoğun bir gün oluyordu. Akşam üzeri saat dört gibi vardiyasını devredeceği Hakan, öğlen mesaj atarak kendi yerine de çalışıp çalışamayacağını sordu. Mert de kabul etti. Sonuçta orada durduğu her dakika olasılığı arttırıyordu.

Gün boyu gelmedi.

Akşam vardiyasında çalışan sayısı ikiye düşüyordu. Mert ve Sedat’tan vardiyayı devralan Ahmet dışında kafede kimse kalmamıştı.

Saat dokuz civarı, artık yavaştan kapatmaya hazırlanırken, kapı açıldı. Ağlayarak Rüzgar içeri girdi. Beş on saniye kadar oradaki hiç kimse hareket etmedi. “İyi misiniz?” dedi Mert. “Kapatıyor musunuz? Kahve alabilir miyim?” diye karşılık verdi Rüzgar.

  • Kasayı ve makineleri kapattığımız için kahve veremem ama lütfen buyurun, oturun. Sakinleşin. Su getireyim mi?
  • Yok teşekkürler. Ben gideyim o zaman.
  • Bir saniye, bu şekilde gitmenize izin veremem.
  • Nasıl?
  • Ağlıyorsunuz.
  • Yok yani, ‘izin veremem’ ne demek onu anlayamadım.
  • Eğer beş dakika oturursanız anlatmak isterim. Hem belki siz de anlatıp daha rahat hissedersiniz?

Mert’in korumacı tavrından mı yoksa sadece oturmaya ihtiyacı oluğundan mı bilinmez, kabul etti.

  • Peki, dinliyorum.
  • İzin veremem çünkü siz buraya her geldiğinizde yüzünüzde çok sıcak bir tebessümle geliyorsunuz. İzin veremem çünkü hiç bu saatte ve bu şekilde gelmediniz bu kafeye. Son olarak da kendime bir söz verdim, o yüzden izin veremem.
  • Ne sözü?
  • Son gelişinizden sonra dedim ki; ‘Rüzgar’ın bundan sonraki ilk gelişinde her şeyi söylüyorsun.’.
  • Adımı hatırlıyorsunuz?
  • Evet. İlk gelişinizde içtiğiniz ve içerisinde beşte birini bırakıp izmaritinizi attığınız orta boy amerikano bardağına adınızı yazdığımdan beri… Ben de Mert bu arada.
  • Memnun oldum ama daha ziyade şaşırdım.
  • İnanın, ben de sizin kadar şaşkınım şu an söyleyebildiklerime.
  • Peki söz verdiğiniz şeyler bunlar mı? Yani beni gördüğünüzde söyleyecekleriniz?
  • Değil ama önce sizin sıkıntınız nedir onu çözsek? Siz kötüyken ben kendimden bahsetmek istemem.
  • Madem oturduk konuşuyoruz, ‘siz’ demeyi bırakalım birbirimize. Sıkıntıma gelince; iş yerindeki en yakın arkadaşlarımdan birisinin tayini çıktı, diğer her şeyle üst üste gelince biraz gereksiz bir konuya aşırı tepki verdim, sinirlerim boşaldı. Ben de kendimi buraya attım. Yani özetle önemli bir sorun yok, kısa sürece alışılacak şeyler.
  • Peki. Daha detaylı konuşmak ister misin?
  • Hayır. Seni dinlemek istiyorum.
  • Ben seni bekliyorum son iki aydır. Hayata dair başka bir amacım hedefim yok. Balkonda uyuyan, televizyonu açık unutan, sürekli dışarıdan yemek söyleyen, işe ucu ucuna gelen, bütün gününü gördüğün şu yazar kasanın arkasında geçiren bir adamım ben. Daha sayarken sıkıldığım bütün bu şeyleri yaşanır ve çekilir kılan; hatta yaşamayı isteten ise tek bir şey var; ertesi gün senin gelip benden orta boy amerikano isteme ihtimalin. Sorsan aynı kelime aynı ses tonu gibi gelir belki ama sen bana her “Teşekkürler.” dediğinde sanki o kelimenin arkasında rakı masası kurup her seferinde farklı sohbetler ediyoruz. Ben o saniye içerisinde farklı bir evrene ışınlanıp seni yaşıyorum. Geziyoruz, eğleniyoruz; bana çocukluğunu anlatıyorsun, çocukluğundan kalma yara izlerini de. Saçlarımla oynarken yağmur yağmaya başlıyor, herkes yıldırıma kucak açar gibi ağaçların altına koşarken biz piknik örtüsünün üzerinde gülerek ıslanıyoruz. Sen bana her teşekkür ettiğinde; ben seni yaratana, ailene, bembeyaz gülüşünün mimarlarından olan diş fırçana, saç kurutma makinene, kahveye olan bağlılığına, kısacası seninle ilgili her şeye teşekkür ediyorum. Seni seviyorum Rüzgar. Tanımıyorum seni belki, evet. Bilmiyorum nasıl bir hayatın var, neler yaparsın, neler edersin ama ben bu küçük kafede görüp tanıdığım Rüzgar’ı seviyorum. Oh be, söyledim. Kızma bana ama söyledim.
  • Kızmadım. Açık sözlü olduğun için teşekkür ederim. Benim de söyleyeceklerim var dinlemek istersen…
  • Tabi ki. O nasıl soru!
  • Sürekli gelmeme karşın ben buraya yakın bir yerde çalışmıyorum. Bugün de bu moral bozukluğuyla ne yapacağımı bilemez bir haldeyken ilk aklıma gelen buraya gelmek oldu. Sen benim adımı ilk kez bardağa yazarken ben de senin yaka kartına bakıyordum Mert.
  • Yani sen de… Şey… Benim için mi geldin?
  • Evet. Belki buradasındır, tatlı tatlı gülerek bana kahvemi uzatırsın, saçlarımda gezdiğini hayal ettiğim ellerinle adımı bardağıma yazarsın diye düşünerek geldim buraya, iyi ki de gelmişim.
  • E ben şu an Dünya’nın en mutlu insanı oldum? Alışık değil ki bünyem. Hava filan mı alsak biz bi?
  • Gidelim mi başka bir yere, oturup konuşuruz.
  • Bir yere değil, her yere gelirim.

diyerek ayağa fırladı Mert.

“Balkonda uyuyan bütün yalnız aşıkların, yağmurun mutluluğunu tek başına yaşamak zorunda olanların, sevdiği kızın adını dağa taşa değil sadece karton kahve bardaklarına yazdırabilen bütün ücretli çalışanların, hakareti bir çeşit tüketici hakkı gören öküzlerin gazabına uğrayan bütün esnaf ve sanatkarların, olmaz denileni hakikaten de olduramayanların bayramı bugündür! Bugün, Mert kardeşiniz konuşmayı söktüğü tarihten beri ilk kez hayatına fayda sağlayan cümleleri bir arada kurarak insanlık için küçük kendisi için ise Dünyalara bedel adımlar atmıştır. Tarihe not düşülsün!”

diye uzun bir tirat ile montunu alıp kafeden çıkmak istedi ama onun yerine;

“Ahmet, ben çıkıyorum. Sen kapatırsın dükkanı olur mu kardeşim!” dedi.

Dediği gibi çıktı da.

Sokak lambalarının altında; Rüzgar da, Mert de kendi karanlıklarından çıkıp şehrin karanlıklarında gözden kayboldular.